hayatının her anında her daim var olan en güçlü unsurlardan biridir. Yani beşikten mezara kadar devam etmekte olan bir süreçtir. M ekke’den uzaklarda, yüksek bir tepede, Hira’da “Hanif” olan ataları İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilen, Allah’ın kıyam ve h…
hayatının her anında her daim var olan en güçlü unsurlardan biridir. Yani beşikten mezara kadar devam etmekte olan bir süreçtir. M ekke’den uzaklarda, yüksek bir tepede, Hira’da “Hanif” olan ataları İbrahim ve İsmail tarafından inşa edilen, Allah’ın kıyam ve hürriyet mekanı/merkezi kıldığı “beytini” temaşa ederken zulüm bataklığına saplanmış Mekke’yi düşünüyordu. Büründüğü bu hüzün ve aynı zamanda kaygı yüklü duygu atmosferinde yüreği çarpıyor, bir çıkış, bir arayış içinde tefekküre dalıyordu “Kul Muhammed”. İşte o anda Allah, diğer tüm resul/nebilerine gönderdiği elçisi Cebrail’i asli haliyle gönderiyor ve okumasını söylüyor. Sağ eliyle yazmadığı gibi, okumuşluğu da yoktu Muhammed’in. Her ne kadar Muvahhid olsa da gerçek anlamda imanın ne olduğunu kitabın ne anlama geldiğini de bilmiyordu. Kısacası O tam bir “Ümmi” idi. Bu durumda ne okuyacak, nasıl okuyacaktı. Sarsılmış, korkmuş, ürpermiş ve şaşkın bir vaziyette iken gelen elçi onu sıktıkça sıkıyor ve aynı şeyi tekrarlıyordu. “Oku!” İnsanlar arasından seçilmiş ahlak ve edep timsali Hz. Muhammed soruyor “ne okuyayım?” Cebrail (as) Vahiy sağanağının ilki olacak “Alak suresi”nin ilk beş ayetini okuyor, O kutlu/güzel insan da tekrar ediyordu. Bu aynı zamanda onun kulluğunun yanında “resul/nebi” olduğunun da bildirilmesiydi. “Yaratan Rabbinin adı ile oku! O, insanı ‘alaktan’ (embriyo) yarattı. Oku! Rabbin en cömert olandır! Kalemle (yazmayı) öğreten O’dur. İnsana bilmediğini (O) öğretti.” Ondan sonra gelen kalem suresinin de ilk ayeti ile Kur’an’ın dili olan Arap harflerinden bir harf ile dikkatleri üzerine çekiyor ve tüm ‘Huruf-u mukattaa’dan (kesik harfler) sonra olacağı gibi vahye/kitaba bir gönderme yapıyordu. “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun.” İnsana ne olduğunu, neden yaratıldığını, nereden geldiğini, acizliğini, çaresizliğini, muhtaçlığını bütün çıplaklığıyla anlatırken beraberinde, gerçek yoktan var eden, yaratan “Rabb”in kim ve nasıl olması gerektiğini de bildiriyordu. O Kerem/Cömertlik sahibi Rab ki; Tüm insanlığın atası olan Adem’e “kelimeleri, eşyanın isimlerini” öğreterek başladığı eğitmenliğini kıyamete kadar var olacak tüm insanlara da öğretmeye devam ederek sürdüreceğini ve kalemle yazmayı da öğreteceğini elçileri vasıtasıyla bildiriyor ve gösteriyordu. Filhakika elçiler; toplumlarının ve tüm insanlığın kendilerinde en güzel örneklikleri bulacakları yegane eğitmen ve öğretmenler olmuşlardır bu vesileyle. Gerçek anlamda okumanın sadece yazılı bir metni ele alıp okumaktan ibaret olmadığını, tertil üzere aklederek, tefekkür/tezekkür/ tedebbür ederek, künhüne vakıf olacak şekilde bir okuma ile hakikate ve doğruya ulaşılabileceğini bildiriyordu elçi. Bu aynı zamanda “kevni” bir okumanın da adıydı. Kainattaki insicamı, ahengi, kozmosu ancak bir ve tek olan İlah/Rabbin gerçekleştirebileceğini, aksi durumun kaos, karmaşa ve anarşi doğuracağını da son derece açık, anlaşılabilir örneklemelerle öğretiyordu. Bu, şunu gösteriyor ki, İslam’ın tarihin tüm dönemlerindeki değişmeyen eğitiminin yegane paradigması insana haddini bildirmek üzere kurgulanmış ve eyleme konulmuş olduğudur. Bunun temel felsefesi “Hukukullah” ile Allah’ın hukukuna, “Hukuku İbad” ile insanlar arasındaki hukuka ve beraberinde diğer tüm canlı-cansız varlıklarla oluşacak hukuka saygı göstermeyi, istikbardan, tuğyandan, haddi aşmaktan uzak durmayı salık vermesidir. Eğitim, insanın yeryüzündeki varoluş sürecinde hayatının her anında her daim var olan en güçlü unsurlardan biridir. Yani beşikten mezara kadar devam etmekte olan bir süreç. Modern cumhuriyete kadar eğitim kelimesinin yerine arefe (bilmek, bilgi, tanımak) kökünden gelen ve marifetin çoğulu olan “maarif” kavramı kullanılırdı. Maarif bünyesinde irfan ve hikmeti de taşıdığı için çok daha kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanımlamadır. Eğitime gelince TDK’ ya göre “çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye” gibi anlamlara geldiğini görmekteyiz. Dolayısıyla eğitim, kişilerin ve toplumların bilgi, kabiliyet, değer, tavır, davranış kazanmalarını ve kendilerini geliştirmelerini sağlayan bir sürecin adıdır. Bu süreç, sadece yaygın-örgün eğitim kurumları olarak bildiğimiz okul/üniversite gibi müesseselerle sınırlı kalmayıp, günlük yaşamın akışı içerisindeki çok değişik ortamlardaki etkileşimlerle de gerçekleşebilmektedir. Eğitimden maksat, kişinin karşılaşabileceği problemleri çözme, düşünme yetilerini geliştirme, sağlıklı iletişim kurmalarını sağlayarak faydalı birer birey olmalarını gerçekleştirmektir. Birde ilim konusu var ki belki de işin can alıcı noktası buradadır. Okumak ve kalemle yazmakla başlayan Allah’ın ayetlerinin mümin bir kula telkin ettiği şeyin düşünce duyusunu harekete geçirerek yaratıcı başta olmak üzere kainatı/mevcudatı/mahlukatı muhakeme etmesi ve kişinin kendini muhasebe etmesi üzerine olduğu görülecektir. Bütün bunların doğru bir ilimle, bilgiyle gerçekleşebileceği de unutulmamalıdır. Bunun yolu “akılcılık” yapmaktan değil “aklı kullanmak” tan geçmektedir. İlim tahsil etmek mümin erkek ve kadınlara farz kılınmış ve ilminin artması için yapılacak duanın övgüye mazhar bir dua olduğu bildirilmiştir. Dolayısıyla bilenlerle bilmeyenlerin asla bir olamayacağı hakikatini salık veren öğreti, Allah’tan
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.