Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?
(Tekvir: 26)
۞
Önsöz
Bu gidiş nereye
Yayın kurulu adına
Hikmetinden sual olunmayan Rab-
bimiz, sorduklarından daha iyi bilgiye
sahip olmasına rağmen, sorulanların
henüz keyfiyetine vakıf olamadıkları
için sadece içine düştükleri algı batak-
lığının aymazlığıyla ortaya koydukları
tavra böyle bir soruyu sormakla nasıl
bir ironi yapmış olabilir, acaba?
Aslında Allah (cc) sormak suretiy-
le, dikkat çekmek istenilen konunun
ehemmiyetini vurgulamayı dilemiş
olmalıdır. Bazan insanları nodullamak
diye tabir edilen bir tavırla üvendire
dürtülerek yola getirme yöntemi kul-
lanılır. Çünkü muhatap normal yollar-
dan yapılan uyarılara kendini kapatmış
olabilir. Bir yöntem olarak konuşmada
laftan anlamayan muhatabı yola sok-
manın kısmi sertlik içermesi gerekir
ki, buradaki kısmi sertlik bunu çağrış-
tırmaktadır.
Mekkeliler böyle bir sorunun ken-
dilerine sorulması adına ortaya koy-
dukları tavırda ne kadar bilinçliydiler?
Bu konu İslam’ın ilk yılları itibarıyla
nakledilen bilgiler açısından çok açık
değildir. Onlar her dönemin insanı
gibi içinden geçip gittiği zamanın aykı-
rılıklarını sorgulamadan, mevcut şart-
ları kendilerince, çıkarlarına yönlen-
dirmek suretiyle bir dünya çemberinin
içinden geçip gidiyorlardı.
Öyle ya insan eğer farkındalığı hep
zinde tutsaydı, bu gidiş nereye soru-
suna muhatap olunur muydu? Ayrıca
mevcut site devletinin yöneticilerinin
yürüyen mevcut yapıdan elde ettikle-
ri çıkarları dolayısıyla, hayatlarından
memnun olmaları söz konusuydu.
Hal böyle olunca yürüyen yapının ay-
kırılıklarını dile getiren herhangi bir
anlayış, elbette aranılacak ve üzerine
düşülecek bir anlayış olmayacaktır. Bu
sebeple kitabın gelişi esnasında sonuç-
ları kestirememekten kaynaklı bir ka-
çış kaçınılmazdır.
Tarihsel olarak, İslam öncesi Arap
yarımadası ile ilgili bilgilerin fazla ol-
madığı görülmektedir. O döneme ait
batılı kaynaklar, Hicaz bölgesini ne-
redeyse yok saymaktadır. Hatta İslam
öncesi iki yüz yıllık dönem itibarıyla
hicaz bölgesinin varlığı hiç dikkat çek-
memektedir. Bu bilginin konuyla ilgi-
li olarak düşünüldüğünde burada ne
alakayla zikredilmiş olduğu düşünü-
lebilir. Okuma, yazma ve bilginin kay-
nağı sayılacak en temel görüngü yazılı
vesikalardır. Okuma yazmanın ehem-
miyetli olmadığı bir bölgede sonraki
nesillere bilginin yazılı kaynaklarla ak-
tarımı da mümkün olmamıştır.
İnen ilk vahyin direkt okuma ve
okumanın en temel vasfı, yaratan Rab
adına okumaya dikkat çekerek başla-
mış olmasıdır. Bu okuma şeklinin ilahi
perspektiften bakıldığında cehaletten
çıkışın stratejik yöntemi olarak üzerin-
de durulmuş olduğunu düşünebiliriz.
Yine ilk inen surelerden kalem su-
resinde; kaleme ve yazdıklarına ant
edilmiş olması, geçmişin aksine kuru-
lacak yeni anlayışın okuma yazma ve
kitap temelli olacağı üzerine bir vur-
gudur.
