بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 20 · Kasım 2025 · ISSN 3023-7688

Dosya: Bu Gidiş Nereye?

Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz? (Tekvir: 26)

۞
Önsöz

Bu gidiş nereye

Yayın kurulu adına
Hikmetinden sual olunmayan Rab- bimiz, sorduklarından daha iyi bilgiye sahip olmasına rağmen, sorulanların henüz keyfiyetine vakıf olamadıkları için sadece içine düştükleri algı batak- lığının aymazlığıyla ortaya koydukları tavra böyle bir soruyu sormakla nasıl bir ironi yapmış olabilir, acaba? Aslında Allah (cc) sormak suretiy- le, dikkat çekmek istenilen konunun ehemmiyetini vurgulamayı dilemiş olmalıdır. Bazan insanları nodullamak diye tabir edilen bir tavırla üvendire dürtülerek yola getirme yöntemi kul- lanılır. Çünkü muhatap normal yollar- dan yapılan uyarılara kendini kapatmış olabilir. Bir yöntem olarak konuşmada laftan anlamayan muhatabı yola sok- manın kısmi sertlik içermesi gerekir ki, buradaki kısmi sertlik bunu çağrış- tırmaktadır. Mekkeliler böyle bir sorunun ken- dilerine sorulması adına ortaya koy- dukları tavırda ne kadar bilinçliydiler? Bu konu İslam’ın ilk yılları itibarıyla nakledilen bilgiler açısından çok açık değildir. Onlar her dönemin insanı gibi içinden geçip gittiği zamanın aykı- rılıklarını sorgulamadan, mevcut şart- ları kendilerince, çıkarlarına yönlen- dirmek suretiyle bir dünya çemberinin içinden geçip gidiyorlardı. Öyle ya insan eğer farkındalığı hep zinde tutsaydı, bu gidiş nereye soru- suna muhatap olunur muydu? Ayrıca mevcut site devletinin yöneticilerinin yürüyen mevcut yapıdan elde ettikle- ri çıkarları dolayısıyla, hayatlarından memnun olmaları söz konusuydu. Hal böyle olunca yürüyen yapının ay- kırılıklarını dile getiren herhangi bir anlayış, elbette aranılacak ve üzerine düşülecek bir anlayış olmayacaktır. Bu sebeple kitabın gelişi esnasında sonuç- ları kestirememekten kaynaklı bir ka- çış kaçınılmazdır. Tarihsel olarak, İslam öncesi Arap yarımadası ile ilgili bilgilerin fazla ol- madığı görülmektedir. O döneme ait batılı kaynaklar, Hicaz bölgesini ne- redeyse yok saymaktadır. Hatta İslam öncesi iki yüz yıllık dönem itibarıyla hicaz bölgesinin varlığı hiç dikkat çek- memektedir. Bu bilginin konuyla ilgi- li olarak düşünüldüğünde burada ne alakayla zikredilmiş olduğu düşünü- lebilir. Okuma, yazma ve bilginin kay- nağı sayılacak en temel görüngü yazılı vesikalardır. Okuma yazmanın ehem- miyetli olmadığı bir bölgede sonraki nesillere bilginin yazılı kaynaklarla ak- tarımı da mümkün olmamıştır. İnen ilk vahyin direkt okuma ve okumanın en temel vasfı, yaratan Rab adına okumaya dikkat çekerek başla- mış olmasıdır. Bu okuma şeklinin ilahi perspektiften bakıldığında cehaletten çıkışın stratejik yöntemi olarak üzerin- de durulmuş olduğunu düşünebiliriz. Yine ilk inen surelerden kalem su- resinde; kaleme ve yazdıklarına ant edilmiş olması, geçmişin aksine kuru- lacak yeni anlayışın okuma yazma ve kitap temelli olacağı üzerine bir vur- gudur. Mekkelilerin adına bakıldığında da