Hakikat, uygulamada adaleti doğurur; çünkü adalet, varlığı fıtratına uygun yerde ve ölçüde tutmaktır. Bu nedenle hakikatin dışına taşan her tercih, hayatta zulmün ortaya çıkmasına zemin hazırlar.
Zulüm; yaratılmış âlemde var olan herhangi bir varlığın, yaratılış gayesi ve fıtratıyla bağdaşmayan bir uygulamaya zorlanması; tabiatına aykırı bir muameleye maruz bırakılmasıdır. Bu yönüyle zulüm, fıtrî olanın (adaletin) zıddına düşen dayatmaların hayata geçirilmesi; varlığı, olması gereken yerden ve ölçüden saptıran her türlü müdahaledir. İnsan eliyle kurulmuş bütün düşünce sistemleri; kavramlarını, kelimelerini ve değer yargılarını kendi temel felsefeleri doğrultusunda şekillendirir. Hakikatten kopuk olarak üretilen kavramlar kimi zaman hakikate dair izler taşısa da kurucu mantık hakikate aykırıysa ortaya çıkan varoluş tasavvuru da kaçınılmaz biçimde hakikatin zıddına savrulur. Allah’ın sistemi dışında icat edilen hakikat dışı düşünce sistemlerinde, yaşama dair ilkeler çoğu zaman yaratılış hakikatine aykırı kabuller üzerine bina edilir. Böyle bir zeminde kurulan düzen, kendi sürekliliğini korumak için çoğu kez hakikatin yanında duranları baskılama ve cezalandırma yoluna gider. Adaletin karşıtı olan bu baskı ve cezalandırma pratiği, zulmün toplumsal ölçekteki tezahürüdür. Varlık âleminde esas olan, varlığı var edenin koyduğu temel ölçüler, bilgiler ve kavramlardır. İnsan, yaratmadığı hâlde tarihin birçok döneminde; yaratanın ilkelerine, kelimelerine ve kavramlarına aykırı ilke ve kavramlar icat ederek “aykırılık” üzerinden bir varlık iddiası kurmaya çalışmıştır. Ne var ki bu çaba, aslında yaratanın sisteminin dışına bütünüyle çıkılamayacağını da ilan eder: İnsan, mevcut hakikatten hareketle muhalif tasavvurlar üretir. Hakikatin yerine ikame edilen bu tasavvurların başkalarına “hakikat” diye sunulması ise insanın hem kendine hem de hemcinslerine karşı büyük bir aldatmaca, dolayısıyla bir zulümdür.
Bu sebeple yaratan, kullarını sürekli olarak “hakkında bilgi sahibi olunmayan şeylerin peşinden gitmeme” konusunda uyarır. Zira saptırmayı meslek edinenler; hakikate benzeyen, fakat özünde çarpıtılmış bilgileri cazip ambalajlarla sunar; insanları bu yanılsamanın peşine takar ve onu “mutlak hakikat” diye savunmaya sevk ederler. Böylece dalalet, düşünce düzeyinde başlayıp hayat tarzına dönüşür. Hakikat; hakkın (Allah’ın) yarattığı, doğru ve gerçek olarak bildirdiği şeydir. Bunun dışında bir düşünce, iddia veya yaşam felsefesi ortaya koyup onu ölçü hâline getiren kimse, hakikatin yerine bir karşı-hakikat inşa etmiş olur. Hakikat, uygulamada adaleti doğurur; çünkü adalet, varlığı fıtratına uygun yerde ve ölçüde tutmaktır. Bu nedenle hakikatin dışına taşan her tercih, hayatta zulmün ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Hakikat; yaratanın hakkının tezahürü olduğu için korunmaya, sürekliliğe ve berekete konu olur. Buna karşılık, hakikate aykırı biçimde “varlık ispatı” peşinde kurulan her sistem, bu koruma ve süreklilik dairesinin dışında kalır; çünkü yaratanın gerçekliğine ters düşer ve akıbeti kesintiye (ebterliğe) mahkûmdur. Bu
yüzden “zulüm ile âbâd olunmaz; zulüm ile âbâd olanın âhiri berbat olur” sözü, yalnız bir öğüt değil, aynı zamanda bir hakikat tespitidir. Kelimeleri ve kavramları yerli yerine oturtmanın en sağlıklı yolu, onları çoğu zaman zıtlarıyla birlikte düşünmektir. Bu bağlamda adalet–dalalet– zulüm hattı, meseleyi kavramsal olarak berraklaştırır. Hayatiyetin tezahürü kavram düzleminde bir silsile ile okunabilir: Yaratılış boyutunda esas olan adalettir. Adaletin terk edilmesi dalalettir. Dalaletin hayatın içinde görünür hâle gelmesi ise zulümdür. Örneğin insanın hayat hakkına sahip olması adalettir; zira imtihanın tecellisi, hayat sahibi olmakla mümkündür. Bu hakkın haksız yere gasp edilerek cana kıyılması ise zulümdür. İnsanın fıtrî esaslar çerçevesinde birtakım temel haklara sahip olması adalettir. Bu haklardan mahrum bırakılması, yani insanın fıtratına aykırı şartlara zorlanması ise zulümdür. İmtihanın gerçekleşebilmesi için insanın mala sahip olması mümkündür; ancak malın meşru yollardan edinilmesi adalettir. Meşruiyet dışı yollarla edinim ise çoğu kez başkasının
