بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 27 · Haziran 2026 · Makale · s. 18

Vahiyden Bağımsız Akıl Olur mu?

Turhan Arslan — Yazar

۞
Vahiyden Bağımsız Akıl Olur mu?
Yazı boyutu %100
Paylaş
Akıl; hakikatı anlamak, yakalamak, bırakmamak üzere tutmak, prangaya vurmak, alıkoymak, yapışmak anlamlarına gelir. Arap dilcilerine göre akıl ismi, devenin ayağını bağlamakta kullanılan ipten türetilmiştir. Istılahî manası ;

Akıl; hakikatı anlamak, yakalamak, bırakmamak üzere tutmak, prangaya vurmak, alıkoymak, yapışmak anlamlarına gelir. Arap dilcilerine göre akıl ismi, devenin ayağını bağlamakta kullanılan ipten türetilmiştir. Istılahî manası ; insanda bulunan bir yeti, o yeti ile akletme eylemi ve akletme sonucunda ortaya çıkan bilgilerdir diyebiliriz. Hâris el-Muhâsibî’ye göre akıl; temel inanç, ahlak ve sorumluluğun merkezinde yer alan doğuştan gelen ilahi bir güç (garîze) ve ruhun manevi bir ışığıdır. O, aklı insanın hem nefse karşı koruyucu bir kalkanı hem de hakikati idrak etme aynası olarak görür. Bunlar; seciye (gariza), idrak (fehm) ve öngörüdür (basiret). Muhâsibî’nin akıl anlayışında öne çıkan temel unsurlar şunlardır: Doğuştan Gelen Işık (Garîze): Akıl, duyularla öğrenilmeyen, Allah tarafından insanın fıtratına yerleştirilen ve bilgi (marifet) elde etmeye yarayan doğuştan bir kabiliyettir. İman ve Ahlakla Bütünlük: Muhâsibî’ye göre aklın en üstün hali, sadece mantıksal düşünmek değil; takva, ihlas ve yakîn ile donanmış kâmil akıldır. Akıl ve ahlak birbirinden ayrı düşünülemez; aklın kemale ermesi ahlaki arınmayla mümkündür. Özgürlük ve Sorumluluk: İnsanın dinî ve ahlaki sorumluluğu aklının seviyesine bağlıdır. Akıl terbiye edilip kemale erdikçe, insan nefsini ve tutkularını kontrol altına alır; böylece gerçek anlamda özgürleşir. Nefsin Muhasebesi: Ona göre gerçek akıl sahibi, sürekli kendi iç dünyasını gözlemleyen, özeleştiri yapabilen (nefis muhasebesi) ve ilahi gayeye yönelen kişidir. Materyalist Batı düşüncesine göre; Kesin bilgiye, Mutlak bilgiye akılla ulaşılabilir. Yani Gayb aleminden gelen Vahye yer yoktur. Batı düşüncesi ile İslam düşüncesinin ayrım noktası buradadır. Vahiy Akıl arasındaki ilgi alaka ve bağlantıyı en ikna edici şekilde Muhasibi ve İmam Maturidi açıklamıştır. Akıl ve vahiy ilişkisi, insan aklının kavrama kapasitesi ile ilahi mesajın rehberliği arasındaki uyumu inceler. Genellikle akıl “bilginin aracı ve muhatabı”, vahiy ise “bilginin kaynağı ve ilahi mesaj” olarak tanımlanır. Temel olarak birbirlerini tamamlayan iki kaynaktır. İslam düşüncesinde Akıl ve vahiy ilişkisi, birbirini tamamlayan iki temel kılavuz kabul edilir; akıl «muhatap»,

