بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 27 · Haziran 2026 · Makale · s. 5

Vahiy; Aklın Pusulası Rehberi-Yol Göstericisidir

Mustafa Doğu — Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

۞
Vahiy; Aklın Pusulası Rehberi-Yol Göstericisidir
Yazı boyutu %100
Paylaş
Muhammed Ebû Zehra’nın “İslâm’da Fıkhı Mezhepler Tarihi” kitabında İmâm-ı Âzam ile büyük İmam Muhammed Bâkır arasında geçtiği bildirilen şu kısa anekdot vahiy/akıl ilişkisi bağlamında nasıl bir yaklaşım geliştirilmesi son derece…

Kur’an’ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde bir inceleme yapıldığında Allah’ın kullarından aklını kullanan, düşünen, araştıran, bilen olmalarını istediği çok açık/sarih bir şekilde görülecektir. Akıl, mükellefiyet/sorumluluğun ilk şartıdır.

Muhammed Ebû Zehra’nın “İslâm’da Fıkhı Mezhepler Tarihi” kitabında İmâm-ı Âzam ile büyük İmam Muhammed Bâkır arasında geçtiği bildirilen şu kısa anekdot vahiy/akıl ilişkisi bağlamında nasıl bir yaklaşım geliştirilmesi son derece veciz bir şekilde anlatılmaktadır. Muhammed Bâkır, Ebû Hanife’ye, “Dedemin yolunu ve hadislerini kıyasla değiştiren sen misin?” diye sormuş; Ebû Hanife, “Sen, sana lâyık olan bir şekilde yerine otur. Ben de bana lâyık olan şekilde yerime oturayım. Dedeniz Muhammed (s.a.v.)’e hayatında sahabeleri nasıl saygı duyuyorlarsa aynı şekilde ben de size saygı besliyorum. Şimdi sen bana kadının mı erkeğin mi zayıf olduğunu; kadının mirasta erkeğe nispetle hissesini, namazın mı orucun mu efdal olduğunu, idrarın mı meninin mi pis olduğunu söyler misin?” diye sormuş. İmam Bâkır da “kadının mirasta iki hissesi olduğunu; erkekten zayıf olduğunu, namazın oruçtan efdal ve idrarın meniden pis olduğunu söyledi.” Ebû Hanife ona, “Kıyas yapsaydım kadın erkekten zayıftır diye ona mirastan iki hisse verir; idrar yapıldıktan sonra gusledilmesini, meni çıktıktan sonra sadece abdest alınmasını söylerdim. Kıyasla dedenizin dinini değiştirmekten Allah’a sığınırım” diye cevap verdi. Akıl (akletmek), kısaca doğru bir kanaate/hükme varmanın, hakikate uygun karar vermenin, sahih bir inancın, sahih bir amelin/eylemin sahibi olmanın adıdır. Kur’an’da “akletmek” kavramı, Allah’tan ittika etmek (sakınmak, korkmak), dizginlemek, gem vurmak, düşünüp öğüt almak, ölçmek/ tartmak, ahitlere bağlı kalmak, muhakeme/mukayese yapmak, bilmek, azaptan kaçınmak, rezilete düşmekten sakınmak, vahyi ve kevni ayetleri idrak etmek, olaylardan ders çıkarmak, başa gelenlere sabretmek, hapsetmek, tutmak, engel olmak, kötülüğü iyilik-