okumanın yazmanın temeli olacak bir kitapla, çok rağbet etmedikleri okuma yazma eyleminin, kendi zaman ve ze- minlerinde, insanları uyarması gibi bir konu nereden çıkmıştı? Onlar kitap ol- madan toplumun ileri gelen insanları tarafından yönlendirilmeye alışmışlar- dı. Okuma ve yazma işlerini yaygınlaş- tıracak kitap anlayışı, toplumun ceha- letinden beslenen insanları elbette ki kitap meselesine sıcak baktırmayacak- tır. Çünkü kitap mevcut anlayışın sor- gulanmasına kapı aralayacak, insana dair sorunların irdelenmesinin birinci basamağını oluşturacaktır. Kitap demek bilgi demekti, bilmek insanın ufkunu açar, ufku geniş olan insanın hayata dair beklentileri yük- selir. Kendine dair hak ve salahiyetleri kavrayan bir insanın yönetilme konu- sunda seçiciliği artar ve daha iyi ve mü- reffeh bir hayatın beklentisini kendisi için hak olarak görür. Oysa Mekke or- tamında az bilen insanla gerçekleşen yönetimde, az bilen olmakla beraber yönetenlerin, arasında kırıştıkları çı- karların, diğer bilmeyenlerin sırtından elde edilmiş olduğunu her aklıselim sahibi bilir. Hz. Muhammed’in Risalet’inin paylaşıma ortak olmak gibi bir talep içerdiğini düşünen Mekke’nin koda- manları Allah’ın resulünün karşısına yanlış anladıkları, fakat kendilerince çözüm üretebileceklerini sandıkları bir anlayışla çıktıklarını tarihten oku- yoruz. Ne demişlerdi; sen yönetici ol- mak mı istiyorsun, seni yönetici yapa- lım, gözün bu ülkede bir kısım insanın sahip olduğu parada pulda mı? Sana para verelim. Yok istediğin elde ede- mediğin kadın, kız mı var? Onu sana alalım. Yaklaşım yukarıda anlattığımı- zın tefsiri niteliğinde. Yani diyorlar ki bu işi bırak, vatandaşı ayıktırma ne is- tiyorsan verelim. Onların bir başka kaygıları daha vardı ki, bu daha büyük bir çıkar ko- nusuydu. Hz. Muhammed’in ortaya koyduğu dava, Mekke dışında kalan insanların kafalarını karıştıracak ve Mekke gözden düşecek. Asırlardır in- sanlar üzerinde oluşturdukları ehlul- lah gibi vasfı kendilerine kazandıran din baronluğu tehlikeye girecekti. O zaman Mekke sistemi çökecek ve in- sanların hac için Mekke’ye gelmeleri olayı önemini kaybedecekti. Bu da çok büyük çıkar kaybı anlamına geliyordu. Hem kitapsızlığı içselleştirmiş in- sanların, kitap konusuna nasıl bir ba- kış açısı olabilirdi ki? Bir de bu kitabın gökten inmek gibi ayrıcalığı varsa, el- bette ona daha başka deruni hikmetler kazandırılmış olması dolayısıyla, mev- cut durum bu kitabın tercihini ötele- me anlayışına zemin oluşturacaktı. İşin aslına bakılırsa bu Mekkeliler öyle gökten kitap inme meselesine çok da yabancı değillerdi. Fakat yaptıkları işler, eylemler itibarıyla İbrahim pey- gamberin dinine aykırı bir hayat ya- şamalarına rağmen, mevcut halleriyle ilgili olarak ne kadar onun dininde olduklarını bilinçli olarak düşünmü- yorlardı. Bu bilinçsizliğe rağmen onlar kasıla kasıla İbrahim’in dinine tabi ol- duklarını söylemekten de geri durmu- yorlardı. Bu kadar aykırılığın içinde, gelen kitapta var olan kıyamet sahneleri ve işledikleri