hukukunu ihlal etmeyi gerektirdiğinden adaletsizliktir; bu yönüyle zulümdür. Hayatın anlamını kavramada insana verilen en önemli meleke akıldır. Aklı korumak; onun sağlıklı işlemesini desteklemek ve yanıltıcı etkenlerle yanlış hükümlere sürüklenmesini engellemek adalettir. Aklı zayıflatan, onu yanlış bir “işletim düzeni”ne çeviren ve kişiyi olumsuz/yanlış çıkarımlara mahkûm eden her türlü zayi edici aracın meşrulaştırılması ise dalalettir; bunun toplumsal ve bireysel neticesi zulüm olarak ortaya çıkar. İnsanın yeryüzünde soyunun devamı açısından neslin korunması (nesil emniyeti) adalettir. Nesil emniyetine zarar veren; aile kurumunu ve sorumluluk bilincini zedeleyen, insanı fıtratından uzaklaştıran her türlü ilişki ve davranış biçimi ise dalalet kapsamına girer. Bu tür sapmaların birey ve toplum üzerinde ürettiği tahribat, insanı zora koşması ve fıtratına aykırı bir hayata sürüklemesi bakımından zulüm olarak tecelli eder. İnsanı dünyada ilahî çizgiye paralel bir yürüyüşe sevk eden en temel rehber dindir. İnsanın din ile irtibatını koruması, doğru bilgi ve doğru amel zemininde kalması adalettir. Dine halel getiren, insanı hakikatten koparıp yönsüz bırakan her yol dalalettir; kişinin ve toplumun bu kopuşa mahkûm edilmesi ise zulmün en ağır biçimlerindendir.
İnsanlar Allah’ın hakikat diye ifadelendirdiği gerçek dinden saptırıldığı andan itibaren bütün zulümlerin fitilini ateşlemiş ve bazan rahatsızlık duymadığı konularda bile zulmün işgaline uğramıştır.
İnsanlar genel olarak dünya hayatının değerleri itibarıyla bakıldığında akıl, mal, can ve soy güvenliği konularında uğradıkları haksızlıkları zulüm olarak niteler. Bunlar zulmün görünen tarafı olmakla beraber kaynaklandığı temel nokta din emniyeti dediğimiz temel kaynaktır. İnsanlar Allah’ın hakikat diye ifadelendirdiği gerçek dinden saptırıldığı andan itibaren bütün zulümlerin fitilini ateşlemiş ve bazan rahatsızlık duymadığı konularda bile zulmün işgaline uğramıştır. Bunu şöyle izah edebiliriz; gerçekte olması gereken, insanın varlık hakikati dediğimiz kulluk bilincine sahip olmasıdır. İnsan bu hakikatten uzaklaştırıldığı zaman hayatın içinde çokça yaşadığı eylemler kendisine zarar vermiyormuş gibi görünmesine rağmen Allaha kulluktan uzaklaştırılmak suretiyle zulmün en büyüğüne maruz bırakılmış demektir. Allaha kulluktan
uzaklaştırılmak insanın uğrayacağı en büyük zulümdür. Adalet ve zulüm kavramları sadece mahkemelerin konusu olarak düşülmeye devam edildiği sürece insanlık zulmün etkisinden asla kurtulamayacaktır. Sonuç olarak zulüm; yalnızca bir “haksızlık” ifadesi değil, varlığın yaratılış ölçüsünden saptırılmasıdır. Hakikatin ölçüsünden uzaklaşıldıkça adalet zayıflar, dalalet derinleşir ve zulüm hayatın her alanında görünür hâle gelir. Bu yüzden zulümle kurulan hiçbir düzenin kalıcılığı yoktur; kalıcı olan, hakikate yaslanan adaletin bereketidir.
“Hakikat, uygulamada adaleti doğurur; çünkü adalet, varlığı fıtratına uygun yerde ve ölçüde tutmaktır. Bu nedenle hakikatin dışına taşan her tercih, hayatta zulmün ortaya çıkmasına zemin hazırlar.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.