İnsanlar çoğunlukla zulmü bir başkasında ya da dışarısında arıyor. Hâlbuki zulmün kaynağı çoğu zaman bizatihi kendisidir; ancak farkında değil veya kendini temize çıkarmak için onu dışarıya yönlendiriyor.
Hikâyeyi Kur’an şöyle anlatır: “ Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım. Derken onları parça parça etti, ancak bir büyüklerini bıraktı ki belki ona müracaat ederler. Bunu bizim ilâhlarımıza kim yapmış? Her halde o zalimlerden biri dediler. Bir delikanlı işittik, bunları anıyor adına İbrahim deniyormuş, dediler. Haydin dediler: Getirin onu insanların gözleri önüne belki şehadet ederler. Dediler: Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ya İbrahim? Belki dedi şu büyükleri yapmıştır, sorun bakalım onlara eğer söylerlerse! Bunun üzerine nefslerine/vicdanlarına döndüler de dediler: Doğrusu siz zalimlersiniz. Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler, sen cidden bilirsin ki bunlar konuşamaz, dediler. O halde dedi: Allah’ı bırakıp da size hiç bir fayda veremeyecek, zarar da edemeyecek nesnelere mi tapıyorsunuz? Enbiya suresi, 5766 ayetler. Malum; inanç bilginin konusu değildir; İnanırsınız ya da inanmazsınız. İnanç sorguya da konu olmaz; kabul edersiniz ya da etmezsiniz. Bununla beraber inanç kalbin iknası için gerekçelendirilebilir; böylece itirazlara ve soru(gulama) lara karşı sağlam bir zemin üzerine oturtulabilir. İbrahim Nebinin halkı, çürük bir zemin üzerine inşa ettikleri putlara perestij inançlarından basit bir soru ile şüpheye düştüler, kalpleri ikan olmadığı için zihinleri bulandı, kalpleri param parça oldu. Kalp vicdan ile ikan, zikir ile de mutmain olur. Mutmainlik ikandan sonra hâsıl olur. Bu sebeple İbrahim Nebi Rabbinden yeniden dirilişi gözleriyle- veya aklıyla- görmek istemişti. Vicdan; vecede fiil kökünden türemiştir: Tutkuyla arayıp bulmak, uğraşıp amacına ulaşmak, bir şeyin künhüne varmak gibi anlamlara gelir. Vecd; kişinin yapay, suni, fani, değersiz şeylerden arınıp hakikatle yüzleşmesi anlamında kendinden geçme, bazen boyut değiştirme olarak değerlendirilebilir. Vücud; felsefede varlık anlamında şeyin arkesi, özü, cevheri olarak anlaşılmış, mevcut ise yaratılan, var olunmuş olan anlamında kâinattaki şer bir şeydir. “La mevcude illallah” ifadesinin doğrusu “la vucude illallah” şeklindedir, Allah’tan başka varlık yoktur. Nefs, Kur’anî bir terim olarak zat, şahıs, kişi, kendi, kendisi gibi anlamları taşır. Kur’an bu terimi Allah için de kullanır, insan ve her bir canlı için de kullanır. Ketebe rabbukum ala nefsihi errahmeh/Rabbiniz nefsine/ kendine Rahmeti yazdı, ayeti Allah’ın nefsini yani zatını işaret etmektedir. Her nefs ölümü tadacaktır, ayeti de bütün canlılarla birlikte özellikle de her bir insana atıftır. Hâsılı NEFS terimi her nerede geçiyorsa orada bir kişiye, bir zata, bir kimliğe işaret ederek onu muhatap alır. Özellikle Hallac-ı Mansur’dan mülhem kimileri ile izidilik inancına mensup kesimlerin İblis’i Allah’a aşık ve O’na
sadık en üstün bilinç olarak resmedip onu yüceltmelerinin bir sonucu olarak Şeytan yerine, insandaki kötülük kaynağı manasında tanımlanan Nefs’in sahih bir kaynağı olmadığı gibi Kur’an tarafından da bahis konusu edilmez. Aksine, İblis sonrasında ise Şeytan aynı kişidir ve insanı Allah’ın yolundan saptırmak için kötülüğü seçerek onu meslek edinmiş odaktır. Nefs ise muhatap alınan insanın kendi’sidir. Yukarıda İbrahim Nebi’nin sorusu üzerine dile gelen insanların vicdanıdır: Fe rece’u ila enfüsehum/ böylece nefslerine döndüler; yani özlerine, fıtratlarına döndüler ve dediler ki: Doğrusu siz zalimlersiniz! Bu cümlenin tercümesi şudur: Nefslerine yani vicdanlarına döndüklerinde orada putlara perestij etmenin ne büyük bir zulüm olduğunu gördüler: Gerçekten de biz zalimlermişiz! Kur’an sıklıkla “la tezlimu enfuseküm/ kendinize zulmetmeyin” veya “zelemu enfusehüm/ kendilerine zulmettiler, uyarısında bulunur. İnsanın kendisine zulmetmesi, bir anlamıyla üzerine düşen vazifeyi yapmaması, sorumluluklarını yerine getirmemesidir. Meselenin esasının teşkil eden ZULÜM terimi ise, ”Bir şeyi olması gereken yerin dışına koymak” manasında negatif bir ifadedir. Eğer bir şey, olması gereken yere konulmuyor ise orada bir zulüm eylemi gerçekleşmiştir, demektir. Bunu ister kişi kendine, kendi adına yapsın ister bir bakasına ya da başkası adına yapsın. İzafeten, Kur’an zulmün en büyüğü olarak “şirk” koşmayı öne çeker; çünkü şirk Allah’a ait olan hakkı O’na teslim etmemek, o hakkı bir başkasına, bir başka yere vermek ve koymaktır. Allah’a ait olan Rablık ve İlahlık hakkı bir başkasıyla paylaşıldığında Allah gereğince – hakkınca- takdir edilmediğinden en büyük zulüm eylemi işlenmiş olur. İnsanlar çoğunlukla zulmü bir başkasında ya da dışarısında arıyor. Hâlbuki zulmün kaynağı çoğu zaman bizatihi kendisidir; ancak farkında değil veya kendini temize çıkarmak için onu dışarıya yönlendiriyor. Vicdan ya da insanın nefsi Allah’ın insana derç ettiği yanılmaz bir doğruluk ilkesidir. O hep doğrudur ve doğruyu söyler. Kimisine göre o Tanrı’nın insana tatlı, sıcak fısıltısıdır. Vicdanına danışan kişi bir yönüyle Allah’a danışmış olur. Danışılan -dane, Farsçada bilgi demektir. Danışman bilge, Danışçu üniversite öğrencisi, Danışgah üniversite, Dane bilge, bilgelik, endiş, endişe ise düşünce demektir- Allah olunca elbette elde edilen Haktan başka bir şey olmayacaktır. Zira bilginin dolayısıyla hakikatin kaynağı ve sahibi Allah’tır ve Allah asla haksızlık etmez, yanlışa yönlendirmez. فَ َما َكا َن هّٰلّٰلاُ ِليَ ْظ ِل َم ُه ْم َو ٰل ِك ْن َكا ٓنُوا اَ ْنفُ َس ُه ْم يَ ْظ ِل ُمو َن/Allah zulmetmez; insanları nefslerine/kendilerine zulmederler.
“İnsanlar çoğunlukla zulmü bir başkasında ya da dışarısında arıyor. Hâlbuki zulmün kaynağı çoğu zaman bizatihi kendisidir; ancak farkında değil veya kendini temize çıkarmak için onu dışarıya yönlendiriyor.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.