بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 27 · Haziran 2026 · Editör · s. 3

Vahyin Yol Göstericiliğinde Akıl

Editör — Yayın Kurulu

۞
Vahyin Yol Göstericiliğinde Akıl
Yazı boyutu %100
Paylaş
Akıl, Allah’ın insana hem kendisini hem de Rabbini tanıması için bahşettiği en değerli melekelerdendir. İnsan, varlığı anlamlandırma,

Aklın takva ile güçlendirilmesi, insanı şeytanın iğvalarına karşı daha dirençli hâle getirir. Takva, aklı bastıran değil; onu istikamet üzere tutan, berraklaştıran ve koruyan bir bilinçtir.

Akıl, Allah’ın insana hem kendisini hem de Rabbini tanıması için bahşettiği en değerli melekelerdendir. İnsan, varlığı anlamlandırma, doğru ile yanlışı ayırt etme ve hayatını istikamet üzere sürdürme imkânını akıl sayesinde elde eder. İnsana hayatını sürdürebilmesi için başlangıçta verilen akıl, kıyaslama ve değerlendirme yapmaya imkân tanıyan temel bir kabiliyettir. Klasik ifadeyle bu, bütün insanlarda bulunan ve yaşamsal fonksiyonların idamesine hizmet eden teorik akıl yahut akl-ı meaştır. Ne var ki insanda mevcut bulunan bu ilk akıl, yanlış yönelimler, hevâ ve tesir altında kalma sebebiyle örselenirse, kişi hakikati kavrama noktasında ciddi bir zafiyet yaşar. İnsan, hayatın gerçeklerini daha derinlikli biçimde algılayıp değerlendirdikçe bu teorik aklı geliştirir ve pratik yönü güçlenmiş bir idrak seviyesine, yani akl-ı meâda ulaşır. Böylece akıl sadece yaşamsal bir araç olmaktan çıkar, insanı hikmete ve sorumluluğa taşıyan bir rehbere dönüşür. Hz. Âdem’in yaratılışı sırasında kendisine birtakım isimlerin ve kelimelerin öğretilmesi, aslında insanda mevcut olan teorik aklın geliştirilmesine işaret eder. Bu öğretim, insanın yalnızca bilen bir varlık değil, öğrendikçe ufku genişleyen ve anlam derinliği kazanan bir varlık olduğunu gösterir. Bu yönüyle bakıldığında, insan için

ilk basamak sayılabilecek cennet hayatına dair gerekli bilgilerin, akla yerleştirilmiş temel veriler gibi düşünülmesi mümkündür. Ancak gerek bu ilk aklın gerekse insanın dünyaya indirildikten sonra vahiy sayesinde geliştirdiği idrakin, şeytanın vesveseleri karşısında zafiyet taşıyabileceği açıktır. Nitekim yaşanan tecrübeler ve Rabbimizin, şeytanın ayartması karşısında Kendisine sığınmayı emretmesi, bu zafiyeti açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebeple aklın takva ile güçlendirilmesi, insanı şeytanın iğvalarına karşı daha dirençli hâle getirir. Takva, aklı bastıran değil; onu istikamet üzere tutan, berraklaştıran ve koruyan bir bilinçtir. İnsanın Allah’ın teklifine cesaretle ve sorumluluk bilinciyle karşılık verebilmesi de kendisine bahşedilen aklın keyfiyetiyle yakından ilgilidir. Bununla birlikte yaratılmışların aklı, ihtiyaçları kadar bilgiyle sınırlıdır. Bu yüzden insan, bilgi alanının ötesinde kalan bir gerçeklikle karşılaştığında akletme yetisinde bir sınırlılıkla yüz yüze gelir. Bu sınırlılık, aklın değersizliğini değil; onun vahiy ve doğru bilgi ile desteklenmesi gerektiğini gösterir. Nitekim Allah, insanı yaratacağını ve yeryüzünde bir halife kılacağını meleklere bildirdiğinde, melekler sahip oldukları bilgi çerçevesinde bu kavramı değerlendirmiş ve çekincelerini dile getirmişlerdi. Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e öğretti-

ği isimleri meleklere arz etmesi, sınırlı bilgiyle varılan kanaatlerin ötesinde, bilinmeyenin ortaya çıkaracağı hakikat katmanlarının da bulunduğunu göstermiştir. Bu sahne, yaratılmışların yeni bilgiler edindikçe farklı kavrayış seviyelerine ulaşabileceklerini ve aklın bilgiyle birlikte geliştiğini göstermektedir. Âdem isimleri sayıp ortaya koyduğunda, melekler kendi bilgi sınırlarını fark etmiş; Allah’ın sınırsız ilmi karşısında, Âdem’e verilen bilginin mahiyetini idrak etmişlerdir. Bu sahnedeki ilahî öğretimi vahyin bir tezahürü olarak değerlendirirsek, meleklerin de yeni bilgiyle önceki kanaatlerini tashih ederek daha doğru bir anlayışa ulaştıklarını söylemek mümkündür. Burada Allah Teâlâ, bilinemeyen alanlarda acele hüküm vermemek gerektiğini ve Allah’ın beyanının bulunduğu yerde teslimiyet göstermenin doğru tavır olduğunu öğretmiştir. Bu olay aynı zamanda, yaratılmışların daha önce de bilmedikleri konularda benzer akletme sınırlarıyla karşılaşmış olabileceklerine işaret eder. Zira içtihatta hata, kişinin haddini bilmesi ve sınırını fark etmesi hâlinde bağışlanmaya vesile olabilir. Meleklerin, “Seni tesbih ederiz” demeleri, bir bakıma “Haddimizi biliriz; Senin ilmin ve kudretin karşısında teslimiyetimiz tamdır” anlamını taşır. Onlar, şeytan gibi yanlış bir akıl yürütme sonucunda Allah ile cedelleşmeyi

