بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 13 · Nisan 2025 · Kavram · s. 19

Modernizmin hastalığı; adaletsizlik ve liyakatsizlik Adalet ve liyakat, toplumların

Vedat Önal — Yazar

۞
Yazı boyutu %100
Paylaş
Adalet ve liyakat, toplumların temel taşlarıdır. Adalet, hak edene hak ettiğini veren, eşitlik ve doğruluk üzerine kurulu bir düzen sunar. Liyakat ise yetkinlik ve başarıyı ödüllendirir, kişinin çabasına ve becerisine değer verir. Bu iki kavram birleştiğinde, …
Adalet ve liyakat, toplumların temel taşlarıdır. Adalet, hak edene hak ettiğini veren, eşitlik ve doğruluk üzerine kurulu bir düzen sunar. Liyakat ise yetkinlik ve başarıyı ödüllendirir, kişinin çabasına ve becerisine değer verir. Bu iki kavram birleştiğinde, ne kayırmacılık ne de haksızlık barınabilir; herkesin hak ettiği yere geldiği bir sistem doğar. Adalet olmadan liyakat kör, liyakat olmadan adalet eksik kalır. İkisi el ele yürüdüğünde, güven ve huzur toplumu kuşatır. İnsanların birbirine güvendiği, birbirine karşı güvensizliğin olmadığı bir toplum oluşur. İnsanoğlunun binlerce yıllık tecrübesi bunu gösteren binlerce örnekle doludur. Tarihin eski zamanlarında da bu durumun zedelendiği dönemler elbette yaşanmıştır. Fakat son 200 yıldaki adaletsizliğin ve siyasi hırsların insanlığı bu denli bir girdap gibi içine çektiği bir dönem dünya tarihinde görülmemiştir. Özellikle 19. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi ile kendini gösteren ve sahte bir özgürlük anlayışına dayalı ulus devlet yapıları bugün gelinen noktada tüm dünyayı adaletsizliğin ve bununla bağlı olarak da, ehil olmayan, insanlıktan nasibini almamış liyakatsiz yöneticilere mahkum hale getirmiştir. Dünya üzerinde çok az yönetici veya siyasetçi kendi toplumunun veya insanlığın çıkarını düşünür haldedir. Geride kalan çok büyük bir kesim kendi ikbal arzusu, siyasi çıkarları ve maddi çıkar beklentilerinin esiri bir vaziyette ne adaleti ne de liyakatli yönetim anlayışını düşünebilecek durumda değildir. Bunun en bariz göstergesi de, Gazze’de yaşanan soykırıma karşı gösterilen tepkisizlik olmuştur. Normal şartlarda adaletli bir idarecinin veya vicdan sahibi bir siyasetçinin, bürokratın tepki göstereceği dünyayı ayağa kaldıracağı “soykırım” suçuna karşı sessiz ve adeta diller “lal” ol- muştur. Bu zavallı insanlar, kendilerini idareci zanneden muhterisler, alenen ve dünya insanlığının gözünün içine baka baka soykırım suçları işlenirken seslerini çıkaramaz, şahsi ve siyasi çıkarlarının peşine düşen insanlar durumuna düşmüşlerdir. Ve ne hazindir ki bu suça sessiz kalarak ortak olanların büyük çoğunluğu da adı Müslüman olan ama aslında sözde Müslüman ülkelerin oluşturduğu uluslar olduğunu görmek ayrı bir üzüntü vericidir. Oysa Cenab-ı Hak Nisa Suresi 135. Ayeti kerimede açık ve net bir şekilde şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Sizin, ebeveyninizin veya yakın akrabalarınızın aleyhine dahi olsa Allah için adaleti ayakta tutan (adil) şahitler olun. (Şahitlik yaptığınız) zengin ya da fakir olursa (zenginlik ve fakirliğe göre değerlendirmeyin.) (Şahitlik yaparken) Allahın hakkını gözetmeniz daha evladır. Hevaya tabi olup adaletsizlik yapmayın. Şayet lafı ağzınızda geveler ya da (adaletten) yüz çevirirseniz şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” Yani dünyadaki adaletsizliğe karşı duracak olan Müslüman idarecilerin hemen hemen tamamı bizzat kendileri adaletsizlik kaynağı olmuşlardır. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük adı altında süslü cümlelerle tüm dünya insanlığına yutturulan safsata dolmalarını maalesef Müslüman idarecilerin tamamı yemiştir. Bu süslü cümleler, Amerika’da, Kızılderililere ve zencilere karşı soykırımlar yaşanırken bir işe yaramadı. Çiçek hastalığı yayan güya yardım adı altında dağıtılan bantaniyeler milyonlarca kızılderilinin sonu oldu. Bu cicili bicili cümleler Avrupalılar Afrika’yı sömürüp açlığa ve susuzluğa mahkum ederken bir işe yaramadı. Sosyalist ve kominist manifesto ortaya koyarak dünyaya adalet getireceğini söyleyen Lenin ve Stalin gibi zalimler dünya tarihinin en zalim soykırımlarını, Orta Asya’da Türklere ve Müslüman azınlıklara karşı yaptılar. İki dünya savaşında Rus ordusu saflarında savaşan milyonlarca Orta Asya Türkü yitip gitti. Güney Amerika’da, Uzak doğuda, Hindistan’da İngilizlerin aşağılık uygulamalarını saymıyorum bile. Hindistan’da İngiliz kumaşlarının ve giysilerinin rağbet görmesi için on binlerce Hindu terzinin baş parmaklarının keserek bir daha terzilik yapamaz hale getirilmesi İngilizlerin zalimliğinin hangi boyutlara vardığını gösteren küçük bir örnektir. 20. Yüzyıl boyunca batılıların özgürlük, demokrasi ve insan hakları diyerek yaptıkları soykırımlar bir gün elbet, “Soykırım Müzeleri” ile insanlığın hafızasında yerini alacak. Çin’in Doğu Türkistan Müslümanlarına uyguladığı zulümlerde, başka başka kılıflara büründürülerek yapılmıyor mu? Batılıların ve batılılar gibi hareket eden tüm zulüm ve soykırım şebekelerinin ortak noktası; adalet anlayışlarını tamamen yitirmiş olmalarıdır. Bugün batı uygarlığının insanlığa vereceği adalet adına hiçbir şey yoktur. Bunun yanında batılıların bu adaletsiz anlayışını sürdüren ne Çin’in ne de Rusya’nın mevcut yapıları ile dünya insanlığına verebilecekleri “adalet” adına hiçbir şeyleri yoktur. Oysa büyük “İslam Medeniyeti” üzerine kurulduğu Tevhid ve gerçek özgürlük anlayışı ile öncelikle Allah dışındaki bütün ilahları reddederek işe başlar. Ardından kula kulluğu reddeden ve Allah’tan başkasına boyun eğmeme üzerine kurulu özgürlük anlayışı ile insanoğluna gerçek özgürlüğün kapılarını sonuna kadar açar. İslam Medeniyetinin diğer önemli esasları, İlmi olma yönü, özgünlük özelliği, yerel değerleri reddetmeden evrensellikte buluşma anlayışı insanlık için başlı başına büyük değerlerdir.

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.