بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 17 · Ağustos 2025 · ISSN 3023-7688

Dosya: Ümmet Bilinci

“Ey mü’minler! Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz usûlünce iyilikleri ve güzellikleri emredip yayar; kötülük ve çirkinlikleri yasaklayıp önüne geçmeye çalışırsınız. Bunu da zâten Allah’a inandığınızdan dolayı, onun bir gereği olarak yaparsınız....” (Âl-i İmran:110) “Böylece sizi, bütün insanlara şâhit ve örnek olasınız, Peygamber de size şâhit ve örnek olsun diye dengeli mutedil bir ümmet kıldık...” (Bakara:14)

۞
Önsöz

Önsöz

Yayın kurulu adına
Dile pelesenk, lakin günümüz Müslümanlarının pek çoğunun kalbi- ne dokunmamış, fakat söylentisi bile düşmana ürperti veren kelimelerden biri. Mensubiyetinden bahtiyarlık duyduğumuz, mecburiyetlerine uyum sağlama konusunda gönülsüz bir nefer görüntüsü verdiğimiz şerefli kavram. Yalın halde kullanıldığında kaste- dilenin İslam ümmeti olduğunu, mu- arızları bile çok iyi bilirler. Fakat onu taşıyanlar nasıl bir şerefe sahip olduk- larını unutalı çok zaman oldu. Bir ülkeyi işgal etmenin ekonomik maliyetini ve insan kaynakları açısın- dan zorluklarını çok iyi bilen emperyal güçler, dayandığımız ve dayanmakla birlikte güç ve heybet sahibi olduğu- muz kavramımız, ümmet ve daha nice- lerini içini boşaltıp önümüze koymak için her yolu denediler. Zira bir ülkenin askersiz işgalinin yolu dilini bozmak- tan ve değiştirmekten geçmektedir. Öyle bir zaman geldi ki, onların bizi bu kavramlardan vaz geçirmesi- ne gerek dahi kalmaksızın, biz çama- şır değiştirir gibi üzerimizden ümmet gömleğini sıyırıp atıverdik. Zira biz o gömleğin zorunlu alt yapısı Allah’a ve ahiret gününe iman etme güzelliğini dünyaya meyil vermemiz dolayısıyla terk etmiştik. Bize yeni gömlekler di- kiverdiler, vatandaşlık gibi coğrafya ile özdeşleşme adına icat edilmiş, insan- ları inançlarından soyutlama adına ayrıca bir mensubiyet noktası olarak. Oysa biz taa orta Asya’lardan çıkıp Anadolu topraklarına gelinceye kadar hiçbir coğrafya ile kendimizi sınır- lı hissetmeden ve tamamıyla toprağa bağlı olmadan ümmet sancağı altında sahip olduğumuz kimliğimizle gitti- ğimiz her yeri, kimliğimizin rengine büründürerek gelmiştik. Serhat boyla- rında i’layı kelimetullah gibi kutsal bir sloganı kendimize bayrak edinerek, Viyana kapılarına coğrafya takıntısı ol- madan dayanmıştık. Çünkü biz inan- cımızı yaşadığımız her yeri vatanımız olarak kabullenmiştik. Hedefimizde sadece Allah’ın rızası- na ermek gibi bir erdemi gerçekleştir- meye ad olarak seçtiğimiz ve beğendi- ğimiz kızıl elmamız vardı. O ardından bir sel gibi akan bizleri, Rabbimize yaklaştıran bir kutsal değer olarak önümüzden kaçıyor, biz ise ona ermek için çatlarcasına peşinden koşturuyor- duk. Çünkü biz şerefli İslam ümmeti- nin sancaktarlığına soyunmuştuk ve bu görev hakikaten bize yakışıyordu. Çünkü tek amacımız vardı, Allah’ın adını yüceltmek. Öyle ki Necip Fazıl’ın dediği gibi ardından çil, çil kubbeler saçarak giden bir ordumuz vardı. Ade- ta yeryüzünü mescit ederek yolumuza devam ediyorduk. Biz coğrafyalara sığmayacak kadar kocaman yürekli insanlardık, ümmet oluşumuz, bir beden hassasiyetine sa- hip koskocaman bir cemaat olmamızı sağlıyordu. Birimizin ayağına taş değse hepimizin büsbütün bedeni acı çeki- yordu. Çünkü biz, birbirine sımsıkı ke- netlenmiş bir binanın tuğlaları kadar yeknesak bir dizilimle kalben birbiri- mize bağlıydık. Ümmet deyince akan sular durur- du, hele ümmeti temsil etme yolunda Allah size önderlik vermişse tüm kar- deşleriniz sizin eliniz ayağınız olmaya amade olurdu. Nice insan hikayeleri dinlemişinizdir, geçmişte İslam adına bütün bir ümmeti temsil noktasında yaptıklarımızdan dolayı bizi ihtiram ile yad eden. Hala nefes alıp veriyorsa ondan ümit kesilmemiştir, bir şekilde