Yaşasın şeriat
Aklımızın erdiği günlerden itibaren kahrolsun diye naralar atılarak şeriat kelimesine içlerindeki kin ve nefreti kusmuk misali boca etmeye çalışan ve ucu dışarılarda olan yabancı bir egemen anlayışın gölgesinde kalmış, gerçeğin sahiplerinin içlerinde hep haykırmak suretiyle sindirilmişliğinin, bastırılmışlığının travmasını üzerinden atmak fırsatı bekleyen bir nesil olarak haykırmak istiyorum YAŞASIN ŞERİAT
Önce kavramlarımızı ve dilimizi bozarak bizi tarihin derinliklerine gömmek istediler. Harf inkılabıyla çıktıkları bu yolda, diğer kavramlar gibi şeriat kavramını da itici ve nefret uyandıran bir anlamla sunmaya çalıştılar. Bunun için, insanlık bakımından caydırıcı olduğu düşünülen en ağır cezaları öne çıkararak şeriata yönelik olumsuz bir söylem oluşturdular. Allah’ın, akıl sahipleri için uygulanmasında hayat bulunduğunu buyurduğu el kesme, kısas ve benzeri cezaları ise modern hayatın korkutucu unsurları gibi gösterdiler.
Oysa şeriat halkın gündelik lisanında çokça zikretmek ve genel anlayışını dile getirmek adına kullandığı, namazın, abdestin, orucun, zekâtın, emredilmesi, yalan söylemenin, toplumsal anlamda fesat çıkarmanın içkinin zinanın faiz almanın yasak oluşunun bir hayat tarzı olduğunu da belirleyen çatı kavramın kendisiydi.
Bütün yaptıkları din katliamlarına muasır medeniyete erme ütopyasını kılıf olarak geçirdiler. Kastedilen muasır medeniyet batının tanrı öldü onu biz öldürdük diyen felsefesinin inşa ettiği ve Hristiyanlıktan soyutlanmış bir anlayıştı. Ülkeyi muasır medeniyet seviyesine çıkaracağız dediklerinde aynen Nietzsche’nin yaptığını yapmaya çalışıyor ve İslam’ın karşıtı bir hayatı benimsediklerini deklare ediyorlardı.
Modern denilen batı kendi zihin dünyasında inşa ettiği MÖ beş binden başlayan bir tarih üzerine kurguladığı medeniyetine yüklediği Hristiyanlığın paganlıkla karışımı sayılan anlayışını bütün dünyaya yine cahiliye Yunan’ının oturduğu yerden konuşan filozoflarına dayandırdığı demokrasi kavramıyla güzelleme yaparak kabul ettiriyordu.
Bu köksüz cahiliye, her türlü, İslam anlayışının karşısında olmalıydı; çünkü geçmişteki cahiliye mensuplarının da ipliğini pazara çıkarmış ve insanlığa gerçeği göstermiş olan tek din İslam’dı. Modern cahiliye mensuplarının hortlak misali zihinlerinde canlandırdıkları şeriat, haktan kaynaklanan hakikatiyle, çuvala sığmayan mızrak misali ortaya çıkması kaçınılmazdı. Şayet yeniden toparlanarak ayağa kalkarsa onu sindirmek mümkün olmayabilirdi. Çünkü savaş sonrası düşmanı yenmiş olma psikolojisinin kazandıracağı motivasyon dini toplum nazarında yeniden canlandırabilirdi.
Önce halkı geçmişle bağlarını kopararak cahilleştirdiler. Okunacak kaynakları yok etmek suretiyle oluşturulan yeni kültürün temeline kahrolsun şeriatı içselleştirdiler, darvinizm gibi insanlık tarihinin soytarılarının düşünce sistemlerini allayıp pullamak suretiyle eğitim sistemin merkezine koydular.
Kendi yalan dünyalarına karşı çıkan veya çıkacak olarak gördükleri İslam alimlerini bir gecede Haymana ovasında dar ağaçlarında sallandırarak korku cumhuriyetini oluşturdular. Dahası memleketin evlatlarını peygamber ocağı diye topladıkları askerlik kurumunda ellerine verdikleri tüfeklerin dipçikleriyle Anadolu insanının bağrında yanan iman ateşini söndürmeye çalıştılar.
Ne kadar ilginç değil mi? Bir taraftan dine dair hayata müdahil olacak ve dine göre yaşamak isteyenlere hayatlarını yaşanılamaz kılacak, içki kumar yasakları gibi hevalarını besledikleri dinin yasaklamalarını çağdaş bulmayacaklar bir taraftan gücü elde tutmak adına Müslüman vatan evlatlarını peygamber ocağı diye topladıkları askeri kurumlarda oluşturdukları güçle kendi egemenliklerini sürdürmeye çalışacaklardı. Yerine göre de demokrasinin balans ayarı nağmeleriyle kendi egemenliklerine araç olarak darbeleri bu peygamber ocağı dedikleri bu askerlerle yapacaklardı. Yani peygamber ocağını şeriat karşıtlıklarına payanda yapacaklardı.
Aslında zorbalığın adıydı onlara göre çağdaş ve bizim için olmazsa olmaz kabul ettikleri cumhuriyet. Parti amblemli masaların üzerine konmuş seçim sandıklarında tek partinin adayına açık usulde verilip kapalı usulde sayılan oylarla tek parti diktatoryasına çoğunluksalcılık anlamına gelen uyduruk bir kavramı yani cumhuriyeti tayin ederek, kutsadılar.