masum çocukları öldürme suçuyla beraber, davranışlarını eleş- tiren bu kitaba nasıl sıcak davranabi- lirlerdi. Kitap direkt olarak hayatlarını alt üst edecek şekilde işlerine karışıyor ve alıştıkları hayatlarında devrim nite- liğinde değişim önerilerinde bulunu- yordu. Bugün yaşam tarzı diye kanıksan- mış hayatın, insanlar tarafından değiş- tirilme önerilerine kapalı tutulması, tıpkı o dönem insanlarının sorunu ol- duğu gibi, her dönem insanının ortak sorunudur. İnsanın fıtratında var olan alışma duygusu hem iyi hem kötü bir fıtrattır. İyi ve kötü kavramının insan haya- tında benimsenme süreci, düşüncenin korunması ve geliştirilmesi ile alakalı- Bu gidiş nereye 4 MEHMET AYMAN dır. Fıtratta var olan iyiyi tercih ve iyiye meyil duygusu eğitim ve öğretimle ala- kadar olarak şekillenir. Buda okumak yazmak ve kitap kavramlarıyla doğru- dan ilişkilidir. Allah’ın kitabının en temel özelliği olan öngörülemezlik, Mekkelileri ay- rıca korkutan bir taraf olmuş olabilir. Zira kitabın tamamı ellerinde değil ki okusalar ve bütün itirazlarını baştan sona yapsalar. Böyle bir durum yok. Bir konu tartışılırken sıcağı sıcağına birden Allah’ın kelamı tartışılan ko- nuyla alakalı yeni içeriklere sahip olu- yor. Adamların kafası karışmasında ne yapsınlar? Onlar istedikleri kadar laf cambazı olsunlar, yaratanın kendileri- ni tanıma dezavantajına sahip oldukla- rını unutuyorlar. Allah yerine göre öyle bir üslup kullanıyor ki, apışıp kalıyor- lar. Buna bir de konuların kişi ayırt et- meksizin çok açık bir şekilde dile ge- tirilmesi meselesini ekleyecek olursak, işi raconuna göre diye tabir edilecek şekilde manipüle edenler açısından kitap, farklı bir tehlike oluşturmakta- dır. Belki bu yönü düşünüldüğünde de kitap kendilerini rahatsız edecek bo- yutta görülerek kendisinden uzak du- rulmaktadır. Düşünsenize Mekke’nin kodamanları, Allah’ın rahman sıfatıyla alakalı “Rahman da kim?” diyor. Allah onlara koskoca bir sure indiriyor. Hem de öyle bir tafsilat veriyor ki, bir daha vahiy hakkında ileri geri konuşurken, aman Muhammed duymasın, duyarsa rezil olacağımız bir pozisyon ortaya çıkar diye, kendi aralarında etraflarını kollayarak fısıltı halinde konuşuyor- lardı. Hasılı daha önce yuvarlanıp git- mekte oldukları dünyalarının ortası- na resul, kitap, vahiy gibi kavramların düştüğü ortamda bocalayan Mekkeli- ler, hangi konuya neresinden bakarak karşı çıkacaklarına dair bir bilinmezli- ğin içine yuvarlanmış hissettiler ken- dilerini. Çok basit bir iş yapacaklardı, teslim olup kurtulmak. Bunu yapama- dılar çünkü kendilerini bunu yapacak cesaretten alıkoyan o kadar çok dünya- lık bağlar oluşturmuşlardı ki, din bun- ların hepsini altüst ediyordu. Çünkü onlar haksızlığın tanımlanması adı- na kullanılan argo tabirle kitapsızlığı meşrep edinmişlerdi. Şimdi bir kitap gelmiş ve dünyalarını başlarına yıkma- ya çalışıyordu. Nasıl o kitapla barışık bir hayat anlayışını benimsesinlerdi?
Önsözün tamamını okuyucuda aç
11 kalem

Bu Sayının Yazarları

۞
13 yazı

İçindekiler

۞