Heva-Heves nefsin geçici arzuları, düşkünlükleri, tutkuları ve anlık zevkleridir.
İnsan yaratılanlar içinde sorumlu mükellef bir varlıktır. Varlığının gerekçesini bilmek ona göre davranmak akıl ve irade sahibi olmanın gereğidir. Varlığının farkında isen, düşünebiliyorsan, olumlu veya olumsuz, iyi veya kötü tercihte bulunabiliyor ve karar verebiliyorsan mükellefsin ve verdiğin kararın neticesine de katlanacaksın demektir. Kritik soru şudur: Düşünme akletme sürecinde Doğru-Yanlış, İyi-Kötü, Güzel-Çirkin, Olumlu-Olumsuz, Pozitif-Negatif, Hak-Batıl gibi kriterlerin belirleyicisi Yaratan mı olacak İnsan mı olacak? Tam da düğüm buradadır. Bu düğümü çözmek ve isabetli tercihte bulunmak yani ilk adım başlangıç çok önemlidir. Kendi hakkımdaki kararı belirleyen toplum mu, çevre mi, kültür mü, gelenek mi, veya bunların etkisiyle yoğrulmuş yetişmiş akıl mı ? Yoksa beni tüm kodlarımla yaratıp beni benden daha iyi bilen yüce bir yaratıcının prensipleri mi belirleyecek. Kuşkusuz eğer Yüce Yaratıcı belirlemiyorsa yürüyüşümüzü gidişatımızı hayatımızı ve ölümümüzü heva hevesimize göre planlayıp yaşıyoruz demektir. Peki heva-heves nedir? Heva-Heves nefsin geçici arzuları, düşkünlükleri, tutkuları ve anlık zevkleridir. Hevâ, insanın yaratılışından gelen nefsî / iğreti istekleri ifade eder. Hevâ, insanoğlunun nasıl bir hayat yaşaması konusunda belirleyici ilke vahiy mi veya hangi ideolojik isimle isimlendirilse isimlendirilsin din dışı belirleyici unsurların tamamının kaynağıdır. Heves, bir şeye duyulan istek, arzu, şevk, eğilim ve gelip geçici arzu demektir. Heves ya da ilgi duyma, bir insanın bir nesneyi, olayı veya olguyu kendine odak seçme halidir. Merak ve sürpriz duygularına benzeyen bir duygudur. İmam Mâtürîdî’ye göre heva ve heves nefsin, akıl ve dinin sınırları dışına çıkarak anlık hazlara, dünyevi zevklere ve cismani arzulara yönelme eğilimidir. Heva-Heves, Akıl tarafından kontrol edilerek dizginlenmediğinde insanı hak ve adaletten saptıran en büyük tehlikedir. İmam Mâtürîdî’nin düşünce
sisteminde heva-Heves ve nefsin yapısı şu şekilde özetlenebilir: Nefsin fıtratı: Mâtürîdî, insan nefsinin haz ve şehvetlere meyilli yaratıldığını ifade eder. Bu yapısı gereği nefis, sürekli olarak geçici lezzetleri hazzı hızı ve rahatı ister. Akıl: İnsana verilen akıl ve irade, nefsin bu süflî (aşağı) isteklerine karşı durma ve onları frenleme gücüne sahiptir. Tabii ki selim bir akıl. Hakikatin Üzerini Örtmesi: Dünyevi heva ve heveslere tutulan insanın basireti bağlanır ve bu durum hakkın ve imanın idrak edilmesine karşı bir perde (gaflet perdesi) oluşturur. Heva, İyi, Doğru, Güzel ve Hak olanı göstermemek için sürekli gereksiz meşguliyetler ve bahaneler üretir. Zaman nimetini hoyratça harcamanı ister. Küfür de zaten hakkın hakikatın iyinin doğrunun üzerinin örtülmesi hali değil midir? Küfür perdesini kaldırmak ise Akıl ve kalple olur. Vahyin (Din) Rehberliği: Hevâ-i nefis, mutlak doğrunun yerini “bireysel isteklerin ve keyfiliğin” almasıdır. Mâtürîdî, vahyin (dinin) temel işlevlerinden birinin insanın heva ve hevesine sınır koymak olduğunu belirtir. Çünkü insan yaratılırken sınırlı bir varlık olarak yaratılmıştır. Sınırları belirleyen Yaratandır. Heva-heves Onun belirlediği sınırları sürekli aşmaya kalkışır. Selim akıl ise sınırları aşmadan yaşamayı önerir. Kur’ân-ı Kerîm’de hevâ kelimesi, hepsi de olumsuz anlamda 37 ayette geçmektedir. Ebubekir Er Razi Eṭ-Ṭıbbü’rrûḥânî adlı eserinin ilk iki bölümünü (Resâʾil felsefiyye, s. 17-32) aklın önemi, hevânın yerilmesi ve akıl-hevâ çatışması konularında görüşler ortaya koymuş ve hevanın hissî, tabiî ve hayvanî arzulardan ibaret olduğunu söylemiş, hevâyı aklın karşıtı olarak göstermiş ve bu konuda sonraki ahlâkçılara ışık tutacak görüşler ortaya koymuştur. Kur’an’da, bayağı arzularına esir olan insan “Hevâsını ilah edinen” diye tanıtılmış (Furkān /43; Câsiye /23) ve hevâ başlıca sapıklık sebeplerinden biri sayıl-
