“…Allâh’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum! Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulun…
“…Allâh’ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum! Allah’ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum!. Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı, birliğimiz bozuldu, yollarımız ayrıldı. Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmemize katkı sağlama hususundaki aczini Sana şikâyet ediyorum!…” Gecenin orta yerinde gözlerime ilişen ve kim bilir daha önce kaç defa okuduğum ve dinlediğim bu satırlar bir çığlık olup doldurdu odamı sevgili yarenim. Uyku firari, huzur yitik. Telefondaki paylaşımlar arasında sörf yaparken bir önceki paylaşımda yüzüme ve gözlerime yayılan tebessüm birden bire donuverdi dudaklarımda. Aklıma mustazaf, mücahid ve şehidân yurdu Gazze’nin çığlıkları düştü yeniden ve daha bir anlam kazandı şeyh Ahmed Yasin’in Ümmeti şikayeti!... Sonra Çin mezalimi altında inleyen Doğu Türkistan saplandı kızgın bir demir gibi sol böğrüme; Haremlerine gürbüz Çin erkekleri yerleştirilen Müslüman evlerindeki bacılarımızın çaresizlik içerisindeki kıvranışları ve iniltileri. Sonra imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi dünyanın dört bir yanında zulüm ve istikbara karşı hayatta kalma mücadelesi veren Filistin’deki mülteci kamları, Arakan, Keşmir, Çeçenistan, Kırım, Özbekistan, Moro! Tarihe derin izler bırakan Afganistan, Mısır, Irak, Suriye ve yüzyıllardır çığlıkları dinmeyen daha nice ümmet coğrafyaları! Küçüldükçe küçüldüm oturduğum yerde. Yatağım bir iğneli fıçıya, yastığım parçalanmış bebek cesedine, yorganımsa hutame’ye(Bak. Hümeze:4-9) dönüştü desem acımı ve utancımı tarif edebilmiş olamam inan! Mektubuma gayri ihtiyari olarak yapmış olduğum böylesi bir girişten acı ve tatlı lezzetleriyle türlü sürprizlerle önümüze çıkarılacak olan hayat sofrasını israf etmeden değerlendirmek, çarçur etmemek lazım diye düşünüyorum çoğu zaman. Çünkü acılar da bizim, mutluluklar da. Mutluluklarımız gibi acılarımız da olgunlaştırır bizi ders çıkarabildiğimiz zaman. sonra şimdi sana “Nasılsın, ne var ne yok yârenim, iyi misin?” desem mi, demesem mi bilemedim! Yine de esirgemiş olmayalım Rabbimizin selamını (Bak. İbrahim:23-Ahzab:44) ve Rasulullah (sav) efendimizin de yaymamızı tavsiye ve örneklik ettiği bu kutlu duayı birbirimizden ve tabi ki hal, hatır sorma sorumluluğumuzu. Rabbimizin selam, rahmet, bereket ve mağfireti üzerimize olsun. Sadece Allah(cc)’a İbadet/ kulluk ederek (Bak. Fatiha: 4) Hayırlı ömür, (Bak.Beyyine:7) Tevhid ve cihâd şuuru içerisinde son nefesi vererek hayırlı akıbete ulaştıracak hayırlı bir ölüm (Bak:Al-i İmran:185) ihsan edileceğinin beklenti ve umudu içerisinde olabiliriz sanıyorum. İnsan olmak böyle bir şeydir işte sevgili dostum. Mümbit bir sofra gibidir hayatımız tatlısıyla, ekşisiyle, acısıyla, her türlü lezzetleri barındıran mükellef bir sofra gibi gerçekten. Bazen hıçkırıklarımızı ve gözyaşlarımızı katık ederiz ekmeğimize bazen de tebessüm ve hatta kahkahalarımızı. Bilmem katılır mısın bana bilmiyorum ama sevgili yârenim acı ve tatlı lezzetleriyle türlü sürprizlerle önümüze çıkarılacak olan hayat sofrasını israf etmeden değerlendirmek, çarçur etmemek lazım diye düşünüyorum çoğu zaman. Çünkü acılar da bizim, mutluluklar da. Mutluluklarımız gibi acılarımız da olgunlaştırır bizi ders çıkarabildiğimiz zaman. Bunun için hissede hissede tatmalıyız lezzetlerin hepsini. Acılarımızı sabır ve tevekkül içerisinde nerden gelip nereye gittiğimizin bilinciyle (Bak. Bakara:155-157) yaşamalıyız, mutluluklarımızı ise kaynağını ve imtihan oluşunu unutmadan. (Bak.Neml:40) Ancak o zaman acılardan ibret alabilmeyi, mutluluklarımıza da şükredebilmeyi başarabiliriz sanki, ne dersin? Sahi “Ümmetimin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum” derken sence kimden bahs ile şikâyet ediyor olabilir yaşarken de kutlu bir şehit gibi yaşamayı (Hz. Muhammed As.) kendisine hayat düsturu edinmiş ve samimi inanç ve muahedesinin bir ödülü olurcasına tekerlekli sandalyesinde şehadete yürüyen Ahmed Yasin? Ümmet dediği insanlar kimlerdi? Bir topluluk mu vardı ki adına “Ümmet” denilebilecek ve bu şikâyete /imdat çağrısına ses verebilecek? Çiğnenen ırzların, akıtılan kanların, parçalanmış bedenlerin, darmadağın edilen yuvaların acısını, bir vücudun organıymış gibi kendi vücudunda hissedecek (Hz. Muhammed As.) bir ümmet mi kalmıştı ki orta yerde? Bir ümmet mi kalmıştı ki; “Halife efendimiz cihâd buyurmuş.” diyerek Anadolu’nun dört bir yanından, Suriye’den, Mısır’dan, Irak’tan, Hindistan’a varıncaya kadar nice İslam beldelerinden dağda ekinini, okulda sıralarını, kundakta bebeklerini bırakarak Çanakkale’ye akın edip amansız bir kurtuluş mücadelesinde destanlar yazan yiğitlerden sonra? İslam Dünyasının dermansız düşmüş de olsa imamesi olan ve çağrısıyla şehadete koşulan Hilafet makamının güçlendirilmesi yerine, geride bir Ümmet kalmasın diye; emperyalist kâfirlerin talimatlarına uyularak T.B.M.M de alınan kararlarla 1922 de sınırlarının daraltılıp kısıtlanması, 1924 tarihinde de tamamen kaldırılmasının sonuçlarını göremiyor muydu ki Ahmed Yâsin? Bir ümmet yeşerebilir miydi ki; Ümmetin liderlerinin de çeşitli bahanelerle bir bir Şehid edilmesiyle bir-
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.