vahiy ise «mesajdır». Akıl, vahyi anlamak ve hakikati kavramak için zorunlu bir araçken; vahiy, aklın sınırlı kaldığı gayb alemi ile ilgili konularda kesin ve mutlak bilgi sunar. Akıl ile Vahyin Uyumu: Tarih boyunca İslam felsefesi ve kelamında yaygın olan “Sarih akıl, sahih nakille çelişmez” prensibi ya da Batı düşüncesindeki John Locke ve Thomas Aquinas gibi filozofların savunduğu görüşler, akıl ile vahyin aynı kaynaktan geldiğini ve çelişmeyeceğini savunur. Bazı inanç ve felsefe sistemleri ise aklın sınırlı olduğunu ve dini hakikatleri bulmakta yetersiz kalarak tamamen vahye teslim olması gerektiğini öne sürer. Akıl vahiy ilişkisi konusunda “İslam Düşünce Enstitüsü”nün tanımı ve tasnifi şöyledir; “Akıl ve Vahiy İlişkisinin Temel Maddeleri: Birbirini Tamamlama: Akıl, inanç ve davranışlar için gerekli bir şarttır. Vahiy ise aklın ulaşamadığı metafizik yani gayb konularında (ahiret, ibadetler, Allah’ın sıfatları) rehberlik eder. Akıl Muhatap, Vahiy Mesajdır: Allah, vahiyle insan aklına hitap eder; vahiyler aklın imkân ve sınırlarını gözeterek nazil olur. Akıl Vahyi Anlama Aracıdır: Kur’an, insanları akletmeye ve düşünmeye davet ederek, aklın vahyin meşruiyetini onaylayan bir zemin olmasını sağlar. Aklın Sınırlılığı: İnsan aklı sınırlı ve perdeli olduğundan, Allah’ın mahiyetini tam olarak idrak edemez, bu nedenle vahye muhtaçtır. Çatışma Değil Uzlaşı: İbn Rüşd gibi düşünürlere göre akıl ve din (vahiy) birbiriyle çatışmaz, aksine felsefe (akıl) ile din uzlaşı içindedir. Temel (Tahkiki) İman: Taklidi değil, akli delillere dayanan araştırıcı (tahkiki) bir iman, aklın vahiy ile beslenmesiyle mümkündür. Aklın Olmadığı Yerde Vahiy Olmaz: İslam’da teklif (sorumluluk) aklı olmayana kalktığı için, vahyin sorumlusu akıldır. Özetle, akıl ve vahiy bir elmanın iki yarısı gibi; akıl cevheri vahiy nuruyla aydınlanır.” İmam Mâturîdî’de Akıl-Vahiy İlişkisi: Aklın Önceliği ve Vahyin Gerekliliği konusundaki görüşleri oldukça önemlidir. Akıl ile vahiy arasındaki alakanın nasıllığı problemi, İslâm düşünce tarihi boyunca ele alınan en temel ve en önemli mese-

lelerden birini teşkil etmektedir. Bu konuda farklı düşünce ekolleri vardır. Bize göre Mu‘tezilî ve Selefî düşünce ekolleri iki farklı ucu temsil ederler. Bu konuda İmam Mâturîdî’nin özgün düşünce yöntemi, itidal çizgisini oluşturur. Mâturîdî’nin temel yaklaşımında akla önem ve öncelik verilmiş ama vahiy ihmal edilmeyerek gerekliliği vurgulanmıştır. İmam Mâturîdî (ö. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd’inde akıl-vahiy ilişkisini şöyle bir zemin üzerine bina eder. “Mademki bu insanlar için onları üzerinde birleşmeye mecbur eden bir din ve bu dine sığınmayı mecbur eden bir temelin olması gerekir. O halde dinin kendisiyle tanındığı şeyin temeli iki yönlüdür. Onlardan biri sem’, diğeri de akıldır.” Her şeyden önce o, toplumda dirliğin ve uzlaşının sağlanabilmesi için bir dinin varlığını gerekli görmektedir. Sonra da dinin tanınmasını nakil ve akıl olmak üzere iki yönlü bir asla bağlar. Burada orijinal metinde‚ vechani‛ kelimesini kullanmaktadır ki, sadece buna dayanarak dahi, Mâturîdî’ye göre nakil ve akıl ayrı ayrı değil, ikisi bir arada bulunduğunda dinin tanınabileceği sonucuna varmak mümkündür. Yani din konusunda akıl ile vahyin birlikte söz sahibi olduğunu ortaya koyar. İmam Mâturîdî pek çok seçkin İslâm düşünürü gibi, epistemolojisinin temel kaynakları arasına hem aklı hem vahyi yerleştirir. Ancak onun akaid esaslarını açıklarken zaman zaman aklı ön plana çıkaran Mu’tezili bir görünüm; bazen de vahye tam teslimiyet gösteren Selefî bir yaklaşım sergilediği izlenimi doğabilmektedir. Fakat ayrıntılı bir araştırma sonucu Mâturîdî’nin fikirleri ve açıklamalarını belirleyen düşünce yapısı tespit edildiği zaman görüleceği üzere, aslında o, Mu‘tezile’den ve onlar tarafından geliştirilen rasyonel çizgiden ayrıldığı gibi, onların akılcılığına ve temsil ettiği kelâma karşı şiddetli eleştiriler getiren Selefî düşünceden de tamamen farklılaşarak kendine has bir yöntem izlemektedir. Yani İfrat ve Tefrit çizgisinden ayrıdır, vasattır. İmam Maturidi’ye göre akıl, kendi mâhiyetinin ne olduğunu bilme gücüne sahip değildir. Akıl, aklın keyfiyetini ve mâhiyetini idrak etme noktasında âcizdir ve cahildir. Akıl kendisinin nasıl işlediğini ve mâhiyetini bilemez. Bu durumda Mâturîdî’ye göre, akıl nedir? sorusunun akıl ile cevaplanamayacağı açıktır. Mâturîdî aklın ontolojik bir varlığı bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre akıl, âlemin içinde bulunup onun bir cüz’üdür. O halde akıl

