بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 27 · Haziran 2026 · Makale · s. 20

Logos’un Evrilme Macerası

Nezir Ergenç — Yazar

۞
Logos’un Evrilme Macerası
Yazı boyutu %100
Paylaş
Yuhanna incil’i şu ayetle başlar: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” Yuhanna’ya göre ilk var olan veya yaratılan “şey” sözdür. “Söz” şeklinde çevrilen kelimenin aslı “Logos”tur.

Müslüman filozoflar logos ya da nous kavramlarına mukabil olmak üzere Akıl kelimesini tercih ettiler. Oysa Nous veya Logos şeyin varlık sebebi manasında “potansiyel yeti” veya “potansiyel gaye” olarak anlaşılır.

Yuhanna incil’i şu ayetle başlar: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” Yuhanna’ya göre ilk var olan veya yaratılan “şey” sözdür. “Söz” şeklinde çevrilen kelimenin aslı “Logos”tur. Yuhanna İncil’i - Gospel of Cohn M.S. 110 - yazar veya yazarları Yahudi kökenli idiler, Efes civarında yaşıyorlardı ve Yunanca konuşuyorlardı. Logos, Yunalı Filozoflarca genellikle Mitos’un zıddı manasında rasyonelmantıklı konuşma, argüman- kullanılmıştır. Mit, malum olduğu üzere Masal, Efsane, Anlatı, Hurafe anlamında kullanılan bir kelime iken; Logos rasyonel, mantıklı söylem, tecrübe edilmiş söz, doğru, ilke anlamında meşhur olmuştur. Bu kelimeden Logic kelimesi türemiştir ki bir şeyin mantık ve bilimsel yönüne dikkat çeker. Bilgideki kesinliği ifade eder: Biyoloji, sosyoloji vs. gibi. “ Başlangıçta söz vardı; Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı” cümlesi kimi İncil müfessirleri tarafında şöyle anlaşılmış ve tercüme edilmiştir: “Başlangıçta Tanrısal Söz vardı. Tanrısal Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Tanrısal Söz Tanrı’ydı” ayet Müteşabih olduğu için onu yorumlamak durumunda kalmışlar. Kur’an’daki Yedullah, Veçhullah elfazlarının Allah’ın rızası, Allah’ın nimeti şeklinde yorumlanması gibi. Böylece Logos Tanrı eşitliği ortadan kaldırılarak Tanrı’nın sözü manasında bir kurtarma operasyonu gerçekleştirilmiş. İzini sürdüğümüz kelime Logos. Herakleitos, Stoacılar, Philo gibi filozoflar logos kelimesini Tanrı, Tanrısal ilke anlamına yakınlaştırdılar. Platinos ve sonraki Neoplatoncular ise Logos’u Tanrısal ilke olarak yorumladılar. Sudur teorisi tam da bu ilkenin skalasını verir. BİR’den- Tanrı- sudur eden logoslar. Bir başka ifadeyle BİR’den sudur eden akıllar zinciri. Aristocu ve Yeni Eflatoncu Müslüman filozoflar ile Mutasavvıf Filozoflar da bu geleneği devam ettirerek LO-

GOS’ u Kozmik Akıl olarak tercüme edip nihai şeklini verdiler; bir farkla ki mutasavvıf filozoflar meseleye biraz mistizm karıştırdılar: Tecelliyat. Mesela Farabi’de Tanrı’dan ilk sudur eden şey İlk Akıl’dır. En son akıl ise Fail akıldır. Farabi ve İbn Sina’da Akıllar zinciri şeklinde ortaya çıkan varlık, İbn Arabi’de Varlık mertebeleri şeklinde tecelli eder. İlkinde “sudur” diğerinde “Tecelli” olarak kavramsallaşır. İbn Rüşt’e gelince; o hocası Aristo’yu taklit eder: Tanrı Nous’tur yani ilk veya Saf Akıldır. Tanrı Evrenin nihai nedenidir; sudur veya tecelli dolayısıyla değil, bir nedenle, nihai bir gaye ile etkileyicidir. Aristo’da nous bütüncül ve ilkesel bilginin kendisidir. Düşünmenin düşüncesi- noesis noeseos- kendini düşünen, kendini bilen, bir nesneye ihtiyaç duymadan bilen ya da bilmek manasında ilkedir. Müslüman filozoflar logos ya da nous kavramlarına mukabil olmak üzere Akıl kelimesini tercih ettiler. Oysa Nous veya Logos şeyin varlık sebebi manasında “potansiyel yeti” veya “potansiyel gaye” olarak anlaşılır. Mesela At’ın logosu koşmak, insanın nousu erdemli yaşam, köpeğin logosu sürüyü korumak, askerin nousu vatanı düşmana karşı korumaktır. Özellikle İbn Sina Akıl kelimesini kozmik bir alana taşıyarak onu bilginin kaynağı, bilgiyi üreten bir unsur manasında iki kapsamda yeniden tanımladı. Birincisi Tanrıdan sudur eden kuvveler zinciri; ikinci kapsam ise insanda bilgiye masdar olan mertebeler. Hatta bir yerde bütün akılları bir tek akla indirgeyerek varlığın birliği- vahdeti vücutfikriyatına kapı aralar: Akıl, akleden ve akledilen birdir, aynı şeydir, der. İnsandaki katmanlarına gelince onları: Potansiyel akıl, bilkuvve akıl, bilfiil akıl ve müstefad/kazanılmış akıl olarak belirler. İslam öncesi Araplar Akıl kelimesini bağlamak, tutmak, korumak manalarında kullanmışlar. Şu örnekte