geçmiş aktivasyonunu yeniden kaza- nabilir anlayışları dünya Müslümanla- rının bir kısmında elan geçerli düşün- cedir. Bunun en çarpıcı örneklerini Ça- nakkale savaşında ve Anadolu’nun düşman işgalinden kurtarılması adı- na verilen mücadelelerde görmüştük. Tüm dünya İslam’ın başı olarak gör- düğü hilafet merkezi İstanbul’u almak ve İslam coğrafyası denilen dünyayı hegemonyası altına alarak İslam’ı çö- kertmek istediğinde, Halep’inden, Şam’ından, Gazze’sinden ümmetin mensupları, başlarını açıp koşarak gel- mişlerdi. Bugün Çanakkale şehitlikleri bunun en çarpıcı tanıklarının kabri şe- rifleriyle doludur. Mezar taşları, Şam, Halep ve Gazze’dir. Yani kabristan, di- rileri olamasa bile ölüleriyle ümmeti temsil etmede en canlı şahitti. Kabir- lerdeki ölüler, canlı bir şehadetin tem- silcileriydi. Hele İslam’ın başı dertte diye, ko- lundaki, boynundaki, parmağındaki ve kulağındaki zinetlerini yardım olsun diye Ankara’ya yollayan Hindistan’lı Müslümanlara bu eylemi yaptırabile- cek şey ümmet bilinci taşımaktan baş- ka hangi duygu olabilirdi. Hedefimizde sadece Allah’ın rızasına ermek gibi bir erdemi gerçekleştirmeye ad olarak seçtiğimiz ve beğendiğimiz kızıl elmamız vardı. O ardından bir sel gibi akan bizleri, Rabbimize yaklaştıran bir kutsal değer olarak önümüzden kaçıyor, biz ise ona ermek için çatlarcasına peşinden koşturuyorduk. Çünkü biz şerefli İslam ümmetinin sancaktarlığına soyunmuştuk ve bu görev hakikaten bize yakışıyordu. EDİTÖR 4 Fakat tamda Allah’ın kutlu, alem- lere rahmet olarak görevlendirilmiş elçisi Hz. Muhammed’in kaygılandığı günlere gözümüzü açtık. O ne demişti, dünya sevginiz ve ölüm korkunuzdan dolayı kafirler üzerinize akbabalar gibi üşüşecek. Ümmet oluşunun lafta farkındalı- ğıyla hareket eden Müslümanlar ve de özellikle biz, Gazze’de Filistin’de zul- me uğrayan kardeşlerimizin uğradığı zulmü tribünden çekirdek çitleyerek maç izleyen kişiler gibi seyrediyoruz. Allah’tan birkaç duyarlı taraftar stad- yumlarda free palestine yazılı pankart- lar açıyor da farzı kifaye misali sarıl- dığımız sorumluluklarımızın böylece üzerimizden düştüğünü zannediyo- ruz. “El küfrü milletün vahide” ta- nımlamasına muhatap olmuş, yüre- ği Müslümanlar için kolay bir şekilde kanamayacak Hristiyan dünyası acıma hislerine gark oldu da, bizim ümmet diye şerefli bir konumla değer kazan- dırdığımız, dünyadan hala ciddi an- lamda tepki emareleri oluşmadı. Ümmetin mensubu olarak ken- dimizi nasıl tanımlayabiliriz dersek, İslami meseleleri, mıncık, mıncık en ince ayrıntısına kadar konuşmayı, tar- tışmayı seven, bundan zevk alan, İslam konularının konuşulmasını en büyük ibadet sayan, fakat bildikleriyle amel etme noktasında en kurtarır tarafı ne kadarsa o kadarı yapmakla yetinen, az amelle bahtiyar olan kullarız diyebili- riz. İslam dünyasının çöküş dönemini tasvir etme adına, çözüm üretme nok- tasında sorumlu olan İslam alimlerinin pireler yakalansa derisi yüzülse bun- dan seccade yapılsa üzerinde namaz kılınır mı sorusuna cevap aramaları gibi bir garabet içinde oluşları hikâye edilir ya, bugün bütün İslam ümmeti- nin hali bundan farksız bir görüntü arz etmektedir. Hele zaman zaman büyük şeytan Amerika’nın İslam coğrafya- sında güya nizamın sağlanması adına operasyon yapmasından medet umar hale geldik ya, bu ayıp olarak İslam ümmeti denilen kalabalıklara yeter de artar. Bugün dünya ümmetten bir ses bekliyor, fakat ümmet dut yemiş bül- bülün sarhoşluğundan daha kötü bir durumda. Adı var, kendi ortada ol- mayan ümmet ne yaptığını bilmeyen ne yapacağına doğru karar veremeyen pusulasını yitirmiş gemi kaptanından farksız bir biçimde içinde bulunduğu ümmet kıyafetine yakışmayan davra- nışlar sergilemeye devam ediyor.
Önsözün tamamını okuyucuda aç
11 kalem

Bu Sayının Yazarları

۞
13 yazı

İçindekiler

۞