le savmak gibi anlamlara gelmektedir. Akıl kısaca “doğuştan insan zihnine/ fıtratına yerleştirilmiş bilgiler çerçevesinde iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, temiz olanı pis olandan ayırt eden bir meleke” veya “insanı diğer varlıklardan ayırt eden ve verili bilgileri edinmeye elverişli bir durumda olmasını sağlayan unsur” şeklinde tanımlanabilmektedir. Ragıp İsfehani’ye göre, akıl bütün insanlara Allah tarafından genel ve evrensel bir hidayet kaynağı (hidayet-i amme) olarak verilmiştir. Vahiy ise lügatte; işaret, ima, ilham etmek, gizli konuşmak, emretmek, seslenmek, fısıldamak anlamlarına gelmektedir. Din dilinde ise “Allah’ın bir emrini, bir hükmünü, bir bilgiyi peygamberine hiçbir aracı kullanmaksızın kalbine gizli olarak bildirmesi, perde arkasından konuşması veya Melek/Cebrail vasıtasıyla peygamberlerine dileğini bildirmesidir.” İlk insan ve aynı zamanda ilk peygamber olan Adem (as) ile başlayan vahyi süreç son elçi Hz. Muhammed (sav) ile hitama ermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberler dışında bazı insanlara da vahiy gönderildiği belirtilmektedir. Hz. Musa’nın annesine, yine Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’e, havarilere, bal arısına vahyedildiği bildirilmektedir. Vahiy, belirtmiş olduğu ilkelerle insanın aklından ziyade nefsini, kişiliğini, güdülerini eğitmeyi ve onları dengelemeyi hedefler. İnsan aklı fıtratına kodlanmış şekliyle doğruyu, iyiyi, güzeli bilir ve görür, buna uygun davranışlar sergileyebileceği gibi aksini de yapabilir. İnsanoğlu öldürmenin, çalmanın, emanete ihanetin… yanlış davranışlar olduğunu bilir ama bile bile bu kerih davranışları zaman işler. İşte vahy burada devreye girer ve insanın verili bilgilerine ek bir katkı sağlayacak, iradesini/nefsini hedefe koyarak, kalbine/gönlüne/duygularına hitap etmek suretiyle iyilikleri telkin/teşvik

etmekte ve kötülüklerden sakındırmaktadır. Kur’an’ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde bir inceleme yapıldığında Allah’ın kullarından aklını kullanan, düşünen, araştıran, bilen olmalarını istediği çok açık/sarih bir şekilde görülecektir. Akıl, mükellefiyet/sorumluluğun ilk şartıdır. Dolayısıyla insanın, İlahi emrin muhatabı olabilmesi için akıl sahibi olması gerekmektedir. Fakat her akıl sahibi olan kişinin Kur’ân’ın ifadesiyle “akleden” anlamına gelmediği de bilinmelidir. Doğruyu/hakikati tercih edebilmesi için aklını doğru kullanması, temiz akıl sahibi olması, düşünüp tefekkür etmesi, kısaca “Ulu’l-elbâb” olması gerekmektedir. Ulu’l-elbâb’ın ortak özelliği tezekkür, tedebbür, tefekkür ile düşünüp hareket etmektir. Akıl bir şeyin iyi veya kötü, güzel veya çirkinliğine hükmedemez, iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini sadece tanır. Akıl, tanımanın ötesine geçip tanımlamaya kalkıştığında doğal olarak kişi/akıl sayısınca iyi-kötü, güzel-çirkin tanımı ortaya çıkacaktır. Böyle davranıldığında aklın sınırı ihlâl edilmiş ve sonuç olarak, bağlamak yerine çözmek, birleştirmek yerine dağıtmak kaçınılmaz hale gelir ki bu seküler bir mantalitenin ürünüdür. Vahyin inşa ettiği akıl ile seküler pragmatist akıl arasındaki fark işte burada açığa çıkmaktadır. Bu çerçevede Kur’an’da aklın doğru/düzgün kullanılmasına Hz. İbrahim’in yaptığı sorgulamalar ve akli delil/istidlaller sonucunda tevhide ulaşmaya çalışması güzel bir örnek olarak verilebilir. İnsan/beşer vahiy karşısında nesne, mef’ul, edilgen bir pozisyonda olmasına rağmen, akıl söz konusu olduğunda pozisyonun özne, fâil, etken durumuna dönüştüğü görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta aklın insan üzerinde iki türlü etkiye sahip olabileceğidir. Biri, insanın aklını mutlaklaştırmak suretiyle her şeyden üs-

Aklın salt yaptırım ve belirleme gücü olmadığından peygambere iletilen vahyin yol göstericiliğine ihtiyaç duyar. Her ne kadar akıl bazı ahlâki ilkelere düşünce yoluyla ulaşabilse de hükümlerin çoğunu bilemez.

