بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 26 · Mayıs 2026 · Makale · s. 21

Zulümden Kaçınmak

Mustafa İbakorkmaz — Grafik Tasarım

۞
Zulümden Kaçınmak
Yazı boyutu %100
Paylaş
İnsan, ne yalnızca yüce ne de bütünüyle düşkün bir varlıktır; o, bu iki uç arasında gidip gelen bir muammadır. Kendi içinde taşıdığı bu çelişki, onu hem adaletin arayıcısı hem de zulmün faili kılar.

“Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.” (Müslim, Birr 56)

İnsan, ne yalnızca yüce ne de bütünüyle düşkün bir varlıktır; o, bu iki uç arasında gidip gelen bir muammadır. Kendi içinde taşıdığı bu çelişki, onu hem adaletin arayıcısı hem de zulmün faili kılar. Bu yüzden zulüm ve cimrilik üzerine söylenmiş her söz, yalnızca bir öğüt değil, insanın kendi derinliğine yöneltilmiş bir sorgudur. Zulüm, çoğu zaman dışarıda aranır; oysa onun en ince biçimi, insanın kendi içindeki eğrilikte saklıdır. Bir hakkı bile isteye teslim etmemek, bir gerçeği kendi çıkarına göre eğip bükmek… Bunlar açık bir zorbalık kadar görünür değildir; fakat hakikatte aynı karanlıktan beslenir. Kur’an, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde hatırlatır: “Allah zerre kadar zulmetmez” (Nisâ, 4:40). İnsan ise tam tersine, çoğu zaman kendi nefsine bile zulmeden bir varlıktır. Buradaki paradoks dikkat çekicidir: Adaleti mutlak olan bir hakikatin karşısında, eğriliğe meyyal bir insan. İnsan, zulmü çoğu zaman başkasında teşhis eder, kendinde ise gizler. Oysa Kur’an’ın bir başka uyarısı, bu körlüğü ortadan kaldırır: “Zalimler kurtuluşa eremez” (En‘âm, 6:21). Bu ifade, zulmün yalnızca ahlâkî bir kusur değil, aynı zamanda varoluşsal bir kayıp olduğunu gösterir. İnsan, başkasının hakkını çiğnediğinde, aslında kendi kurtuluş yolunu da tahrip eder. Cimrilik ise daha sessiz, fakat daha sinsi bir eğilimdir. İnsan, sahip olduklarını korudukça güvende olacağını zanneder. Oysa bu, aklın değil korkunun sesidir. Kur’an, bu yanılgıyı açıkça dile getirir: “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (Haşr, 59:9). Burada dikkat çekici olan, cimriliğin dışsal bir eksiklik değil, içsel bir hastalık olarak tanımlanmasıdır. İnsan, malını değil, aslında korkularını biriktirir. Daha da çarpıcı olan, cimriliğin insan tarafından çoğu zaman bir erdem gibi algılanabilmesidir. Kur’an bu yanılsamayı şöyle ifşa eder: “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; aksine bu onlar için şerdir” (Âl-i İmrân, 3:180). İnsan burada kendi aklının tuzağına düşer: Sakınmayı kazanç, vermeyi kayıp zanneder. Oysa ha-

