sonra tüm dünyaya ulaşılacak vahiy zincirinin son halkasını oluşturan mesaj sağanağının ilki, tertemiz bir hayatın sahibi Ümmi Muhammed’e (as) asli görünümüyle Cebrail’in (as) elçiliğinde alemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle tarafından indiriliyordu. İnen ilk m…
sonra tüm dünyaya ulaşılacak vahiy zincirinin son halkasını oluşturan mesaj sağanağının ilki, tertemiz bir hayatın sahibi Ümmi Muhammed’e (as) asli görünümüyle Cebrail’in (as) elçiliğinde alemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle tarafından indiriliyordu. İnen ilk mesajlar tüm ezberleri bozuyor, Rabb’ın, İlah’ın tanımını ve tarifini ve kime has kılınması gerekliliğini son derece sarsıcı, düşündürücü bir tarzda yeniden tanımlıyor, tıpkı Adem’den (as) İsa’ya kadar olduğu gibi. Mesajlar son derece açık ve bir o kadar da anlaşılabilir, o coğrafyanın insanın konuştuğu dilden iniyordu. Uluhiyetin ve Rububiyetin tüm kainatı, tüm mevcudatı, tüm mahlukatı, yerleriyle gökleriyle tüm arzı kuşatan bir mutlak hakikat olduğu ve bununda eşi, benzeri, misli dahi bulunmayan Allah Azze ve Celle’ye ait olduğu Mekke’nin tüm sokaklarında, evlerinde, mahfillerinde ağızdan ağıza büyük bir heyecan, büyük bir endişe ve aynı zamanda büyük bir korku eşliğinde konuşuluyordu. Mekke parlamentosu, oligarşisi, kodamanları, aristokratları, burjuvaları, elitistleri, mele ve mütrefleri önce deli saçması, sayıklaması olarak gördükleri bu mesajların kısa bir süre içerisinde zulümle, hukuksuzlukla, baskıyla oluşturdukları statükolarına zarar vereceğini, yok edeceğini anladıkları andan itibaren büyük bir korkuya kapılarak alınması gereken tedbirler üzerinde yoğunlaşmaya başladılar. Atalarından beri tevarüs ettikleri “din”lerini değiştirmek, kişileri birbirine düşürmek iddia ve ithamlarıyla başladılar karşı duruşa. Bununla vuracaklardı mesajı getiren “el-emin” Mekke parlamentosu, oligarşisi, kodamanları, aristokratları, burjuvaları, elitistleri, mele ve mütrefleri önce deli saçması, sayıklaması olarak gördükleri bu mesajların kısa bir süre içerisinde zulümle, hukuksuzlukla, baskıyla oluşturdukları statükolarına zarar vereceğini, yok edeceğini anladıkları andan itibaren büyük bir korkuya kapılarak alınması gereken tedbirler üzerinde yoğunlaşmaya başladılar. kıldıkları arkadaşlarını. Çünkü onlar, aralarında bir ömür geçirmiş Muhammed’i en az kendi öz çocuklarını tanıdıkları kadar tanıyor, biliyor ve şahittiler ki; en ufak bir yalan, yanlış, haksızlık, hukuksuzluk, bencillik, kısacası kötü bir haslet sadır olmamıştı aralarında geçirdiği kırk yıllık ömründe. Çağrıya, davete icabetler başlamış, toplumun her kesiminde iman eden, İslam ile müşerref olup izzeti ve şerefi kuşananlar her geçen gün artmaya başlamış, “Tevhidi hakikat” çatısı altında dehşet bir birliktelik ve beraberlik oluşmaya başlamıştı. Gelen her mesaj adeta başlarında bir kuş varmışta azıcık kımıldasalar uçacakmış gibi bir kaygı ve bir o kadar da dikkatle, hikmetine/künhüne vakıf olan elçinin sunumuyla, anlatımıyla pürdikkat dinleniyor ve hiç zaman kaybetmeksizin ulaşılması gereken noktalara büyük bir aşk ve şevkle hızla ulaştırılıyordu. Davet, sadece “ayağı çıplak, sırtı açık, karnı aç”, o kibir deryasına gömülmüş “tağutlar”ın deyimiyle sadece “ayak takımı” tarafından değil, kavimlerinin en şereflileri tarafından da hüsnü kabul görüyor ve hiçbir “kınayıcının kınaması” ve “tehditkarın tehdidi”ne boyun eğilmiyor, kararlı ve bir o kadar vakur/dik bir duruşla karşılık veriliyor. Sözle yapılan caydırıcı eylemlerden netice alınamayınca, iftiralar, ithamlar, karalamalar devreye alınıyor, bunlardan da bir sonuç çıkmayınca iş fiili saldırı ve işkencelere kadar götürülüyor. Bu ara daha sempatik, daha şirin gözükmek ve insanı en zayıf noktasından vurmak için makamlar, mevkiler, şehveti okşayıcı uzlaşmacı sinsi teklifler de sunuluyordu başta Allah resulü olmak üzere kavim ve kabilelerin seçkin yiğitlerine. Saçına ve sakalına akların düşmesini ve manevi baskısıyla ihtiyarlamasını sağlayan ve dosdoğru olmakla emrolunan Allah resulü ve gelen bu mesajlarda verilmek istenen ruhu, duyguyu, manayı iliklerine kadar içselleştirmiş, kanıksamış arkadaşları bir düzeni, bir statükoyu, bir yapıyı sallıyor ve birilerinin huzurunu kaçırıyordu. İşte bu kutlu çağrıya, bu davete icabet edenler arasındaydı Hz. Bilal-i Habeşi. Habeşli olması hasebiyle siyahi bir tene sahip olan Bilal doğduğu topraklardan çok uzaklarda köle olarak Mekke’de yaşamını sürdürmeye çalışan gariplerden bir garipti. Mekke’nin ve Dâru’n-Nedve’nin en önemli kodamanlarından Ümeyye b. Halef’in kölesiydi. Onurluydu, ahlaklıydı, karakterliydi, akıllıydı, vicdan ve adalet sahibiydi, işinin eriydi, sadakatliydi, çalışkandı,
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.