بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 13 · Nisan 2025 · ISSN 3023-7688

Dosya: Adalet ve Liyakat

“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Böylece Allah size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah her şeyi hakkıyla işiten, kemaliyle görendir. (Nisa: 58) “Allah”ın hadlerini (kanunî cezaları, size) yakın olan ve uzak olan herkese uygulayın. Sakın hiçbir kınayanın kınaması sizi Allah(ın hükmünü uygulama) hususunda alıkoymasın!” (İbn Mâce, Hudûd, 3)

۞
Önsöz

Adalet

Yayın kurulu adına
Adalet mülkün temelidir, İnsan için daraltılmış alan olarak idare altındaki memleketin esasları- na indirgenmiş adalet kavramının, maalesef sadece yargı ile hatırlanır olması insan zihninin evrensel dü- şünceden uzaklaştırılarak küçültül- mesine ve hükmedilmesine hizmet eder hale getirilmiştir. Cümlenin bu anlamdaki dehşet- li cazibesi o kadar çekici gelmiş ki, insanlar kendilerine ait olmayan bu sözün altına imza atarak şeref kazan- mayı dahi düşünebilmişler. Adalet kavramı mahkeme kori- dorlarına konu olmaya mahkûm ol- duğu günden beri insanlık zulmün en ağırına maruz kaldı. Zira gerçek hayatta mevcutlu bulunmayan ada- let sadece hukuki yollardan elde edil- me mecburiyetine indirgenmiş oldu. Hayatın içinde yaygın vaziyette olan adalet hiçbir şekilde hukuki yollar- dan aranmak zorunda kalmaz. Adaletin bu mu dünya diye nara atılmaya başlandığı günden bu ta- rafa adaletin gerçek sahibi, insanları kendi aralarındaki zulümle baş başa bıraktı. Tabii ki her şeyi yaratan, hükmün sahibi, insanlara zulmün tesirini yaşatması için zalimleri etkin kıldı. Adaleti hayatın can damarlarında dolaşmayan topluma vaziyet eden- lerin insanlara reva gördüğü zulmü dile getirme konusunda dahi cesa- retini kaybedenler, zulmedenleri hedef gösterme cesaretini becereme- diği için topu taca atarak imtihana zemin olmaktan başka hiçbir etkinli- ği olmayan dünyayı suçun baş aktörü kılarak rahatlama yolunu seçmiştir. Günlerin sahibi olan ve o günle- ri insanların arasında evirip çeviren Rabbül alemin, gerçek adaleti kav- rayamamış, hikmetini anlayamamış mümin geçinenleri, istemese dahi çok çalışan kafirlerin boyunduruğu altında terbiye eder ki akıllarını baş- larına devşirsinler ve Allah’ın kendi- lerine vadettiği yeryüzü egemenliği- ne liyakat göstersinler. Adalet varlığın, varlık hakikati ile anlamlanabilecek bir kavramdır. Yani Allah yarattıklarını hangi varlık hikmeti üzere yaratmışsa, varlığın hayatını o esas üzere sürdürmesi ile adl kavramı hayat bulur. İnsan hilafet misyonu için yara- tılmıştır. Hilafet yeryüzünde tecelli edecek bir görevlendirme olduğu için, yeryüzü ve ona bağlı olarak id- rak edilecek bütün mevcudatın hik- metiyle birlikte anlaşılması ve mis- yonun bu anlayış içinde icra edilmesi gereği ortaya çıkar. Görevin tecelli etmesi, harici fak- törlerin istimal edilmesi anlamına gelir. Bu sebeple harici faktörlerinde yaratılış hikmeti ve hakikati yerli ye- rince değerlendirmeye tabi tutulma- lıdır. Özellikle imtihanın ana unsuru insanın yaratılış hikmetini evrensel boyutta değerlendirmeye tabi tut- tuğunuzda insanlar arasında mu- hakeme edilmeye konu olabilecek zuhuratın tecelli etmesi mümkün olmayacak, insanlık