muhtaç ve aynı zamanda zayıf olması hasebiyle desteğe, yardıma muhtaç bir varlıktır. Halife olarak görevlendirilmiş olan insan, “emanet paradigması” çerçevesinde yeryüzünü inşa, ihya ve imar etmekle mükelleftir. “İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Mery…
muhtaç ve aynı zamanda zayıf olması hasebiyle desteğe, yardıma muhtaç bir varlıktır. Halife olarak görevlendirilmiş olan insan, “emanet paradigması” çerçevesinde yeryüzünü inşa, ihya ve imar etmekle mükelleftir. “İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmiştir. Bunun sebebi, isyan etmiş ve hadlerini aşmış olmalarıdır. Onlar, işledikleri münkerden (kötülük), birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yaptıkları ne kötüdür! Onlardan çoğunun, kâfir olanlarla dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için hazırladığı şey ne kötüdür! (Bu yüzden) Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde [ebedî] kalıcıdır!” (Maide, 78-80) “Bu canı bu tende tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyiliği emredip/teşvik edip kötülükten sakındırırsınız/uzaklaştırırsınız ya da Allah size bir ceza gönderir de O’na dua edersiniz ama O, duanıza karşılık vermez.” (Tirmizi, Fiten, 9) Şehirler vardır, kendisinde ruhunuzun ve bedeninizin huzur ve sükunet bulduğu. Şehirler vardır, her tarafından tarih ve medeniyetin izlerini taşıyarak size nereden geldiğinizi ve nereye gideceğinizi hatırlatan. Şehirler vardır, doğallığını yitirmemiş, cins cins ağaçlarının, rengârenk çiçeklerinin buram buram kokular saldığı, akarsularının şarıl şarıl çağıldadığı, üzerinde kuşların cıvıl cıvıl ötüştüğü. Şehirler vardır, silüetlerini dini figürlerin süslediği. Şehirler vardır mahalle/ sokaklarında salyangozların satılmadığı. Şehirler vardır, dostluğun, kardeşliğin, paylaşımcılığın baskın olduğu. Şehirler vardır gelenek, görenek, örf ve adetlerin belirgin bir şekilde temayüz ettiği. Şehirler vardır adalet, güven, huzur, asayiş, hak ve hukukun egemen olduğu. Şehirler vardır yazılı olmayan, zımnen toplumsal kabullerin oluştuğu hukukla insanların kendilerini, mallarını, canlarını, nesillerini, akıllarını ve en önemlisi de dinlerini güven içinde yaşadıkları. Şehirler vardır, fıtrata kodlanan ahlakın yaşamsal tezahürlerinin baskın olduğu. Şehirler vardır yatay mimarinin egemenliğinde kurulmuş mahalle ve sokaklarında ki komşuluğun hayat bulduğu… Bunlar geçmişin şehirleri idi, şimdilerde değişime uğramış veya kaybolmuş olan. Şimdilerde kalabalıkların insanı yuttuğu ve yalnızlaştırdığı, ruhunu ve bedenini daralttığı, sanayinin, trafiğin her şeyi kirlettiği, “Haman”ın kulelerini aratmamacasına dikilen yüksek yüksek binaların üzerinize bir karabasan gibi geldiği, şayet kaldıysa çeşmesinden güven içerisinde bir yudum suyu içmekte zorlanıldığı, her şeyin tüketime endekslenerek tüketildiği, özü gürleşen insanların egoist, narsist ve hedonist bir psikoloji ile bunalım takıldığı, zulmün, ahlaksızlığın, hukuksuzluğun baskın olması neticesinde her türlü güvenin kaybolduğu, mimari ve estetik açıdan hiçbir özgünlüğün ve özelliğinin olmayıp doğusundan batısına kadar birbirinin kötü birer kopyaları