Şeriat gibi geçmişe dair ne varsa parti tüzüğü dedikleri metne yerleştirmişler ve gökten indiği sanılan diye aşağıladıkları dini tu kaka anlayışıyla kötülemişlerdi. Padişahtan, saltanattan girdikleri ve sonunu şeriata bağladıkları hernefretsöylemi, köküdışarda bir zihniyetin ürünüydü. Fakat yavuz hırsız ev sahibini bastırır deyimiyle ifade edilen bir tavır, şahısperestliğin arkasına kamufle edilerek ilke ve inkılaplar diye kanunlarla koruma altına alınmak suretiyle, ülkenin öz evlatlarının bin yıllık iman geçmişi sildirilmeye çalışılmaktaydı.
Yirminci yüz yılın neredeyse tamamında şeriat kelimesi ve şeriattan kaynaklanan eylemlerin ülkenin sadece köylü tiplemesiyle özdeşleştirildiği zamanlarda memleketin evlatlarını kendi köhne düşüncelerine ram etmek için her türlü şaklabanlığı normal kabul ettiler.
Bugünlerde oynayacak yerleri kalmadığına inanarak ülkenin gençliğinin geleceğinin çalındığından dem vuran bu zümrenin kendi cahiliyelerine ket vuracağını düşündükleri her türlü kişiliğe karşı olağandışı düşmanlık geliştirerek, geçmişe öykünme ameliyeleri ortaya koymaktadırlar.
Halkın gündelik lisanında yer etmiş “şeriatın kestiği parmak acımaz” deyimi sökülüp atılmaya çalışılan İslam ve onun uygulamalı halini anlatırken, anlamı itibarıyla bu milletin kanına, damarlarına öyle işlemiş olmalı ki, şeriattan rahatsız olmalarına rağmen bu deyimin kullanılmasının önüne geçemediler.
Meşruiyet de ha keza şeriatın işlevsel halinin sonucu olarak bir işin kabul görebilir olması ifadesi olmasına rağmen uydurdukları olasılık vs gibi kelimeler misilli bu kelimeye rakip olabilecek bir kelimeyi halkın diline, belleğine yerleştiremediler. Belki de bunun temelinde, insanların din bağımlılığının kökleşmiş olmasını sebep olarak görebiliriz.
Peki kimdi bu kahrolsun naraları atan yarı sarhoş kitle? Bunlar kökü dışarda Osmanlının merhametine sığınmış İspanya kaçkını Yahudilerin son zamanlarda isimleştirilmiş haliyle Sabetayistlerdi. Soyadı kanunuyla beraber kimliklerini gizleme imkanına sahip olmuşlar, Türkçe soy isimler alarak öz be öz Türk olmuşlardı.
Bunlar bin dokuz yüzlerin emperyal gücü İngilizlerle iş birliği yapmış koskoca devletin parçalanmasına ve bir baraka devlet yönetimine tav olmak suretiyle Osmanlının hamiyetini inkâr ederek Müslümanları ve İslam’ı batıya peşkeş çeken tiplerdi.
Bu işin gerçekleştirilebilmesi için ellerinde yeterince adamı ve kadrosu olmayan bu kitle Osmanlının ihmal ettiği sürekli İran şiası tarafından Osmanlıya karşı ayaklanma operasyonlarında kullanılan Anadolu’nun alevi kesimini kadrolaştırmak üzere ellerine aldılar. Daha önce Osmanlı toplumunda bir varlık gösterememiş bu Anadolu çocuklarını eğitim sistemi içinde İslam düşmanı ve Kemalizm hayranı bir yapıya büründürdüler. Onuncu yıl marşı olarak düzenledikleri marşta dile getirdikleri “on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözleri bunu anlatmaktaydı.
Tamamıyla İslam düşmanı olarak yetiştirilen bu alevi gençleri daha sonra yetiştirilecek kadroların eğitmeni olacaklar ve devletin bürokrasisini dolduracak dinsiz kadrolar bu kanaldan yetiştirilecekti.
Osmanlıda ve cumhuriyetin ilk yıllarında din elden gidiyor çağrısına meyhanedekilerin bile koşarak yanıt verdiği bir dünyadan, kahrolsun şeriat diye nara atacak zemin oluşturulmuştu. Ne zaman sağ cenahtan bir parti iktidara gelse ön alma, engelleyici olma adına sağlam kanunlarla koruma altına alınmış M.Kamal ve laiklik elden gidiyor naralarıyla prangalanarak İslam’ı tedai ettirecek hamleler engellenme yoluna gidilmişti.
Toplumun hassasiyetlerinin Anadolu insanın bağrında söndürülememiş olması hep bu çabalara karşı alttan alta mücadele etmeyi fakatdireniş göstermeme tavrını ortaya koydu. Günün birinde soysuzluğun ilelebet payidar olamayışı sünnetullahı devreye girdi ve alttan alta çabalayan kitle konuşmaya, dillendirmeye ve itiraz etmeye başladı. Ve nihayet bu günlere gelindiğinde Allah’ın hakkı batılın tepesine atarız onun beynini parçalar hakikati belirgin bir şekilde kendini gösterdi.
Son dönemler itibarıyla şeriat karşıtlarının sırtlarını dayadıkları emperyal batı, sömürü kaynaklarını kaybetmeleri ve teknolojinin Çine transferiyle birlikte oluşturdukları göz boyayıcı sanal güçlerini kaybettiler. Beğenmedikleri İslamcıları güçten düşmüş bu batıya şikâyet etmelerine rağmen pek bir destek göremediler. Hatta batı kendi içinde yükselen İslam’ın karşısında durabilecek bir gücü kendi adına durdurabileceği bir noktayı çoktan geçmiş bulunuyordu. Yakın bir gelecekte batının dayandığı güya Hristiyan ideolojisi de şeriata teslim olmak zorunda kalacak bu sebeple artık YAŞASIN ŞERİAT diye bağırdığınızda tepenize çullanacak malum kitlenin tarihin kirli sayfalarına gömüldüğünü göreceksiniz.