adliye diye bir mekanın varlığından bile haberdar olmayacaktır. İçinde yaşadığımız kavram kar- gaşası adliye ve saray kelimelerinin izdivacını mümkün kılmıştır. Oysa adalete göre saray kavramını düşün- mek hayal etmek bile mümkün gö- rünmemektedir. Zira hilafet yönetsel araçtır, sorumluluktur, fiziksel üs- tünlüğün aracı hiçbir zaman olmaya müsait bir kavram değildir. Adalet anlayışı içinde sadece Al- laha kulluk mertebelerinde üstünlük söz konusu ise fiziksel anlamda in- sanların birbirlerine caka satmaları adaletin zıddıdır, yani zulümdür. Zu- lümse asla payidar olamaz olsa olsa adaletin tecellisine kadar berhayat olabilir. Saray neden adaletle bağdaşmaz, her iki anlamda söylemek gerekirse, adalet kelimesiyle yan yana gelme- sindeki ilintiden bağımsız olarak tekil olarak kullandığımızda bile şa- şaa ve şatafatı temsil eden bir keli- me olması dolayısıyla saray kelimesi algının kendini indirgediği dünyalık anlayışa yenik düşmeye mahkumdur. Adalet kavramını en temelde mülk kelimesi üzerinden değerlen- dirmeye tabi tuttuğumuzda insanın yaratılış misyonu ile bağdaşık bir anlama oturtmuş oluruz. Varlığı Al- lah’ın yaratma hikmeti boyutundan değerlendirmiş oluruz. Böylece Al- lah’ın katında adl sıfatıyla tecelli ede- rek yaratılmış mevcudat adl sıfatıyla yönetilerek gerçek makama konmuş olur. İnsana dair dünyalık makam- ların astlığı ve üstlüğü görece maka- mında değerlendirilerek insanın hu- kuku muhafaza edilmiş olur. Adalet eşitlik midir? Adaletin bu mu dünya? Kudreti ilahi baştan eşit bir ya- ratışla insanlığı var etmedi. Kendi yaratması açısından ruhsal anlamda eşitlik söz konusu olmasına rağmen, imtihan hakikati doğrultusunda in- san muvacehesinden bakıldığında fiziksel anlamda yaratılışta eşitlik söz konusu değildir. Fakat nitelikler itibarıyla insanların birinde var olan fakat öbüründe olmayan açısından verilen nimetler kıyaslandığında ha- yatın yüklenilmesi yaşanılması adına eşitliğin mevcut olduğu görülür. Hayatın içinde insanların sahip olduğu nitelikler farklı olmasına rağ- men imtihanın tecellisi adına önleri- ne konan temel fırsatlarda eşitlik söz konusudur. Hayat hakkının tanınmış olması, hayata dair olaylara yön ver- me imkanları kullanma açısından genel itibarıyla insanlar eşittir. Şa- yet imkân kıtlığı ile imtihan alanına gelinmişse bu dünyada olmasa bile imkanları akıllı kullananlara ahirette karşılık vaad edilmiştir. Ayrıca dünya da insanlar arasında pozitif ayrımcı- lık kavramında olduğu gibi farklılık, merhamet şemsiyesi ile korunma al- tına alınmıştır. Başta verilen imkanlar dahilinde bakıldığında gelişime açık imkanlar vasıtasıyla insan, bu imkanları geliş- tirerek imtihanı kazanma adına ken- dini geliştirebilir. Bedensel yapısının geliştirilmesi, aklın geliştirilmesi ve bu ikisinin kullanılarak olayların yaşanması adına gelişim göstermek Allah’ın adaleti dahilinde mümkün olan şeylerdir. Özellikle insanlar kendilerini ge- liştirememeleri sonucu, ya da önü- ne konan fırsatları değerlendireme- meleri sonucu geride kalmalarını ve başkalarının ileri gitmesini, kıskan- mak suretiyle adaletsizliğe bağlamak isterler. İnsanın çabasının yaratıcı tarafın- dan övgüye layık görülmesi ve çaba- lamanın sonuca ulaşmada