olarak inşa edildiği kentler… İnsan, yaratılışı itibariyle yaşamını bir toplum içinde sürdürmek ve doğal olarak da bir arada yaşamak zorunda olan bir varlıktır. Bunun nedenlerini tek bir gerekçeye dayandırmaktan ziyade psikolojik, sosyolojik, ekonomik, siyasi ve hukuki birçok gerekçeyle izah etmek daha doğru ve isabetli bir yaklaşım olacaktır. Zira insan, varoluşu itibariyle bir sebebe mebni olmaksızın, kendiliğinden, tesadüf eseri, ya da sebeplerin bir araya gelmesiyle dünyaya gelmiş bir canlı değildir. Allah’ın, bir erkek ve bir dişinin birleşimiyle yarattığı varlıktır. Filhakika kişi gözlerini aile denen toplumun en küçük yapısı içinde açar, bu kardeşlik, akrabalık, komşuluk, dostluk ve arkadaşlıklarla büyüyüp gelişir. O zaman şu rahatlıkla söylenebilir ki; insan başıboş bırakılmış sorumsuz bir varlık olmayıp, sorumlu ve mükellef kılınmış aciz, muhtaç ve aynı zamanda zayıf olması hasebiyle desteğe, yardıma muhtaç bir varlıktır. Halife olarak görevlendirilmiş olan insan, “emanet paradigması” çerçevesinde yeryüzünü inşa, ihya ve imar etmekle mükelleftir. İşte insan, bir arada yaşarken hem kendi cinsleri ve hem de diğer varlıklarla kuracağı ilişkilerle ilgili bir davranışlar manzumesinin oluşumunu sağlar. Bunun adı gelenek/ görenek/örf/adet veya farklı dil ve kültürlerde yapılmış ama sonucu buraya çıkacak kavramsal tanımlamalardır. Temelde insanlığın yaratılışından son saatin gerçekleşeceği ana kadar tüm toplumların üzerinde antant kalacağı bir kabulün adıdır bu aynı zamanda. Farklılaşacağı nokta ise bunların hangi saikler üzerine bina edildiğidir. Din mi? İdeoloji mi? Yoksa ikisi de olmayıp rastgelelik mi? Allah bu kainatı ve mevcudatı yaratmış ve her daim yaratmaya devam ederek tarihin akışına sürekli müdahil olan tek İlah ve Rab’dır. Bu ve diğer birçok hakikatleri sürekli hatırlatır kılmak ve uyarmak için tarihin her döneminde Allah, kavim/topluluklara kendi içlerinden, kendi dillerini konuşan, kendi geleneklerine vakıf, aralarında bir ömür geçirmiş, bilinen, tanınan, hiçbir kötülüğe bulaşmamış, ahlak/erdem sahibi kişileri kendi mesajlarını onlara ulaştırsın diye elçi seçerek görevlendirmiş ve son mührünü de Hz. Muhammed ve Onunla birlikte gönderdiği Kerim Kitap ile vurmuştur. Dolayısıyla bundan sonra ne yeni bir din ne yeni bir elçi ne de yeni bir kitap gelecektir. Kıyamete kadar baki olacak din “İslam”, kitap “Kur’ân” ve Nebi/ Rasûl ise “Hz. Muhammed” dir. İşte bu hakikatlere iman eden ve bu hakikatleri hayatının vazgeçilmezi kılan kişilere Allah, “Müslüman/Mümin” tanımlaması yaparak en güzel şekilde isimlendirmiştir. Aslında tarihin her döneminde gönderdiği elçileri ile ilettiği mesajların müesseseleşmiş ortak adı her daim “İslam” olmuştur. Dolayısıyla İslam birey ve toplumsal hayatın her aşamasına müdahale eden, söz söyleyen, emir ve yasaklar koyan, bunların uygulanması için müeyyideler vazeden bir dindir. İslamı kendisi için “din” olarak seçmiş ve Müslümanlardan olduğunu iddia eden her kul zihin dünyasını ve yaşam alanlarını buna göre tanzim etmek zorundadır. Türkler İslam ile 750’li yıllardan
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.