tercih etmemişlerdir. İnsan ise aynı çizginin başka bir tezahürünü yaşamıştır. Melekler gibi sürekli murakabe altında bir konumda bulunmadığı ve sınavın bizzat öznesi olduğu için, cennet nimetleri içinde dahi bilgi eksikliği ve ayartma sebebiyle tuzağa düşmüş, böylece imtihanın ağırlığını tecrübe etmiştir. Meleklerin, Allah hakkında daha fazla bilgiye sahip olmaları ve şeytan gibi saptırıcı bir muhatapla karşı karşıya kalmamaları, onların derin bir yanılgıya düşmesini engellemiş olabilir. Buna karşılık insanın başlangıçtan itibaren sınava tâbi tutulmuş olması, onu daha kırılgan bir konuma yerleştirmiştir. Bu sebeple imtihanla yaratılan varlıkların, sapma ve yanlışa düşme ihtimalini daima hesaba katarak temkinli davranmaları; meseleleri derinlikli biçimde değerlendirip acele hüküm vermemeleri gerekir. İnsanın en isabetli tavrı, özellikle Yaratıcı ve O’nun fiilleri hakkında hüküm verirken takdir aklını ihtiyatla kullanmasıdır. Acelecilik, insanı çoğu zaman hakikatten uzaklaştırır; Âdem kıssası da bu konuda son derece çarpıcı bir uyarı niteliği taşır. Akletme hatalarının bedelinin ağır olabileceğinin en dikkat çekici örneklerinden biri Âdem ve İblis kıssalarında görülür. İnsan, dünyaya gelişinden itibaren bu hakikatin izlerini hayatı boyunca taşır. Kendisine emanet edilen sorumluluk, yani Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olma görevi, bir söz verme ile başlar; insan da ömrü boyun-

ca bu söze sadakat açısından sınanır. İnsan, kendisine iyilik ve kötülüğü ayırt etme yetisi verildikten sonra, bu yetiyi nasıl kullanacağını göstereceği bir sınav için yeryüzüne gönderilmiştir. İlk hatanın ardından, rahmet yurdundan mihnet dünyasına indirilen insanın ne yapması gerektiğini bilmesi, vahyin rehberliğiyle mümkün olmuştur. Zira insan, yalnızca aklıyla değil; vahyin aydınlattığı aklıyla istikameti bulabilir. “Benden size bir hidayet geldiği zaman, ona uyarsanız kurtuluşa erersiniz” ilahî hitabı, bu hakikatin özlü bir ifadesidir. İnsan, hataya düştüğünde hangi akılla davranması gerektiğini vahiy sayesinde öğrenir; hata bazen ağır bir bedel doğursa da, doğru yöneliş her zaman bir rahmet kapısı açar. Bu bakımdan insan, kendisine verilen sınırlı bilgi ve akılla doğruyu bulma imtihanı içindedir. İnsana az fakat dünyada sınanma adına yeterli ölçüde bilgi verilmiştir. İnsan, sahip olmadığı bilgi alanlarında Allah’a teslimiyet gösterirse, Allah’ın verdiği bu akıl doğru sonuçlara ulaşabilecek bir istikamete kavuşur. Vahiy de tam bu noktada, aklın önünü açan ve onu şaşkınlıktan kurtaran ilahî rehberliktir. İnsan haddini bildiği takdirde, Allah’ın kendisine bahşettiği bu akıl sayesinde, rahmete götüren sonuçlar üretebilir. Akıl, öncülleri bulunmayan konularda bile benzer öncüllerden hareketle doğruya ulaşabilecek güçlü

bir melekedir; yeter ki beslendiği kaynak sahih olsun. Sonuç olarak insan, aklını varlık hakikatini kavramış bir bilinçle kurabildiği ölçüde, öncüllerini doğru yerden seçer ve şeytanın ayartmalarına prim vermeden hakikat yolculuğunu sürdürebilir. Bu ise ancak Allah’ın vahyini doğru okuyup anlamakla, bilgi ile takvayı birlikte kuşanmakla ve kulluk bilincini ihsan derecesine taşımakla mümkündür. Aksi hâlde, yanlış bilgileri öncül kabul ederek yola çıkan insan, kendisini çok akıllı sandığı bir noktada Rahmân’ın rahmetinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Aklın vahiyle eğitildiği bir konuyu dile getirerek soyut aklın hakikati bulma konusunda na kadar bir çapa sahip olduğunu göstererek yazıyı tamamlayalım. Maide suresinde geçen 31. Ayette iki karga kıssasında kabilin kardeşinin cesedini ne yapacağına dair Allah’ın ortaya koyduğu işaret kevni bir ayettir. Nihayetinde insanın akılla çözüm üretemeyeceği bir konuda vahyin yol göstericiliğiyle insanın ufku bir konuda geliştirilmiştir. Editör

“Aklın takva ile güçlendirilmesi, insanı şeytanın iğvalarına karşı daha dirençli hâle getirir. Takva, aklı bastıran değil; onu istikamet üzere tutan, berraklaştıran ve koruyan bir bilinçtir.”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.