sadece zihnî bir kavram değildir. Onun zihnin dışında da varlığı bulunmaktadır ancak bu varlığın ne olduğunu tam bir şekilde bilme imkânı akla verilmemiştir. Muhâsibî (ö.243/ 857), âdeta bu gerçeğe işaret edecek biçimde beş duyu ile bilinen cisim, uzunluk, genişlik, tat, koku, dokunma ve rengi saymakta, aklın duyularla da açıklanamayacağı açıktır. Dolayısıyla akıl, duyu bilgisinin alanı dışında kalmaktadır. O zaman da aklı tanımak için başvurulabilecek tek kaynak, vahiy olmaktadır. Mâturîdî’nin Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da: “Allah hiçbir şey bilmezken sizi annelerinizin karnından çıkardı, size işitme (duyusu), gözler ve kalpler (El-Ef’ide) verdi. “(Nahl.78) âyetini tefsir ederken yaptığı değerlendirmeler de kalbin akıl anlamında kullanıldığı çıkarımını desteklemektedir. Mâturîdî’ye göre, âyette zikredilen, işitme ve görme ile fuâd bilgi edinme yollarıdır. Kalp ise bir başka yerde fuâd anlamında kullanılmaktadır. Bu durum bize Mâturîdî sistemi içinde fuâdın kalp anlamında kullanıldığını açıkça göstermektedir. Mâturîdî, bu açıklamalarıyla aklı mâhiyeti açısından değil ama işlevi açısından tanımlamış olmaktadır ki akla böyle bir yaklaşım Kur’ân’ın anlatım çizgisini devam ettirmek anlamına gelir. Zira Kur’ân’da akıl, mâhiyeti açısından değil fonksiyonları açısından konu edilmiştir. Buna göre akıl fiillerine bakılarak tanınabilir. Nitekim aklın Allah tarafından verilen bir tabiat (garîze) olduğunu belirten Muhâsibî, onun ancak kalp ve diğer organlardaki fiilleriyle bilinebileceğini, bu fiiller bulunmadığında hiçbir kimsenin ne kendisini ne de başkasını akılla niteleyemeyeceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla Muhâsibî’ye göre de aklı tanıma yolu ancak onun işlevi sayesinde gerçekleşir. Bu değerlendirme ile Mâturîdî’nin aklı temel fonksiyonuna dayanarak tanımlaması uyumludur. İnsanda aklın bulunması yeterli değildir, önemli olan onun kullanılması dolayısıyla ondan faydalanılmasıdır. Şu halde Mâturîdî’ye göre işlevsel hale gelmeyen, kendisinden istifade edilemeyen akıl, bilgi kaynağı olma özelliğini de kaybeder şeklinde bir sonuca varılabilir. Zaten canlılık hareketi gerektirir. Mâturîdî’nin Hz. Peygamber’e gelen vahyi sadece Kur’ân-ı Kerîm’le sınırlamadığı açıktır. Üstelik o, her ne kadar metlûv ve gayr-ı metlûv şeklinde ikili bir genel ayrım yapmış olsa da, aslında Hz. Peygamber’e inzâl olunan vahyin üç kısım olduğunu belirtmektedir. 1.Kur’ân’dır. Bu, Hz. Peygamber’e gelen vahyin zâhir olanıdır. 2. Beyân vahyidir. Bu vahiy ile Peygamber insanlara kendi haklarını, Allah’ın üzerlerindeki hakları ve birbirleri üzerlerindeki hakları Cebrâil’in diliyle veya Allah’ın dilediği bir başka yolla beyân eder. 3. İlham ve kavrayış (ifhâm) vahyidir. Mâturîdî’ye göre ‚ “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hükmetmen için” meâlindeki âyette yer alan‚ Allah’ın gösterdiği‛ ifadesi, böyle bir vahyin