olduğu gibi: El aqılu menillezi ‘eqele lısanehu veya menillezi ‘eqele cemelehu/ akıllı kişi, dilini tutandır veya akıllı kişi devesini bağlayandır. Bu anlamıyla Akıl, kişiyi kötüden, yanlıştan, hata yapmaktan koruyan veya insanı doğruya, iyiye, güzel olana bağlayan yetidir, denilebilir. Bu bağlamda Akıllı insan; kendini kontrol edebilen, kendini doğruya, iyiliğe yönelten kişi olmaktadır. Buradan hareketle “Akletmek” fiilini doğru, iyi, maruf olanı yapmak şeklinde tarif edebiliriz. Kur’an bu kelimenin Arapların günlük kullanımına sadık kalmakla birlikte alanını genişletti; ilaveten; adalet ve hakkaniyete dayalı bir bakış açısı ile sağlam ve samimiyet- ihlasüzere bir yaşamı ihdas etme yaklaşımı, tevhidi bir perspektif oluşturma manasıyla özelleştirdi. Buna mukabil olarak da küfür, nifak ve şirk gibi habis ve kerih inanç ve yaşam biçimlerinden uzak olma, uzaklaşma gibi bir hedefe oturttu. Ayette formüle edildiği şekliyle: Emri bil ma’ruf ve nehyi’anıl münker/ Maruf- doğru, iyi, güzel- olanı yaşama ve yaşatma; kötü, yanlış, çirkin olandan uzak olma ve uzaklaştırma yaklaşımı. Şayanı dikkattir ki Kur’an-ı Kerim bu kelimeyi yani Akıl kelimesini ne isim olarak ve ne de sıfat olarak kullanır; kullandığı form fiildir. Çoğunlukla ayetlerin sonlarında “ akletmez misiniz”, “ akletmezler mi”, “akletmiyorlar” veya “ akletsinler diye”, “belki aklederler”, “akleden bir toplum için” şeklinde gelir. Yine şayanı dikkattir ki Kerim kitabımız bu ifadeleri iman etmiş yani Müminler için kullanmaz; aksine bu ifadelerin geçtiği ayetlerin tümü Yahudi, Hıristiyan, Münafık veya Müşrikler için kullanır. Zira söz konusu insanlar, kelime anlamıyla kendileri ile Allah arasında inanç ve kulluk bağlamında doğru bağ kuramamışlardır. Keza, kendileri ile eşya arasında da doğru bağ kuramadıklarından onları aşağılama veya uyarma anlamında akletmeyedoğru bağ kurmaya- davet ediliyorlar.

Mesela; Yahudiler Allah’ı ulusal bir Tanrı, kendilerini de O’nun sevgili çocukları olarak tanımlayıp yanlış bir ilişki-bağ- kurdular. Kendilerini en üstün, seçilmiş bir uluş olarak konumlandırıp diğer insanlarla efendi köle gibi bir statü geliştirdiler ve bunu da eylemleriyle dayattılar. Bu yanlış bir bağ kurmaydı – akletmeme- ve bundan dolayı da Allah’ın gazabına ve lanetine maruz kaldılar. Hıristiyanlar da benzer bir yanlış bağla sapkınlığa düştüler: İsa Allah’ın oğludur, dediler. Meryem’den doğma İsa Mesih’i tanrısal bir hüviyetle Allah’la eşleştirdiler. Müşrikler; eşyaya- nesnelere- ilahi güçler yükleyerek onları yüceltip kutsadılar. Kendileri ile eşya- putlar- arasında yanlış bağlar kurdular; Allah’ı gereğince takdir etmeyerek kendileri ile Allah arasında da yanlış bağ kurdular. İşte bu ve benzeri yanlış bağların kurulması, günah ve şerden kendilerini korumamaları ve daha pek çok kötü hasletlerinden dolayı akletmeyen toplumlar olarak görüldüler. Allah onları hem uyarma ve hem de aşağılama anlamında “akletmeye” davet ediyor. Avrupa Aydınlanması sürecinde ise karşımıza üç temel terim çıkmaktadır: Kantın kullandığı “Vernunft”, İngiliz ve Fransızların kullandığı “Reason” ve “intelect”. Son iki kelime sonraları Türkçede de sıklıkla kullanılmaya başlanmıştır: Rasyonel ve entelektüel. Kannt’ın “ Saf aklın eleştirisi” adıyla Tğerkçeye çevrilen kitabının Almanca ismi şöyledir: Kritik der reinen Verfnunft. İngilizce basımları ise: Critique of püre reason. Kişinin dilini -gevezelikten ve şerden- tutması, devesini sağlam bir kazığa bağlaması, kendisini kötü ve şerden koruması bağlamında bir eylem ifadesi olan akletme- Akil olma durumu- ne