Mekkelilerin adına bakıldığında da
okumanın yazmanın temeli olacak bir
kitapla, çok rağbet etmedikleri okuma
yazma eyleminin, kendi zaman ve ze-
minlerinde, insanları uyarması gibi bir
konu nereden çıkmıştı? Onlar kitap ol-
madan toplumun ileri gelen insanları
tarafından yönlendirilmeye alışmışlar-
dı.
Okuma ve yazma işlerini yaygınlaş-
tıracak kitap anlayışı, toplumun ceha-
letinden beslenen insanları elbette ki
kitap meselesine sıcak baktırmayacak-
tır. Çünkü kitap mevcut anlayışın sor-
gulanmasına kapı aralayacak, insana
dair sorunların irdelenmesinin birinci
basamağını oluşturacaktır.
Kitap demek bilgi demekti, bilmek
insanın ufkunu açar, ufku geniş olan
insanın hayata dair beklentileri yük-
selir. Kendine dair hak ve salahiyetleri
kavrayan bir insanın yönetilme konu-
sunda seçiciliği artar ve daha iyi ve mü-
reffeh bir hayatın beklentisini kendisi
için hak olarak görür. Oysa Mekke or-
tamında az bilen insanla gerçekleşen
yönetimde, az bilen olmakla beraber
yönetenlerin, arasında kırıştıkları çı-
karların, diğer bilmeyenlerin sırtından
elde edilmiş olduğunu her aklıselim
sahibi bilir.
Hz. Muhammed’in Risalet’inin
paylaşıma ortak olmak gibi bir talep
içerdiğini düşünen Mekke’nin koda-
manları Allah’ın resulünün karşısına
yanlış anladıkları, fakat kendilerince
çözüm üretebileceklerini sandıkları
bir anlayışla çıktıklarını tarihten oku-
yoruz. Ne demişlerdi; sen yönetici ol-
mak mı istiyorsun, seni yönetici yapa-
lım, gözün bu ülkede bir kısım insanın
sahip olduğu parada pulda mı? Sana
para verelim. Yok istediğin elde ede-
mediğin kadın, kız mı var? Onu sana
alalım. Yaklaşım yukarıda anlattığımı-
zın tefsiri niteliğinde. Yani diyorlar ki
bu işi bırak, vatandaşı ayıktırma ne is-
tiyorsan verelim.
Onların bir başka kaygıları daha
vardı ki, bu daha büyük bir çıkar ko-
nusuydu. Hz. Muhammed’in ortaya
koyduğu dava, Mekke dışında kalan
insanların kafalarını karıştıracak ve
Mekke gözden düşecek. Asırlardır in-
sanlar üzerinde oluşturdukları ehlul-
lah gibi vasfı kendilerine kazandıran
din baronluğu tehlikeye girecekti. O
zaman Mekke sistemi çökecek ve in-
sanların hac için Mekke’ye gelmeleri
olayı önemini kaybedecekti. Bu da çok
büyük çıkar kaybı anlamına geliyordu.
Hem kitapsızlığı içselleştirmiş in-
sanların, kitap konusuna nasıl bir ba-
kış açısı olabilirdi ki? Bir de bu kitabın
gökten inmek gibi ayrıcalığı varsa, el-
bette ona daha başka deruni hikmetler
kazandırılmış olması dolayısıyla, mev-
cut durum bu kitabın tercihini ötele-
me anlayışına zemin oluşturacaktı.
İşin aslına bakılırsa bu Mekkeliler
öyle gökten kitap inme meselesine çok
da yabancı değillerdi. Fakat yaptıkları
işler, eylemler itibarıyla İbrahim pey-
gamberin dinine aykırı bir hayat ya-
şamalarına rağmen, mevcut halleriyle
ilgili olarak ne kadar onun dininde
olduklarını bilinçli olarak düşünmü-
yorlardı. Bu bilinçsizliğe rağmen onlar
kasıla kasıla İbrahim’in dinine tabi ol-
duklarını söylemekten de geri durmu-
yorlardı.
