بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 14 · Mayıs 2025 · Makale · s. 5

Laik ve Seküler Yaşam Tarzının Altüst Ettiği İman-Amel İlişkisi

Vedat Önal — Yazar

۞
Yazı boyutu %100
Paylaş
Bu yazıda, İman-Amel ilişkisine biraz İslam’ın klasik Fıkıh çerçevesi dışından bakmak istiyorum. İslam Hukukunda çok önemli tartışmaların kaynağı olmuş ve alimlerimiz tarafından tafsilatlı bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş olan iman-amel meselesinin bu yönden…
Bu yazıda, İman-Amel ilişkisine biraz İslam’ın klasik Fıkıh çerçevesi dışından bakmak istiyorum. İslam Hukukunda çok önemli tartışmaların kaynağı olmuş ve alimlerimiz tarafından tafsilatlı bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş olan iman-amel meselesinin bu yönden üzerinde durulmasının günümüz açısından çok bir öneminin olmadığını düşünüyorum. Zira Müslümanların son 200 yıl dışındaki klasik çağlarında iman-amel konusunda alimler arasında bir tartışma yaşansa da, imanın yanında amelin mutlaka olması gerektiği konusunda hiçbir Müslüman alimde bir kafa karışıklığı olmamıştır. Yani daha açıkçası namaz kılmayan bir Müslümanın olabileceğini asla düşünmüyorlardı. Veya olsa bile bunun bir istisna olacağı konusunda bir fikir birliği vardı. Bugün Yüzde 99’unun kağıt üstünde, Yüzde 90’ının Müslüman olduğu söylenen bir ülkede namaz kılma oranı en iyimser tahminlere göre Yüzde 20’ler seviyesinde. Böylesi bir savrulmanın İslam tarihi boyunca olduğunu sanmıyorum. Belki de Müslümanların tarihte büyük badireler yaşamalarına rağmen bu badireleri her seferinde atlatmaları fakat son 100 yılda yaşadıkları krizleri atlatamamalarının en büyük sebebi bu iman-amel bütünlüğünün tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Bu parçalanmışlığın birçok sebebi sayılabilir fakat bana göre en büyük sebebi son 200 yıldır içine düştüğümüz, modernizm ve modern seküler, laik yaşamın dayattığı hayat nizamına hiçbir itiraz getirmeden teslim olmamızdır. Tabii bu hayatın cazibelerine kapılmak da bunlar arasında sayılabilir. Dünya hayatının nimetleri Müslümanların gözlerini kamaştırmış gözüküyor. Müslümanların bir kısmı bilerek bir kısmı ise bilmeden 19. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi ile ortaya çıkan, seküler ve laik hayat anlayışı ile büyük bir krizin ve buhranın içine sürüklenmiştir. Hristiyan kiliseleri arasındaki yıkıcı rekabetin sonucu ortaya çıkan Aydınlanma Felsefesinin etkisinde kalan, Müslüman aydın ve münevverler batıdaki bu akımların adeta birer temsilcisi haline gelmişlerdir. Yaşanan büyük değişimler konusunda, toplumlarını bilinçlendirmesi gereken aydınlar, bırakın aydınlatmayı kendileri bu Aydınlanma denen fakat “karanlığın” ta kendisi olan fikir akımlarının, düşünce biçimlerinin içinde kaybolup gitmişler ve toplumlarını da aynı karanlığın içine sürüklemişlerdir. Devlet-i Aliyye’nin yurt dışına gönderdiği ve batıdan teknik öğrenip gelsinler diye düşündüğü, genç beyinler batının bu yıkıcı fikir akımlarının ve batı şehirlerinin ön plandaki büyüleyici atmosferlerine kendilerini kaptırmış, Londra’nın Paris’in arka sokaklarındaki sefaletten, açlıktan ve köleliğin zalimliklerinden ve zulümlerinden habersiz bu cafcaflı dünyayı kendi ülkelerine taşımanın telaşı içine düşmüşlerdir. Muhalif hareketler olarak Paris’te, Londra’da arz-ı endam eden Jöntürkler ve İttihatçılar buralardaki sadece batılı yaşam tarzının niçin bizim ülkemizde de olmadığının derdine düşmüşlerdir. Oysa batının tekniğinin kaynağının aslında yüzyıllar boyu batılılara yol gösteren Müslüman bilim adamlarının çalışmaları olduğunu ya fark etmemişler ya da fark etmek istememişlerdir. Bu yüzden de İslam Hukukunun hayata yansıyan ve olmazsa olmaz, iman ve amel birlikteliğini tamamen bozacak ve yok edecek seküler ve laik anlayışlarını kendilerine rehber edinmişlerdir. Yüzyıllar boyu İslam toplumlarına rehberlik eden “Fıkıh” yerini din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması devlet yönetmek için sanki olmazsa olmaz bir kuraldır, bunun dışında görüş beyan etmek zinhar yasaktır anlayışına bırakmıştır. Batı uygarlığı için olmazsa olmaz olan laik ve seküler bakış açısı din konusundaki açıklamalarına ve tanımlamalarına kadar girmiştir. Batı’daki din tanımlarında, genellikle dinin kamusal alandan el çektirilmesi eğilimi gözlenirken İslam dünyasındaki din tanımlarında ise toplumsal yön belirleyicidir. Bunun sebebi Batı’da din, sevgi ve inanca indirgenerek vicdanlarda yaşanan; İslam dünyasında ise hayatın bütününü içine alan bir hayat nizamıdır. Bir Müslüman bu muhteşem hayat nizamını bırakıp batının sapkın beşeri ideolojilerine kendisini nasıl kaptırabilir. Üstüne üstük bu beşeri ideolojileri kendisine bir hayat nizamı olarak görebilir. Bu ideolojiler insanların zihinlerine ve hayatlarına parçalanmışlık olarak yansımaktadır. Din işi ve dünya işi diye bir ayrım geliştirmek aynı zamanda insan fıtratına aykırı olduğu için, bunalımlar, krizler ve ruh sağlığı tamamen bozulmuş bir toplumun ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Oysa iman ve amel bütünlüğü, İslam şeriatının temel bir kavramıdır. İman, kalbin Allah’a ve O’nun Peygamberlerine bildirdiklerine kesin bir inancı anlatırken, iman ise kalbe yerleşen bu inancın bir göstergesi olarak dışa yansıyan davranışlardır. İman ancak imanın göstergesi olan amellerle tamamlanabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de iman ve salih ameller birçok ayeti kerimede birlikte zikredilerek bu bütünlük sürekli vurgulanır. Peygamber Efendimizde “İman, kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve organların eylemidir” buyurarak bu bütünlüğe dikkat çekmiştir. Kısaca, İman ve amel ayrılmaz bir

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.