yazık ki önce Müslüman filozofların Aristo ve Yeni Platonculardan logosu tercüme ederek ilk cümleyi yanlış bağladılar. Sonrasında da Batılılaşma veya Batıya karşı özgüven problemi yaşayanlar “ Vernunft”, “reason”, “intelct” kelimelerini Türkçeye “Akıl” diye çevirerek ikinci düğmenin de yanlış bağlanmasını pekiştirdiler. Böylece Akıl müstakil, kendine has özellikleriyle bir bilgi kaynağı, doğru ile yanlışı ayırt edebilen bir özne olarak tarif edildi ve kimi zaman Bilim’in, kimi zaman da Din’in veya Ahlak’ın karşısında ya da yanında konumlandırıldı. Elbette bu uzun bir hikâyedir; Akıl Vahiy ilişkisi- karşıtlık veya yanyanalık- üzerine sürülerce makale ve kitap yazıldı; tartışmalar yapıldı, konferanslar, paneller düzenlendi. Bu çalışmaların çok büyük bir kısmında Akıl hep isim yani müstakil bir zat, bir özne olarak anlatıldı: O kendi başına bir karar mercii ve bilgi kaynağıdır, denildi. Bu teze karşılık olarak Kelamcılar: Evet akıl bir kaynaktır; ancak dinle, vahiyle çatışma halinde değil; aksine vahyi anlamamıza yarayan, vakıayı vahye veya vahyi-dini- vakıaya uygun bir şekilde yorumlayan, düzenleyen yetidir, kaynaktır, antitezini ileri sürdüler. Hâlbuki mesele daha başından yani tanımlamada sıkıntıya girmişti; filozofların tanımlamalarında ve sonrasındaki özgüven yetersizliğinde kaynaklı tercümelerde. İlk düğme yanlış iliklendiği için ondan sonraki bütün düğmeler de yanlış düğümlenecekti; nitekim öyle de oldu ve bir türlü de işin içinden çıkılamadı. Mademki sorun Aklın tanımlanmasındadır; o halde çözüm de burada olacaktır: Aklı, Kur’an’ın anlattığı manada anlamak ve anlatmak. Bir başka ifadeyle ilk düğmeye gidip onu doğru bir şekilde iliklememiz lazım. Madem-

ki bu kavramı Araplar ve Kur’an insani bir eylem, bir düşünme faaliyeti- akıl yürütme-, bağ kurma ameli manasında tanımladılar. O halde bu anlama bağlı kalmak ve bugüne kadar yapılan tahrifatları terk etmek gibi bir sorumluluğumuz var: Akıl bir özne değildir; çünkü insanın “Akıl” diye bir öznesi yoktur; insanın akletmesi diye bir eylemi vardır. Ezcümle; Mümin kendisi ile Allah, kendisi ile eşya ve kendisi ile diğer insanlar arasında ilahi ilkeler bağlamında doğru bağ kurarak yani aklederek iman etmiş insandır. Geriye kalan insanlar bu doğru bağı kuramadıkları için akletmeyenler akletmeyenler olarak vasıflandırılmışlardır. Allah onları akletmeye davet etmektedir. Son bir cümle: Akletme ile zekâ, zekice davranma aynı şey değildir; zekâ her zaman doğruyu yapmaya insanı sevk etmez. Kimi zaman zeki insanlar bu zekâlarını kötüye, şerre kullanabilirler; hırsızlar, katiller, dolandırıcılar, düzenbazlar, bozguncular, sihirbazlar yaptıklarını zekâlarına borçludurlar. Öyle planlar, tuzaklar, işler, numaralar yaparlar ki onları anlamak bile neredeyse imkânsız olabiliyor. Bu nedenledir ki merhum Muallim Naci: Zeka ile Zekâyı cem eyleyen dareynde saadet bulur, demiştir. Yani; ahlak, iman, adalet anlamındaki zeka- zeka kelimesinden türeme, arınma, temizlenme, zekat- ile problem çözme, sorunları halletme yetisi anlamındaki zekâyı birlikte kullanan kişi- biz buna akletmek diyoruz- hem dünyada ve hem de ahirette mutlu olur. Kur’an bize diyor ki: Aklederseniz her zaman ve her durumda hak ve doğruluk üzere olur; hem bu dünyada ve hem de ahirette huzur bulursunuz.

“Müslüman filozoflar logos ya da nous kavramlarına mukabil olmak üzere Akıl kelimesini tercih ettiler. Oysa Nous veya Logos şeyin varlık sebebi manasında “potansiyel yeti” veya “potansiyel gaye” olarak anlaşılır.”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.