birbiriyle savaşıp yorgun ve zayıf düşen bir takım İslam ülkeleri ile modern ve vahşi batının dümen suyuna giden takılan bir takım İslam ülkelerinin içerisinde bulunduğu bu zillet ve perişanlığın sebebi nedir? Ebû Saîd el-Hudrî”den nakledildiğine göre Resûlull…
birbiriyle savaşıp yorgun ve zayıf düşen bir takım İslam ülkeleri ile modern ve vahşi batının dümen suyuna giden takılan bir takım İslam ülkelerinin içerisinde bulunduğu bu zillet ve perişanlığın sebebi nedir? Ebû Saîd el-Hudrî”den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin firasetinden ferasetinden sakının. Çünkü o, bakınca Allah”ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda (firaset sahibi) mü’minler için ibretler vardır.” 1 (Hicr, 15/75) âyetini okudu.” Çevremizde olup biteni iyi anlayıp kavrayabilmek ve sağlıklı ve doğru sonuçlara ulaşabilmek için mü’min firasetine sahip olmamız lazımdır. Çünkü ancak firâset sahipleri olayların ve nesnelerin sadece dışardan görünen kadarını değil, mahiyetini, neliğini ve özünü kavrar. Firaset dediğimiz şey bir nevi keskin görüşlülüktür. Kimi insanda bir kısmı doğuştan keskin zekâ ile verilse de birçok insan bu keskin görüşlülüğe zihnini ve kalbini zamanın kirlerinden arıtıp temizleyerek sahip olabilir. Temiz ve arınmış bir kalp ve zihne sahip olan bir mü’min de bu vasıflarını yaşadıkları tecrübe ve deneyimlerle birleştirip hikmete ulaşabilir. Olayların arkasındaki etkenleri, sebepleri doğru kavrayan insan da sağlıklı çözüme kolay ve kısa yoldan ulaşır. Peygamberler başta olmak üzere büyük problemleri çözme, zorlukların üstesinden gelme becerileri yüksek olan liderler, komutanlar en başta firasetleri sayesindedir ki haklı davalarında başarılı olmuşlardır. Yani arınmış bir kalp ve zihin da zaten var olunca çalışmak ve gayretle de birleşince başarı veya üstünlük arkasından doğal olarak gelecektir. “Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” 2 Emr-i ilahisi gereği Müminin kâfire ve zalime karşı üstünlüğü ve galebesi önemlidir. Bu üstünlük sadece askeri alanla sınırlı olmayıp dünyevi ve uhrevi her alanı kapsar ve içine alır. Mümine zillet ve mezellet yakışmaz, sadece izzet yakışır. Mü’min kişi imanını, onurunu ve vakarını koruduğu müddetçe her türlü nimete layıktır. Öyle olmasa Hz Peygamber hendek kazımı esnasında müminlere Bizans’ın ve Kisra’nın hazinelerini vaat eder miydi?3 Bilgi güçtür ve İzzete sebeptir.. Cehalet ise utanç ve zillettir, zayıflıktır. Bunun bizatihi yaşayan örneklerini hemen her gün hayatımızda müşahede etmekteyiz. Müslüman dünya inancına rağmen, kitabına rağmen bu gün cehalet ve zillet içerisinde yüzmektedir. Hali hazırdaki durumu anlayamamak, başka şeylerle avunmak, durumu yok sayıp görmezden gelmek gerçeği değiştirmeyecektir. Dünya nimetleri içinde gevşeyip, korkaklaşan bir kısım Arap ülkeleri, birbiriyle savaşıp yorgun ve zayıf düşen bir takım İslam ülkeleri ile modern ve vahşi batının dümen suyuna giden takılan bir takım İslam ülkelerinin içerisinde bulunduğu bu zillet ve perişanlığın sebebi nedir? Her şeyden önce bu sorunun cevabını veya cevaplarını bulmak gerekir. Bunun için de firasetli bir bakışa ihtiyacımız olacaktır. Bu bakışta bizi doğru tespite götürecek, doğru tespit ise doğru teşhise. Bana soracak olursanız üç sebebi vardır. Birincisi cehalet, ikincisi tembellik, üçüncüsü de korkaklık. Hem Uhrevi konularda hem de dünyevi konularda islam dünyasının üstüne bir karabasan gibi çöken bu üç kötü hasletten kurtulmadığımız müddetçe izzet ve onur bize geri dönmeyecek, zillet ve perişanlık içerisinde boğulup yok olacağız Allah koru- 1) (T3127 Tirmizî, Tefsîru”l-Kur”ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu”cemü”l-kebîr , VIII, 102) 2) Âl-i İmran 139 3) Bunun üzerine Ahzab suresinin 12. ayeti nazil olmuştur (Mukatil b. Süleyman,Tefsir-i Kebir c.3, s.38, Ferra, c.2, s.228, İbn Esir, c.2, s.81). sun. Bu gidiş nereye sorusunun cevabı da burada saklı. Bu yazımızda sadece birinci sorun yani cehalet derken ne kast ettiğimizi anlatmamız gerekecektir. Arapça ”c-h-l” kökünden türetilmiş olan “cehalet” sözcüğü “bilmemek, bir konu veya bir şey (olay veya olgu) hakkında bilgi ve görgüden yoksun olmak (Cehl )” anlamında bir mastar olup isim olarak da kullanılır. Bu sözcükten türeyen Câhil ve Mechul sözcükleri dilimize yerleşmiş olan, gündelik hayatımızda da sık sık karşımıza çıkan ve çoğumuzun kullandığı sözcüklerdir. Bu anlamda Câhil “Bir şey bilmeyenlere verilen isim olup Mechul de bilinmeme hali veya bilinmeyen şey/konulara verilen isimdir. Ragıp el İsfehani Müfredat adlı meşhur sözlüğünde Cehâletin, üç çeşidi olduğunu söyler. Birincisi: İnsanın bilgiden yoksun olmasıdır. Asıl olan budur. Bazı kelamcılar, bunu, sistem/düzen dışında kalan fiillerin gerekçesi olarak görmüşlerdir. Öyle ki, ilim/bilgi de sistemli olarak ortaya çıkan fillerin gerekçesi kılınmıştı. İkincisi: Bir şeye, olduğundan başka biçimde inanmaktır. Üçüncüsü: Bir şeye, hak ettiğinden başka bir şekilde davranmaktır. Bunu yaparken ister doğru bir inanca sahip olsun, isterse yanlış bir inanca dayansın fark etmez. Namazı bilerek terk eden adam (yani namazı bilerek terk etmenin günah olduğunu biliyor ama yine de nefsine uyup terk ediyor)4 gibi. Yüce Allah’ın Kitabın4) Burada bilmek ayrı, bildiğiyle amel etmek ayrı değerlendirilmelidir. Cahiliyye dönemi müşriklerinin hali budur. Onlar birçok hakikati bilmelerine rağmen ya bilgileri yakîn/ kesin bilgi düzeyine ulaşmadığı için veya çıkarlarına uygun düşmediği, otorite ve saygınlıklarını kaybetme korkusu, asabiyet vs gibi sebepler yüzünden Hz peygamberi ve
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.