tün, her şeyi bilen, her şeyin ona boyun eğdiği vehmine kapılırsa bu onun gizli bir şirke düşmesini sağlayarak felaketine neden olur. Diğeri ise tersi bir yaklaşımla aklın Kur’ân’ın ruhuna uygun olarak mutlaklaştırmayıp hak/hakikati anlama, idrak etme, temyiz etmenin bir aracı olarak kullanılmasıdır ki bu yaklaşım kişiyi felaha ulaştırır. Akıl vahiy/nakil ilişkisi özellikle hicri ikinci asırdan itibaren çok yoğun bir tartışma konusu olmuştur. Hale da tartışılmaya devam etmektedir. İtikadi mezhepler diye isimlendirilen Maturidilik, Eş’arilik, Mutezile ve Selefiyye bu ilişkinin nasıl olması gerekliliği hakkında birbirinden farklı görüşler serdetmişlerdir. Maturidilere göre akıl ve vahiy arasında birliktelik ve uyum vardır. Zira onlara göre aklın bir sınırı vardır ve insan aklı arzu, istek, alışkanlık, çevre faktörü ve toplum gibi faktörlerin etkisi altındadır. Aklın salt yaptırım ve belirleme gücü olmadığından peygambere iletilen vahyin yol göstericiliğine ihtiyaç duyar. Her ne kadar akıl bazı ahlâki ilkelere düşünce yoluyla ulaşabilse de hükümlerin çoğunu bilemez. İyi-kötü meselesine gelince bütünsel anlamda belirleyici olarak aklın işaret edildiği görülür. Maturidi’ye göre tevhid ve şirk akla vacip olan konulardır. Dolayısıyla tevhid aklen güzel, şirk ise aklen çirkindir. Her ne kadar tevhid ve şirk konusunda akıl belirleyici olabilse de haram ve helal kılmanın Allah’a ait olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. İbadet ve muamelatın temel prensipleri akıl ile kavransa da ölçüsünü, vaktini ve keyfiyetini tayin/takdir edemez. Eş’ari’ye göre dini konularda akıl bir şeyleri vacip kılamaz, burada söz sahibi olan vahiy/nakildir. Nimet verene şükretmek gerektiği, zulmün kötü olduğu gibi meseleler de nakil yoluyla bilinmektedir. Eş’ari akıl yoluyla Allah’ı bilmenin nasıl olacağını şöyle izah eder; “insanlar; ilkin âlemin ve içinde var olanların tamamının ebediyetten var olmayıp sonradan yaratıldığını, bütün bunların tamamının tek bir yaratıcının eseri olabileceğini ve Hz. Muhammed’in gerçekten O’nun elçisi olduğunu, getirdiklerinin din/inanç konusunda hak olduğunu, onlara uymanın zorunlu olduğunu anlamışlar-

dır.” Eş’ari dikkat edilirse aklı tamamen devre dışı bırakmamakta, Allah’ı bilme/bulma, marifetullah konusunda yetkin olduğunu belirtmektedir. Eş’ari hüsün ve kubuh konusunda aklın tek başına yeterli olamayacağını bunu belirleyenin Allah olduğunu bildirmiştir. Selefiyye ise başta itikada taalluk eden konularda aklı kullanmayı şiddetle reddetmekte, ayetlerin lafzi manalarıyla esas alınmasını, yorum ve tevil yapılmamasını belirtmektedir. Kur’an’daki müteşabihat başta, Allah’ın sıfatları, kader, ecel gibi konularda konuşulmasını hoş karşılamamaktadır. Mutezili anlayışta ise akıl, diğer ekollerden çok farklı olarak kitap, sünnet ve icmânın dahi önüne geçirilerek öncelenmektedir. Onlara göre, Allah’ı bilme konusunda aslolan akıldır, kitap, sünnet ve icmâ ise ferdir. Mutezile için Allah’ı bilmede bu nazariye o kadar önemlidir ki akıl sahibi birisi Allah’ı akılla bulma konusunda başarılı olamazsa karşılığında ebedi olarak cezaya çarptırılır. Bundan dolayı fetret dönemindeki insanlar Allah’ı akıllarıyla bulma noktasında sorumludurlar. Mutezile, nasları anlamada da aklı kullanmış, akla uymayanları te’vil etmekten çekinmemiştir. Bu çerçevede başta Rü’yetullah olmak üzere, Allah’ın sıfatları, halku’l-Kur’ân, insanın fiilleri gibi konularda nasları akılla nasıl yorumladıkları ortadadır. Mutezile ahlâkın, iyi-kötü, güzel-çirkinin kaynağını da akıl olarak adreslemektedir. Çağdaş mütefekkir/alim/feylesof Abdurrahman Taha akla çok farklı bir tanım getirerek onu kendi içinde kategorize etmektedir. Akıl bir cevher değil kalbin bir eylemidir. Kulak nasıl işitmenin, göz görmenin aracı ise akıl da kalbin bir eylemidir. Doyasıyla aklın kanunlarıyla ahlakın kanunlarını birbirinden ayıramayız. Aklın en önemli fonksiyonu, insanı ahlaka taşımasıdır. Aklı mücerred (soyut), müsedded (desteklenmiş) ve müeyyed (tey’id edilmiş) olmak üzere üçe ayırır. Akl-ı mücerredin tek başına hakikati bulamayacağını, şuhud alemini görebilirken melekut alemini müşahede edemeyeceğini ve sadece eşyanın zahirini tespit edebileceğini bildirmektedir. Müsedded aklın ise teoride kal-