kikat bunun tersidir. Hz. Muhammed’in (sav) zulüm ve cimrilik hakkındaki o sarsıcı uyarısı, sadece ahlaki bir öğüt değil, varoluşsal bir hakikatin matematiksel kesinliğiyle karşımıza çıkar. Zulmün kıyamette zifiri karanlığa dönüşmesi ve cimriliğin toplumları helak eden bir cinnete evrilmesi, insan doğasındaki “büyüklük arzusu” ile “düşkünlük gerçeği” arasındaki o trajik çatışmanın bir sonucudur. Zalim, başkasının hukukunu çiğnerken aslında evrensel dengeyi bozar. Hadis-i şerifteki “zulüm kıyamette karanlık olacaktır” ifadesi, fiziksel bir ışık yoksunluğundan ziyade, ontolojik bir yalnızlığı tasvir eder. Dünyada başkalarının hayatını karartan, başkasının ışığını çalan kişi, varlığın kaynağı olan Nur’dan kendi iradesiyle kopmuştur. “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez” (Bakara, 258). Zulüm ve cimrilik, bu yönüyle birbirine yabancı değil, aynı merkezden doğan iki eğilimdir. Biri başkasının hakkını almak, diğeri ise vermemektir. Kur’an’ın adalet çağrısı bu yüzden son derece kesindir: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun…” (Nisâ, 4:135). Bu çağrı, yalnızca başkalarına karşı değil, insanın kendi nefsine karşı da yöneliktir. Çünkü insan, çoğu zaman kendine karşı dürüst olmadıkça başkasına karşı adil olamaz. Bu nebevi uyarı, insan ruhunun ve toplum yapısının iki büyük kanserine; zulüm ve cimrilik illetine karşı çekilmiş en sert ihtar hatlarından biridir. Peygamber Efendimiz (sav), bu iki kavramı rastgele bir araya getirmemiş, aralarındaki neden-sonuç ilişkisini adeta bir sosyal mühendis hassasiyetiyle ortaya koymuştur. Nur ve Zulmet: İman ve adalet “nur” iken; haksızlık ve baskı “zulmet”tir. Zalim, dünyada gücüyle çevresini kalabalık tutsa da, o gün kendi yarattığı adaletsizliklerin içinde kimsesiz ve yolunu bulamaz halde kalacaktır. Başkasının hayatını karartan, aslında kendi istikbalini karartmaktadır. Hadis, cimriliği (şuhh) sadece bireysel bir kusur olarak değil, toplumları helak eden bir sosyolojik deprem olarak tanımlar. Cimrilik, bir noktadan sonra şu zincirleme reaksiyona yol açar: Hırs ve Biriktirme Tutkusuyla, kişi elindekini

paylaşmadıkça, başkasının elindekine göz diker. Güvensizlikle, paylaşımın bittiği yerde kardeşlik biter, yerini haset alır. İnsanlar maddi çıkarları için birbirini engel olarak görmeye başladığında, şiddet kaçınılmaz olur. Vicdan, biriktirme hırsının altında ezilir; rüşvet, faiz ve gasp gibi haramlar “işletme gereği” veya “akıllılık” olarak isimlendirilerek meşrulaştırılır. Neden zulüm ve cimrilik aynı kefededir? Çünkü cimrilik, zulmün yakıtıdır. Parasına, makamına veya imkanına kıyamayan insan, o imkanı korumak için başkasına zulmetmek zorunda kalır. Paylaşmayı bilen (cömert) bir insan için zulmetmeye gerek yoktur; çünkü o, mutluluğu biriktirmekte değil, dağıtmakta bulur. Bu hadis bizlere; karanlıktan kurtulmak için adalete, kaostan kurtulmak için cömertliğe muhtaç olduğumuzu haykırır. Toplumların bekası kılıçların keskinliğinde değil, cüzdanların ve kalplerin açıklığındadır. İnsan, sınırlı bir dünyada sonsuzluk arzusu taşıyan bir varlıktır. Bu gerilim, onu çoğu zaman yanılgıya sürükler. Sahip olduklarını mutlaklaştırır, geçici olanı kalıcı sanır. İşte cimrilik bu yanılsamanın ürünüdür; zulüm ise bu yanılsamanın eyleme dönüşmüş hâlidir. Kur’an’ın uyarıları, bu noktada insanı yeniden dengeye çağırır: Sahip olduklarının emanet olduğunu hatırlamaya, gücün değil adaletin kalıcı olduğunu kavramaya… Sonuçta insan, karanlık ile aydınlık arasında sürekli bir tercih hâlindedir. Zulüm, kısa vadede bir üstünlük hissi verebilir; cimrilik, geçici bir güven duygusu sağlayabilir. Fakat her ikisi de insanı içten içe tüketir. Buna karşılık adalet ve cömertlik, zahiren bir kayıp gibi görünse de, insanı kendi hakikatine yaklaştırır. Belki de insanın en büyük trajedisi şudur: Doğruyu bilir, fakat onu yaşamaktan kaçınır. Fakat aynı zamanda en büyük umudu da buradadır: Bildiği hakikate dönebilme imkânı. Kur’an’ın çağrısı, bu imkânı sürekli canlı tutar. İnsan, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, adaletin ve paylaşmanın aydınlığına geri dönebilecek bir varlık olarak kalır.

““Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakınınız. Çünkü cimrilik sizden önceki ümmetleri helâk etmiş, onları birbirlerinin haksız yere kanlarını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.” (Müslim, Birr 56)”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.