katkı sağ- layıcı bir faktör olarak belirlenmiş olması çabalamanın nimete erişme adına adaletin gereklerinden biri ol- duğunu ortaya koyar. Hacer annemizin hayatta kalma adına verdiği mücadele örneği Safa Merve arasındaki yürüyüş ve koşu- nun hac ve umre yapanlara ibadet yapılması ibretamiz bir olaydır. Nasıl olsa bir peygamber olacak İsmail’in hayatta kalması söz konusudur ve de Allah dilerse Hacer’in çabasına bağ- lı kalmadan da onların imkanlarını yaratmaya muktedirdir. Fakat çabayı kutsallaştırma adına Hacer’in kendi- sini ortaya koyması gereklidir çünkü Allah’ın adaleti bunu gerektirir. Genel olarak mistik bir yaklaşımla çalışıp çabalamadan, nasip değilmiş anlayışına sahip olmak adalet kavra- mının anlaşılmasında problem oldu- ğunu gösterir. Çalıştığı halde seme- reden mahrum kalanlar ya çalışmada ya da çalışma prensiplerinde bir nok- sanlığa sahip olduklarını düşünmeli- dirler. Zira iyi çabaların karşılığını on katından yedi yüz katına, hatta daha fazlasına eriştireceğini beyan eden Rabbimiz dünyalık adına yapılan iyi çalışmalara, çalışmada ya da prensip- lerinde bir eksiklik olmadığı takdir- de en azından on katını vereceğini işaret etmiştir. Dünya imtihanında Rabbimizin çıktığı kulluk yolunda hilafet makanına liyakatle nişanla- dığı insana en azından takdiri budur. Bu da yeryüzü imtihanın adaletidir. Hatta Rabbül alemin kendi yolu- na revan olan ve dünya hayatını ahi- retin tarlası olarak gören bu konuda çabalarını rızayı bariyi gerçekleştir- mek üzere ortaya koyanlara yardım vadinde bulunarak rahmetin tecelli- sini gerçekleştirmiştir. Çünkü onun adaleti kendi dinine yardım edenlere yardım etmeyi gerektirir. Onun ada- leti budur. Dünya işlerinde işlerin yürütül- mesi konusunda işin ehli olmak da işin adaletidir. İşin ehli olmayanların düşüncede iyi olmaları işin semere- sinin alınması konusunda beklenilen sonuçlara erişilmemesi neticesini doğurabilir. Çiftçiliği iyi yapamaya- cak bir köylü çocuğunun iyi yapabi- lecek olana tercih edilmesi ne kadar sorgulanmaz bir tavırdır. Halbuki hayatın tamamında ehliyet önemli- dir. Ehliyet sadece kamuyu ilgilen- diren alanlarda önemsenecek bir konu olmaktan çıkarılmalı hayatın tamamında önemli bir ayraç olarak görülmelidir. Çünkü olay toplumun bireylerinde önemsendiği takdir- de kamuda önemsenmeye daha çok aday olacaktır. Bugün şikâyet konusu olan liya- katsizlik meselesinde aileden başla- yan liyakat kollaması yapılmaması arızası, konunun baskın tarafıdır. Aşırı sevgiciliğin getirdiği kollama- cılık liyakati zedeleyen unsurdur. Toplumsal anlamda liyakatsizliğin ortaya çıkmasına sebep olan anlayış da kısmen kendi adamı kavramına indirgenebilecek olan sevgi anlayı- şıyla yorumlanabilir. Psikologların insan psikolojisinde bulunan rahatsızlıklar için çocukluğa inme yaklaşımı gibi adaletin toplum- da yerini doğru değerlendirme adına varlık hakikati üzerinden yürüyerek adalet tesis etmek mümkün olacak- tır. Adaletsizliğin varlığından adalet yaklaşımı gerçekleştirmeye çalışmak yada adaleti anlamaya çalışmak insa- nı adalet kavramının yanına yöresine yaklaştırmaktan ziyade boşu boşuna oyalanmayı doğurur.
Önsözün tamamını okuyucuda aç
8 kalem

Bu Sayının Yazarları

۞
9 yazı

İçindekiler

۞