Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın bir döneminde Mekke denilen beldede Muhammed isminde bir beniâdem Mekke’de yaşayanları hayrete düşürecek bir söz ile ortaya çıkıvermiş. Demiş ki: Dinleyin beni ey ahali! Sizin ve benim olan Rabbimiz olan Allah benimle konuştu; b…
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın bir döneminde Mekke denilen beldede Muhammed isminde bir beniâdem Mekke’de yaşayanları hayrete düşürecek bir söz ile ortaya çıkıvermiş. Demiş ki: Dinleyin beni ey ahali! Sizin ve benim olan Rabbimiz olan Allah benimle konuştu; ben bu anımdan sonra O’nun elçisiyim. O bana ne emreder veya nehyederse onlara uymaya memur edildim. Eğer siz benim doğru söylediğime inanır ve bana tabi olursanız, ben de Rabbimden bana geleni size okur, size öğretir, hikmetlerini ve nasıl yapılması gerektiğini gösteririm. Bugünden sonra ben, Allah’ın maksadının tercümanı, hikmetinin şarihi, muradının tecellisi, ilminin müfessiri; sizlerin de şahidiyim… Kimisi inanmış mümin olmuş; kimisi de inanmamış kafir olmuş. Gün gelmiş Resul Muhammed ölmüş; arkasından gelenlere miras olmak üzere bir kitap; kitabın şerhi, kitabın sözlerinin tefsiri, kitabın emir ve yasaklarının temrini, iddiasına şahit olmak üzere bir siret bırakmış. Kimisi bunların hepsini miras kabul edip tabi olmuş; kimisi de sadece kitabı almakla kendine bir yol bulmuş. Gel zaman git zaman köprünün altından çok sular akmış. Ne su aynı kalmış ne de köprü. Suya giren de değişmiş, suyun kendisi de değişmiş; suya girenler çoğalmış; temiz olanlar da girmiş suya, kirli olanlar da. İhtiyacı olanlar da almış kullanmış, ihtiyacı olmayanlar da. Herkes su hakkında konuşmaya başlamış. Suyun rengi saflığını, tadı tazeliğini kaybetmiş. Kimisi içmiş zehirlenmiş, kimisi içmiş delirmiş, kimisi bir başka bir su bulur ümidiyle kendini çöllere atmış. Resul Muhammed’in mirasından sadece kitabı alanlar kendilerinin asıl varisler olduğunu iddia ederek diğerlerini emaneti tahrif etmek ve hatta hainlikle suçlayıp onlara savaş ilan etmişler. Diğerleri de aynı suçlamayla ilan edilen savaşa karşılık vermişler. Bu savaş yıllar sürmüş; her iki taraftan da kimisi ölmüş, kimisi sakat kalmış, kimisi de her iki taraftan da ayrılıp çöl yolunu tutmuş. Zaman zamanı, nesiller nesilleri kovalamış. Resul Muhammed’in mirasçıları savaşmaya, birbirlerini öldürüp sakat kılmaya devam etmişler. Sonra bir gün onlara uğrayan bir âdemoğlu her iki tarafa da bu savaşı niçin yaptıklarını soruvermiş. Mirasın sadece kitap olduğunu söyleyen demiş ki: Resul Muhammed bize sadece bir kitap bıraktı ve biz sadece bu kitaptan sorumluyuz. Diğeri demiş ki: Bunlar Resul Muhammed’e iftira atıyorlar; Resul Muhammed kitabın yanında hikmeti ve sireti de bıraktı. Sinirler gerilip eller kılıçlara giderken yabancı kitapçıya demiş ki: sizler Resul Muhammed’i Allah tarafından seçilip gönderildiğine ve O’na bir kitap verildiğine inanıyorsunuz, doğru mu? Evet, demiş kitapçı. Diğerine de aynı soruyu sormuş yabancı ve aynı cevabı almış. Peki, demiş âdemoğlu: Sen sadece kitabın miras kaldığına inanıyorsun! Söyler misin yaşamda düşmanından farklı yaptığın ne var, bir örnekle farkı anlatabilir misin? Elbette demiş kitapçı. Mesela biz kitapta sadece üç vakit namaz okuruz. Dolayısıyla günde üç vakitte ve ikişer rekat namaz kılarız. Bütün kitapçılar senin gibi mi inanıyor ve yapıyor? Diye sormuş âdemoğlu? Gördüğüm kadarıyla içinizde günde sadece iki vakit- sabah ve akşam- namaz kılanlar olduğu gibi salat kelimesinin sadece “dua” olduğunu söyleyip otururken, ayaktayken, yürürken dua ederek namaz kılanlar da var. Hatta içinizde miras kaldı değiniz kitabın aslının yakıldığını, elimizdekinin asıl olmadığını söyleyenler olduğu gibi mesela tevbe suresinin son iki ayetinin sonradan eklendiğini iddia ederek kitabın tahrif edildiğini söyleyen de var. Hatta içinizde kimileri de var ki kitapta mevcut sözlerin- ayetler- lafızlarının Resul Muhammed’e manalarının Allah’a ait oluğunu iddia ederler. Diğer tartışmalarınızı ise söylemiyorum. Demek ki bunlarla savaşınız bittiğinde bu sefer de kendi aranızda bir savaş başlayacak. Âdemoğlu diğer mirasçıya dönmüş ve demiş ki: Siz Resul Muhammed’in asıl mirasçısı olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Sadece bir soru soracağım. Sizin cenahta kaç çeşit siret var ve bunların hangisi en doğrusu? Siretten kastım şu: Resul Muhammed’in kitap dışında bıraktığını söylediğiniz her şey. Adamın gözleri yukarı doğru kayarken, âdemoğlu devam etmiş: Aranızda var olduğunu zannettiğiniz farklılıkların hemen hepsi durduğunuz yer ve baktığınız açıdan kaynaklanmaktadır. Sen ona o sana bakıyor; sen ondaki eksiklikleri, yanlışlıkları; o sendeki eksikleri ve yanlışlıkları görüyor. Sen onun, o senin yönünü, bakışını değiştirmeye çalışıyor; oysa sonuç aynıdır ve zorunlu olarak hep zıt tarafta olursunuz. Her ikiniz de farklı noktalara odaklanmışsınız; sen kitaba, o sirete. Yani bütüne değil; bütündeki farklı parçalara kilitlenmişsiniz. Odaklandığınız noktadan ayrılın o zaman bütünü görürsünüz yani resmin bütününü. Resul Muhammed kendinden sonrakiler için miras olarak bir kitap bıraktı bu doğru! Bununla beraber resul olarak yaşadığı sürece okunan, tefsir edilen, yaşanan ve şahid bir de hayat bıraktı; bu da doğru. Resmin bütünü bu; dileyen bütüne yüzünü çevirir, dileyen zanlarında debelenmeye devam eder. Bana eyvallah!
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.