varlığına işaret etmektedir. Zira‚ Allah’ın göstermesi demek, Hz. Peygamber’e ilham ve idrak ettirmesidir. O halde Allah Teâlâ, Resûlullah’a Kur’ân’ı, onun beyânını ve kavrayışını olmak üzere üç ayrı hususu vahyetmiştir. Mâturîdî böyle bir vahiy anlayışına sahip olmakla, hadis âlimlerinin bir kısmı gibi sünnetin bütününün vahiy ürünü olduğunu söyleyenlere yakın düşmektedir. Fakat buradan Peygamber’in ictihadlarının bulunmadığı sonucuna varılmamalıdır. Zira Hz. Peygamber de ictihad ederek hüküm vermektedir. Nitekim “Allah’ın gösterdiği şekilde” hükmetmesi bu yolla gerçekleşir. Üstelik mânanın özü nazar ve teemmül yoluyla idrak edilir. Dolayısıyla Hz. Peygamber doğrudan Kur’ân’la hükmettiği gibi, tefekkür yolunu kullanarak da hüküm vermiştir. Ancak Mâturîdî’ye göre Peygamber’in tedebbür ve teemmülü de aşkın olandan kopuk bir şekilde gerçekleşmemektedir. Orada da Allah’ın yol göstermesi söz konusudur. Bu sebepledir ki onun yaptığı ictihadlar nass olarak doğru kabul edilir. Mâturîdî’nin Hz. Peygamber’in aldığı vahyi bu şekilde geniş bir alana yayarak açıklaması, onun düşünmesini de ilâhî âlemle bağlantılı bir şekilde izah etmesi, İslâm filozoflarının, özellikle de İbn Sînâ’nın (ö. 428/ 1037) Peygamber’de bilginin faal aklın aydınlatması (işrâk) ve sûretlerin akması (feyezân) yoluyla oluştuğu düşüncesini hatırlatmaktadır. Elbette Mâturîdî’nin kullandığı terminoloji felsefî dilden oldukça farklıdır. Mâturîdî’ye göre Allah ile Hz. Peygamber arasında Kur’ân dışında da iletişimin varlığının kabul edildiği ve Peygamber’in Kur’ân’ı tamamen doğru bir şekilde kavrama ve tefsir etme hakkı ve yeteneğini bu ilâhî iletişimden güç alarak gerçekleştirdiği unutulmamalıdır. 4. Aklın Önceliği ve Vahyin Gerekliliği Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd’in başında taklidin insanın hakikate ulaşma yolu olarak kabul edilemeyeceği ve taklit sahibinin mâzur görülemeyeceğini belirtmekle akla verdiği öncelikli değere işaret etmektedir. Hakikat için tahkik, tahkik edebilmek için akıl gereklidir. Zira vahyin, dolayısıyla emir ve nehyin muhatabı akıl sahibi olan insandır. Peygamberler içinde bulundukları toplumlarda çevrelerindeki insanları belirli esaslara iman etmeye davet ederler. Elbette bir insanın peygamber davetine uyması, onun getirdiği mesajı benimsemesi için öncelikle karşısındaki kişinin Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmesi gerekir. İşte böyle bir iddia ile ortaya çıkan şahsın doğru söylediğine insanlar nasıl karar vereceklerdir? Burada akla başvurmaktan başka çıkar yol var mıdır? Bir başka ifade ile vahyin hakikatini, uydurma ve yalan olmayıp Rabbin mesajı olduğunu, açıkçası vahiy denilenin, gerçekten vahiy olduğu hükmünü verecek olan akıl değil midir? Dinî ilimlerin doğruluğunun nübüvvetin doğruluğuna dayanması, nübüvvetin doğruluğunu bilmenin ise nazar ve istidlâl yoluyla gerçekleşmesidir.

