tartışmaların yaşandığı bir meseledir. Hakikatte bu tartışmalar, imanın kuşattığı alanın ne kadar geniş olduğunu anlamaya yönelik zihni bir çabanın ürünüdür. İnsanda fıtrî olarak var olan özelliklerden biri imandır. Varlık, eğer beş duyu alanının içerisinde is…
tartışmaların yaşandığı bir meseledir. Hakikatte bu tartışmalar, imanın kuşattığı alanın ne kadar geniş olduğunu anlamaya yönelik zihni bir çabanın ürünüdür. İnsanda fıtrî olarak var olan özelliklerden biri imandır. Varlık, eğer beş duyu alanının içerisinde ise bununla ilgili yargılar, bilgiye; beş duyu alanının dışında ise imana itikada inanca dayanır. İman bireylerin düşünce, fikir, davranış ve yaşam tarzlarına yön verir. İmanın etki alanının bu kadar geniş olması, onun hayatımızın merkezinde yer almasındandır. Ameller bir yandan müminin kalbindeki imanın mevcudiyetinde hayat bulurken, diğer yandan kalpteki imanı takviye edip kuvvetlendiren, geliştiren derinleştiren bir kaynak olma özelliği taşımaktadır. Allahü Teala insanların yaratılış gayesine uygun olarak yaşaması konusunda şöyle buyurur: “Ben cinleri ve insanları, sadece, bana kulluk etsinler diye yarattım.” Zâriyât/56 Mülk suresi 2. Ayette Rabbimiz; “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” buyurmaktadır. Kuranı Kerimde pek çok âyette bu dünya hayatında insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini belirlemek ve bu imtihan sürecinde kimlerin daha güzel davranış sergileyeceğinin tespit edileceği bildirilmiştir. İman ve amelin ayrılamaz bir ilişkisi vardır. Mezhepler ekoller arasında bu ilişkilerin detayları konusunda farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. Şöyle; İman-Amel arasındaki ilişki, kelâmcılar arasında üzerinde en fazla durulan ve derin tartışmaların yaşandığı bir meseledir. Hakikatte bu tartışmalar, imanın kuşattığı alanın ne kadar geniş olduğunu anlamaya yönelik zihni bir çabanın ürünüdür. İman, daha çok kalpteki bir olguyu, amel ise dıştaki bir olguyu ifade eder. Amel insanın görünür davranışları olduğuna göre, iman ve amel arasında oldukça sıkı bir ilişki olması kaçınılmazdır. Bununla beraber hicri birinci asrın ikinci yarısından itibaren iman-amel arasındaki ilişki bağlamında Müslümanlar arasındaki ilk görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. İman-amel münasebetleri ile alakalı İslâm mezhepleri ve bir kısım temsilcilerinin çok kısa olarak görüşlerine değinelim. İmam Mâtürîdî (ö. 333/944), ameli imandan bir cüz olarak kabul etmemiştir. Bu nedenle büyük günah işlemenin, kişiyi iman dairesinden çıkarmayacağını söylemiştir. Eş’arî de Mâtürîdî gibi amelleri imandan bir cüz olarak görmemiş, imanı kalbin tasdiki ve dille ifadesi olarak açıklamıştır. Hâricîler başta olmak üzere Mu’tezile, Zeydiyye ve Ashâbu’l-hadisin büyük bir kısmı ameli, imanın bir parçası olarak kabul etmişlerdir. Hâricîlere göre, iman ve amelden oluşan dini yükümlülükleri yerine getirmeyen ve yasaklardan kendini muhafaza etmeyen kimse kâfirdir ve amellerin ihmalinden dolayı kişinin iman dairesinden çıkacağı görüşünü benimsemişlerdir. Mu’tezile, amelin imandan bir cüz ve rükün olduğunu belirtmektedir. İman-amel bağlamında ele alınan görüşlerinin temeli, onların “El-menziletü beyne’l-menzileteyn” anlayışına dayanmaktadır. Mu’tezile’nin bu görüşüne göre büyük günah irtikâp eden kişi küfrü gerekli kılan bir inkârda bulunmadığı için kâfir olmadığı gibi iman dairesinde de kalmayacaktır. Buna karşılık Mürcie ve Ehl-i Sünnet kelamcılarına göre iman ve amel bu ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Bu görüşe göre Mürcie’nin ameli imandan bir cüz olarak görmemesi, kalbin tasdikine veya dilin ikrarına hususi bir önem vermesi farklı mezhep ve görüşlere karşı hoşgörülü bir tavır takınmasına vesile olmuştur. Bütün Müslümanlar imanları sebebiyle Allah’ın veli kullarıdır ve imanlarında müsavidirler. Bu yaklaşımlar ve detaylarına çok fazla takılmadan iman amel ayrılmazlığı ve gerekliliği konusunda hayatın gerçekliğine dair yaklaşımlarda bulunmak üzere incelemeler yapalım. İman ve amel birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur. İman, ateşe, ameller ise onu koruyan bir fanusa benzetilebilir. Yerine getirilen her iyi amel, fanusun içindeki alevi sönmekten koruyup, devam etmesine imkân sağladığı gibi imanı kuvvetlendirir, kötü ameller ise onu rüzgârın esintisi karşısında korumasız bırakır. Buna göre iman edilerek yerine getirilen her amelin, imanın güçlenmesine bir katkı sağladığı görülmektedir. İman kelimesi; “e-m-n” kökünden türemiştir. Sözlükte “huzur ve güven içerisinde olmak, korkunun bertaraf olması” manasına gelmektedir. Istılahta ise “güven duygusu içerisinde tasdik etmek ve inanmak” anlamındadır. İman, “a-k-d” kökünden türeyen itikad ile aynı manada kullanılmaktadır. İtikad da “sağlamlaştırmak, kesin bir şekilde karar vermek, tasdik etmek” anlamına gelir. İman, lügatte “Güvenmek, inan-
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.