mayıp pratiğe indirgendiğini, amel ve davranışlarla desteklendiğini, hükümlerdeki hikmeti idrak edebilecek bir seviyeye çıkacağını belirtir. Müeyyed akıl ile de eşyanın zahirinin ötesine geçerek batınına, iç yüzüne, hakikatine vakıf olunacağını söyler. Kur’an bütünlüğü içerisinde bir okuma yapıldığında vahiy/akıl ilişkisi konusunda bir tasavvurun gerçekleştirilmesine matuf bir yaklaşımın varlığı çok net bir şekilde görülecektir. Vahiy/ akıl arasında bir tenakuz/çelişki/zıtlık olduğunu düşünmek bir yana düzgün bir okuma yapıldığında tam tersi bir uyumluluk/örtüşme/ahenk olacağı görülecektir. Allah elçisine vahyetmiş olduğu ayetlerde başta evren/kainat ve mahlukatın yaratılışı olmak üzere deveran eden tüm olaylarda nasıl bir mükemmelliğin, insicamın, kozmosun, ahengin oluştuğunu insanlardan akletmesini istemektedir. Hatta bunun üzerinden bir yaratıcının varlığına, O’nun eşsiz ve benzersiz bir ve tek olacağına akıllarını kullanmak suretiyle nasıl ulaşabileceklerini bildirmektedir. Üstelikte tüm benzetmeleri insan aklının/havsalasının idrak edebileceği düzeyde gerçekleştirmektedir. Yine Kur’an bütünlüğü içerisinde insanoğlunun aklını düzgün kullanmak suretiyle kıyas/burhan yoluyla bilenenlerden bilinmeyenlere nasıl ulaşılabileceğinin yol/yöntemleri gösterilmektedir. Allah elçilerinden insanları dinine davet ederken hikmet ve güzel öğüt yöntemini kullanmalarını ve onlarla tartışmalarını bildiriyor olması vahyin akla verdiği önemin açık bir göstergesidir. İnsanı sadece düşünen ve aklına göre birtakım çıkarımlarda bulunan bir varlık olarak telakki etmek onu tanımlamak son derece eksik ve yanlış bir tanımlama olacaktır. İnsan düşünen ve buna göre de mantıki birtakım çıkarımlarda bulunan varlık olmasının yanında ahlaki/etik değerleri olan ve bunları eyleme dönüştüren bir varlıktır. Felsefe büyük oranda insanın düşünen yönüne vurgu yaparken, din düşünmenin yanında iman, amel, ahlak boyutuna da vurgu yapar. Dolayısıyla Descartes başta olmak üzere felsefecilerin “düşünüyorum, o halde varım” Cogito/ergo sum’una karşılık Taha Abdurrahman, “bakarsan, görürsün” diyerek tefekkür ile birlikte inancın, amelin var olmanın vazgeçilmezi olduğunun altını kalın çizgilerle çizmektedir vesselam.

“Kur’an’ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde bir inceleme yapıldığında Allah’ın kullarından aklını kullanan, düşünen, araştıran, bilen olmalarını istediği çok açık/sarih bir şekilde görülecektir. Akıl, mükellefiyet/sorumluluğun ilk şartıdır.”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.