Mâturîdî’ye göre bunları tanıma ve bilme yolu ise akıldır. Mâturîdî’ye göre her ne kadar başlangıçta aklın hâkimiyetinden söz edilmekte ise de, akıl vahyin vahiy olduğunu onaylamakla bir bakıma onun otoritesini de kabul etmiş olmaktadır. İnsanları düşünmeye ve tefekkür etmeye; aklı kullanmaya teşvik eden, aksi durumu kınayan pek çok Kur’ân âyeti mevcuttur. Ayrıca akıl vahyi anlamaya yönelmekle de âtıl olmaktan kurtularak işlevsel bir boyut kazanmakta ve faydalı bir hale dönüşmekte, dolayısıyla vahiyle iletişime geçerken kendisini de yeniden inşâ etmektedir. Akıl vahiyle hemhal olunca vücut bulur. Râgıb El-İsfahânî (ö. 502/ 1108) bu gerçeği temel ve bina benzetmesiyle izah eder. Ona göre‚ akıl, ilâhî kanun (Eş-şer‘i) olmadan doğru yolu bulamaz ve ilâhî kanun ancak akılla açıklığa kavuşur. Akıl temel, ilâhî kanun bina gibidir. Bina olmadan temel fayda vermez, temel olmadan da bina sâbit kalmaz. O halde böyle bir ilişki biçiminde birinin diğerini dışlaması veya yok sayması söz konusu değildir. Aksine burada bir tamamlama ve birliktelikten söz edilebilir. Mâturîdî’ye göre insan Allah’ın var ve bir olduğu hükmüne hatta zati sıfatlarının varlığına da akıl yoluyla varabilir. Gaybi bilgiye ulaşma yolunda akıl, vahiyle birlikte etkindir. Bu durumda karşımıza‚ neden vahiy gereklidir sorusu çıkmaktadır ? Akıl, Allah ve âhiretin varlığının bilgisine ve hatta dünyanın bir imtihan yeri olduğu fikrine ulaşabilse; genel anlamda hüsün ve kubuhu tanıyabilse de, ibadetlerin nasıllığı konusunda hem de imtihanın keyfiyetini bilmede vahye muhtaçtır. Özellikle ibadet ve şeriat bilgisi vahiyden ve vahyin ete kemiğe bürünmüş hali olan Üsvei Hasene sahibi Rasülden öğrenilir. O halde her halükârda insanın vahyin yol göstericiliğine ihtiyacı vardır. İnsana aklı veren de vahyi gönderen de Allahtır. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın yaratılmışları için iki tür elçisi vardır. Onlardan birincisi içeridendir (bâtın) ki o akıldır, diğeri ise dışarıdandır (zâhir) ki o da peygamberdir (Vahiydir), “din dışarıdan akıl; akıl, içeriden din” sözüyle bir anlamda Mâturîdî’nin bakış açısını yansıtmaktadır. Bu bakış açısına göre doğruya ulaşabilmek için akıl ve vahyin birlikteliğine kaçınılmaz bir şekilde ihtiyaç vardır. Yaratıcıyı kabul etmek vahyi de aklıda kabulü gerektirir. Allah hiçbir şeyi boşa yaratmayacağına göre Allah ve Kelamı ile ilgili bilgiyi kabul etme zorunluluğumuz, bunun için de Peygambere, Meleklere, Gaybi bilgiye, Vahye inanmamız gerekir. Bu bilgileri dinleyecek, anlayacak, kabul edecek, onaylayacak bir akla ihtiyacımız vardır. Akıl sahibi olmayanın sorumluluğu yoktur çünkü. Birini devre dışına çıkarmak Yaratanın fiillerinin bazısını kabul edip bazısını reddetmek anlamına gelir. Biri diğerini tamamlayan bir hakikattır.

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.