kızıl elmamız vardı. O ardından bir sel gibi akan bizleri, Rabbimize yaklaştıran bir kutsal değer olarak önümüzden kaçıyor, biz ise ona ermek için çatlarcasına peşinden koşturuyorduk. Çünkü biz şerefli İslam ümmetinin sancaktarlığına soyunmuştuk ve bu görev ha…
kızıl elmamız vardı. O ardından bir sel gibi akan bizleri, Rabbimize yaklaştıran bir kutsal değer olarak önümüzden kaçıyor, biz ise ona ermek için çatlarcasına peşinden koşturuyorduk. Çünkü biz şerefli İslam ümmetinin sancaktarlığına soyunmuştuk ve bu görev hakikaten bize yakışıyordu. Dile pelesenk, lakin günümüz Müslümanlarının pek çoğunun kalbine dokunmamış, fakat söylentisi bile düşmana ürperti veren kelimelerden biri. Mensubiyetinden bahtiyarlık duyduğumuz, mecburiyetlerine uyum sağlama konusunda gönülsüz bir nefer görüntüsü verdiğimiz şerefli kavram. Yalın halde kullanıldığında kastedilenin İslam ümmeti olduğunu, muarızları bile çok iyi bilirler. Fakat onu taşıyanlar nasıl bir şerefe sahip olduklarını unutalı çok zaman oldu. Bir ülkeyi işgal etmenin ekonomik maliyetini ve insan kaynakları açısından zorluklarını çok iyi bilen emperyal güçler, dayandığımız ve dayanmakla birlikte güç ve heybet sahibi olduğumuz kavramımız, ümmet ve daha nicelerini içini boşaltıp önümüze koymak için her yolu denediler. Zira bir ülkenin askersiz işgalinin yolu dilini bozmaktan ve değiştirmekten geçmektedir. Öyle bir zaman geldi ki, onların bizi bu kavramlardan vaz geçirmesine gerek dahi kalmaksızın, biz çamaşır değiştirir gibi üzerimizden ümmet gömleğini sıyırıp atıverdik. Zira biz o gömleğin zorunlu alt yapısı Allah’a ve ahiret gününe iman etme güzelliğini dünyaya meyil vermemiz dolayısıyla terk etmiştik. Bize yeni gömlekler dikiverdiler, vatandaşlık gibi coğrafya ile özdeşleşme adına icat edilmiş, insanları inançlarından soyutlama adına ayrıca bir mensubiyet noktası olarak. Oysa biz taa orta Asya’lardan çıkıp Anadolu topraklarına gelinceye kadar hiçbir coğrafya ile kendimizi sınırlı hissetmeden ve tamamıyla toprağa bağlı olmadan ümmet sancağı altında sahip olduğumuz kimliğimizle gittiğimiz her yeri, kimliğimizin rengine büründürerek gelmiştik. Serhat boylarında i’layı kelimetullah gibi kutsal bir sloganı kendimize bayrak edinerek, Viyana kapılarına coğrafya takıntısı olmadan dayanmıştık. Çünkü biz inancımızı yaşadığımız her yeri vatanımız olarak kabullenmiştik. Hedefimizde sadece Allah’ın rızasına ermek gibi bir erdemi gerçekleştirmeye ad olarak seçtiğimiz ve beğendiğimiz kızıl elmamız vardı. O ardından bir sel gibi akan bizleri, Rabbimize yaklaştıran bir kutsal değer olarak önümüzden kaçıyor, biz ise ona ermek için çatlarcasına peşinden koşturuyorduk. Çünkü biz şerefli İslam ümmetinin sancaktarlığına soyunmuştuk ve bu görev hakikaten bize yakışıyordu. Çünkü tek amacımız vardı, Allah’ın adını yüceltmek. Öyle ki Necip Fazıl’ın dediği gibi ardından çil, çil kubbeler saçarak giden bir ordumuz vardı. Adeta yeryüzünü mescit ederek yolumuza devam ediyorduk. Biz coğrafyalara sığmayacak kadar kocaman yürekli insanlardık, ümmet oluşumuz, bir beden hassasiyetine sahip koskocaman bir cemaat olmamızı sağlıyordu. Birimizin ayağına taş değse hepimizin büsbütün bedeni acı çekiyordu. Çünkü biz, birbirine sımsıkı kenetlenmiş bir binanın tuğlaları kadar yeknesak bir dizilimle kalben birbirimize bağlıydık. Ümmet deyince akan sular dururdu, hele ümmeti temsil etme yolunda Allah size önderlik vermişse tüm kardeşleriniz sizin eliniz ayağınız olmaya amade olurdu. Nice insan hikayeleri dinlemişinizdir, geçmişte İslam adına bütün bir ümmeti temsil noktasında yaptıklarımızdan dolayı bizi ihtiram ile yad eden. Hala nefes alıp veriyorsa ondan ümit kesilmemiştir, bir şekilde geçmiş aktivasyonunu yeniden kazanabilir anlayışları dünya Müslümanlarının bir kısmında elan geçerli düşüncedir. Bunun en çarpıcı örneklerini Çanakkale savaşında ve Anadolu’nun düşman işgalinden kurtarılması adına verilen mücadelelerde görmüştük. Tüm dünya İslam’ın başı olarak gördüğü hilafet merkezi İstanbul’u almak ve İslam coğrafyası denilen dünyayı hegemonyası altına alarak İslam’ı çökertmek istediğinde, Halep’inden, Şam’ından, Gazze’sinden ümmetin mensupları, başlarını açıp koşarak gelmişlerdi. Bugün Çanakkale şehitlikleri bunun en çarpıcı tanıklarının kabri şerifleriyle doludur. Mezar taşları, Şam, Halep ve Gazze’dir. Yani kabristan, dirileri olamasa bile ölüleriyle ümmeti temsil etmede en canlı şahitti. Kabirlerdeki ölüler, canlı bir şehadetin temsilcileriydi. Hele İslam’ın başı dertte diye, kolundaki, boynundaki, parmağındaki ve kulağındaki zinetlerini yardım olsun diye Ankara’ya yollayan Hindistan’lı Müslümanlara bu eylemi yaptırabilecek şey ümmet bilinci taşımaktan başka hangi duygu olabilirdi.
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.