bir şeyin olması söz konusu dahi edilemez. Oysa Museytir olan için Tanrı/İlah dahi hevası edinilecek bir “şey”dir. Tanrısal bir yaşam veya tanrıya benzeme isteği insanın yeryüzü serüvenin önemli bir yol ayırımlarından biridir; ya rablık veya ilahlık iddiasıyla…
bir şeyin olması söz konusu dahi edilemez. Oysa Museytir olan için Tanrı/İlah dahi hevası edinilecek bir “şey”dir. Tanrısal bir yaşam veya tanrıya benzeme isteği insanın yeryüzü serüvenin önemli bir yol ayırımlarından biridir; ya rablık veya ilahlık iddiasıyla tuğyan etmiştir ya da yaratıldığının ve acziyetinin farkında olarak yaratıcının yüce kudreti karşısında kulluğa razı olmuştur. Rab ve İlah için insandan ilkinde mutlak egemenlik diğerinde ise mutlak perestiş istenir; bu alanda hiçbir şekilde müsamaha gösterilmez. Din, Tevhid ve Adalet bunu gerekli görmüştür. İnsanın tanrıya benzeme veya tanrısal bir yaşama meyletmesi neredeyse insanlık tarihiyle eş zamanlıdır. Nitekim insanlık tarihinin en eski kitaplarından biri olan Tevrat, insanın yaratılış hikâyesini bu mana üzerinde bina eder. “Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.” Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı.” Yaratılış suresi, 26-27. Tanrı insan neden kendi suretinde yarattı? Cevabı yine Tevrat veriyor: aTanrıya benzesin, b- denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere ve yeryüzünün tümüne egemen olsun. Benzeme meselesi kulağı tırmaladığı için Tevrat müfessirleri bu ayetleri şöyle yorumlamışlar: “İnsanlar Tanrı’nın benzeyişinde yaratıldıkları için onura ve saygıya layıktırlar (bkz. Yar.9:6; Yak.3:9). “Suret”, fiziksel özellikleri değil, kişisel özellikleri (iradeyi, duyguları ve aklı), ahlâksal özellikleri (örn. doğruluk; Ef.4:24; Kol.3:10) ve ilişkisel boyutu (insanın Tanrı’yla ve öbür insanlarla ilişki kurma yetisini) içerir. İnsan, Tanrı’nın temsilcisi olmak üzere yaratılmıştır; ancak daha sonra günahla bu benzerlik zedelenmiş olsa da, imanlılar Mesih’in ikinci gelişinde tekrar “O’na benzer” olacaktır.” Tanrıya öykünme Müslüman filozoflarının da gündemini meşgul etmiş meseledir. İhvanı safa, Gazali ve benzerleri bu meseleyi “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanma” şeklinde tam da Tevrat müfessirlerinin te’villerine uygun bir manada yorumlamışlar. İnsanlar Allah’ın esmasını kendi hayatlarında söz ve davranışlara dönüştürdüklerinde Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış olurlar. Bu ise kulluğun en zirve noktasıdır; ihsan nedir, sorusuna Hz. Peygamberin verdiği cevapta anlam birliği taşır. Yaşamı, esmanın açılımları- zuhurat veya tecelli- olarak anlayan müminler elbette alternatifi olmayan tek usve olarak Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış olurlar. Bu kulluğun ihsan devresidir. Aksi durumunda ise İblis’in yaklaşımı ve mantığı tezahür eder ki kişiyi kâfirlerden ve istikbar edenlerden kılar: Nankörlük ve büyüklenme; egosunun kulu olma sürüklenişi. Kur’an bu tavrı “istiğna” sapması olarak değerlendirir: Kendini müstağni görerek tuğyan eder. Alak suresi, 6-7. Ayetler. Tuğyan- haddini aşma- bir istiğna eylemidir. Kendini müstağni gören kişi kelimenin tam anlamıyla tanrılığa soyunur. Tanrı la yuseldir; insan ise mesuliyet makamındadır. La yusel olan Allah, yarattıklarını yaptıklarından ve yapması gerekip de yapmadıklarından dolayı mesul tutar. Mustağnilik ise hesaba çekilmeyi ret etmenin ve hesap sormanın tavır olarak ifadesidir. Hakkı ve yetkisi olmadığı halde hesap sorma seytere; bunu yapana ise Museytir denir. Tanrı’nın ahlakıyla ahlaklanma yani kulluk yaşamını ret ile tanrısal yaşama veya tanrılığa heves edenleri Kitab-ı Kerim hayran bırakan bir ifadeyle şöyle betimler: ُا َ َراَيْتَ َم ِن ات َّ َخ َذ ا ِٰل َههُ ه َٰوي ۜهُ اَفَا َ ْنتَ ت َ ُكون ۙ ً علَ ْي ِه َو ۪ك ياًل َ / ilahını hevası edineni gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın! Furkan suresi, 43. Ayet. Meal yapanların neredeyse tümü bu ayeti: Hevalarını/ arzularını ilah edinenleri gördün mü? Şeklinde çevirerek bir ezberi devam ettiriyorlar. Biraz olsun Arapça bilen herkes görür ki, ayetteki ifade “hevahu ilahehu” şeklinde değil, “ilahehu hevahu” şeklinde gelmiştir; dolayısıyla “hevasını ilahı yaptı” değil, “ilahını hevası yaptı” şeklinde anlaşılması doğru olandır. İki ifade arasında büyük bir farkın olduğunu görmek lazım. (Merhum Elmalı Hamdi Yazır’ın söz konusu ayeti verdiğimiz anlamda tercümesi mevcuttur) İnsan hayatında canı dâhil inancı yani Tanrısından daha değerli bir şeyin olması söz konusu dahi edilemez. Oysa Museytir olan için Tanrı/İlah dahi hevası edinilecek bir “şey”dir. O’nu zevk masasına meze yapmaktan kaçınmaz; yükseleceği makama merdiven, fantazilerine malzeme, amacına ulaşmak için bir yol yapar. Tanrısı açmak istediği kapılar için elinden bırakmadığı bir anahtardır sadece: Kimi zaman baş kesmek için bir kılıç, kimi zaman ikna için bir söz, kimi zaman yazıya alet olan bir kalem veya bir sihirbaz sanatkârlığında tuval üzerinde bir dolaşan fırça olur. Her hal u karda haksız ve zorbaya dayalı egemenlik histerisine ulaşmak için en kutsal değerlerini bir araç keyfiyetinde sahaya sürer. Öz bir ifadeyle: صي ِْط ۙ ٍر َ َلَسْت/ sen َ علَ ْي ِه ْم ِب ُم onlara musallat olmuş/ onlar üzerinde zorba biri değilsin! O halde insanın öncelikle Tanrısına, sonra kendisine ve en nihayet ötekine/başkalarına bir zorba tavrına bürünmemesi gerekir; emperyal yaklaşımın bir de bu yönüne bakmakta fayda vardır: Haddini aşarak tanrılık iddiasıyla veya tanrısal bir yaşam histerisiyle ortalıkta çalım satmak.
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.