Bu kadar aykırılığın içinde, gelen
kitapta var olan kıyamet sahneleri ve
işledikleri masum çocukları öldürme
suçuyla beraber, davranışlarını eleş-
tiren bu kitaba nasıl sıcak davranabi-
lirlerdi. Kitap direkt olarak hayatlarını
alt üst edecek şekilde işlerine karışıyor
ve alıştıkları hayatlarında devrim nite-
liğinde değişim önerilerinde bulunu-
yordu.
Bugün yaşam tarzı diye kanıksan-
mış hayatın, insanlar tarafından değiş-
tirilme önerilerine kapalı tutulması,
tıpkı o dönem insanlarının sorunu ol-
duğu gibi, her dönem insanının ortak
sorunudur. İnsanın fıtratında var olan
alışma duygusu hem iyi hem kötü bir
fıtrattır.
İyi ve kötü kavramının insan haya-
tında benimsenme süreci, düşüncenin
korunması ve geliştirilmesi ile alakalı-
Bu gidiş nereye
4
MEHMET AYMAN
dır. Fıtratta var olan iyiyi tercih ve iyiye
meyil duygusu eğitim ve öğretimle ala-
kadar olarak şekillenir. Buda okumak
yazmak ve kitap kavramlarıyla doğru-
dan ilişkilidir.
Allah’ın kitabının en temel özelliği
olan öngörülemezlik, Mekkelileri ay-
rıca korkutan bir taraf olmuş olabilir.
Zira kitabın tamamı ellerinde değil ki
okusalar ve bütün itirazlarını baştan
sona yapsalar. Böyle bir durum yok.
Bir konu tartışılırken sıcağı sıcağına
birden Allah’ın kelamı tartışılan ko-
nuyla alakalı yeni içeriklere sahip olu-
yor. Adamların kafası karışmasında ne
yapsınlar? Onlar istedikleri kadar laf
cambazı olsunlar, yaratanın kendileri-
ni tanıma dezavantajına sahip oldukla-
rını unutuyorlar. Allah yerine göre öyle
bir üslup kullanıyor ki, apışıp kalıyor-
lar.
Buna bir de konuların kişi ayırt et-
meksizin çok açık bir şekilde dile ge-
tirilmesi meselesini ekleyecek olursak,
işi raconuna göre diye tabir edilecek
şekilde manipüle edenler açısından
kitap, farklı bir tehlike oluşturmakta-
dır. Belki bu yönü düşünüldüğünde de
kitap kendilerini rahatsız edecek bo-
yutta görülerek kendisinden uzak du-
rulmaktadır. Düşünsenize Mekke’nin
kodamanları, Allah’ın rahman sıfatıyla
alakalı “Rahman da kim?” diyor. Allah
onlara koskoca bir sure indiriyor. Hem
de öyle bir tafsilat veriyor ki, bir daha
vahiy hakkında ileri geri konuşurken,
aman Muhammed duymasın, duyarsa
rezil olacağımız bir pozisyon ortaya
çıkar diye, kendi aralarında etraflarını
kollayarak fısıltı halinde konuşuyor-
lardı.
Hasılı daha önce yuvarlanıp git-
mekte oldukları dünyalarının ortası-
na resul, kitap, vahiy gibi kavramların
düştüğü ortamda bocalayan Mekkeli-
ler, hangi konuya neresinden bakarak
karşı çıkacaklarına dair bir bilinmezli-
ğin içine yuvarlanmış hissettiler ken-
dilerini. Çok basit bir iş yapacaklardı,
teslim olup kurtulmak. Bunu yapama-
dılar çünkü kendilerini bunu yapacak
cesaretten alıkoyan o kadar çok dünya-
lık bağlar oluşturmuşlardı ki, din bun-
ların hepsini altüst ediyordu. Çünkü
onlar haksızlığın tanımlanması adı-
na kullanılan argo tabirle kitapsızlığı
meşrep edinmişlerdi. Şimdi bir kitap
gelmiş ve dünyalarını başlarına yıkma-
ya çalışıyordu. Nasıl o kitapla barışık
bir hayat anlayışını benimsesinlerdi?