mıştır. Gazzâlî bu âyeti yorumlarken ilâh kelimesinin “mâbud” anlamına geldiğini, mâbudun da “buyruğuna uyulan” demek olduğunu, davranışlarında hevâya uyup bedenî arzularının peşinden koşanların hevâlarını ilâh edinmiş sayılmaları gerektiğini ifade eder (İḥyâʾ,III,28; Mîzânü’lʿamel, s. 59).“Hevasını ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için sapıklıkta bıraktığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?”(Câsiye /23) “De ki: “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.” En‘âm/56) Müminler, çeşitli âyetlerde hem kendi hevâlarına hem de kâfir, zalim, hak yoldan sapmış, kalpleri mühürlenmiş kimselerin hevâlarına uymaktan menedilmiştir. Çünkü, Rasulüllah (SAV) (Necm suresi 3,4.) ayetlerde “O hevâsına göre konuşmaz; onun konuşması vahiyden ibarettir” denilmektedir. Mü’minûn suresi 70-71. âyetlerde Resûl-i Ekrem’in insanlığa gerçeği getirdiği, insanların çoğunun ise gerçekten hoşlanmadığı ifade edildikten sonra, “Eğer hak onların hevâsına uysaydı gökler, yer ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu” buyurulmuştur. Nisâ 135. âyette her durumda adaleti ayakta tutmayı emreden ifadenin ardından gelen, “Hevânıza uyarak sapmayın” buyruğu da adaletin mutlak oluşuna karşılık hevâların değişkenliğini gösterir. Hâris el-Muhâsibî, “Sana düşmanın olan şeytandan neler gelirse, hepsi nefsinin hevâsı aracılığı ile gelir” der. (Er-Riʿâye, s. 325). Düşünme yeteneğini kendisine bağımlı kılan bu şehvete hevâ denir. Sonuç olarak düşünme cehdi aklın kontrolünde işlediğinde iyilik ve güzellikler üretir, hevânın etkisine kapıldığında ise kötülük ve çirkinlikler doğurur. (Ẕerîʿa, s. 108-109). Muhyiddin İbnü’l-Arabî de “nefsânî istekler” anla-
mındaki hevâyı yermekle birlikte Allah sevgisinin derecelerinden söz ederken bu sevginin en alt derecesi için hevâ, en yüksek derecesi için aşk terimlerini kullanır (El-Fütûḥât, IV, 259). İlk zâhidlerden Ebû Süleyman ed-Dârânî, nefsin hevâsına uymamayı en faziletli amellerden sayarken (Sülemî, s. 81), Sehl et-Tüsterî, nefsin bayağı isteklerine karşı koymaktan daha üstün bir kulluk bulunmadığını söylemiştir. (Kuşeyrî, I, 351) Râgıb el-İsfahânî “Eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa” ve Gazzâlî “Mîzânü’l-ʿamel” isimli eserlerinde Akıl Heva kıyaslaması yapmışlardır. Bu yaklaşımda aklın karşısına konulan beşerî istek ve tutkuların hepsine birden hevâ adı verilmiş, aklın melekten, hevânın şeytandan destek aldığı ifade edilmiş, aklın buyruğu ile hevânın istekleri arasında ayırım yapmanın her zaman kolay olmadığına dikkat çekilerek bu hususta bazı ölçüler verilmiştir. Bu arada İbrâhîm sûresi 24. âyetteki “güzel ağaç”la aklın, “çirkin ağaç”la da hevânın kastedildiği, böylece âyette aklın faydalarıyla hevânın zararlarına işarette bulunulduğu belirtilmiştir. Tabiiki buradaki akıl vahiyden beslenen, onun ilkeleri üzerine çalışan bir akıldır salt materyalist kuru akıl değildir. Tarihin her döneminde, bugün dahi insanlığın temel sorunu, bedensel arzularını, maddî çıkarlarını, makam ve mevki tutkularını vahiy destekli akıl ve irfanın ışığından, doğru inanç ve sağlıklı düşünceden, hak ve adalet ölçülerine göre hüküm ve karar verip hayatlarını bu ölçülerle düzenlemekten daha önemli görmeleridir. Bu kriterlere uymuyorsa insanlık materyalist salt akla uyarak kendini Tanrı makamına yerleştirmiş, heva hevesini ilah edinmiş demektir. Yani, arzu ve ihtiraslarına uyanlar sadece bedensel hazlarını, geçici isteklerini, adi menfaatlerini dikkate alırlar. Allah’ı Rab, İlah, Yaratıcı, Kanun ve Kural koyucu, nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini belirleyici otorite ve akabinde büyük mahkeme, hesap ve ahiret hayatı olacağı inanç ve bilinciyle hareket edilirse kurtuluşa erilmiş olacaktır. Aksi durumda bu kriterlerde otorite olarak Nefsini, Heva ve Hevesini ilah edinmiş neticede ebedi azaba mahkum olacaktır. Asıl şu soruya cevap bulmamız gerekecektir. Akıl ve heva çatışması nasıl çözülür? İmam Mâtürîdî’ye göre akıl ve heva çatışması, aklın irade yardımıyla heva üzerinde mutlak hakimiyet kurması ve vahyin rehberliğini kabul etmesiyle çözülür. Mâtürîdî, insanı bu iki gücün sürekli savaş halinde olduğu bir imtihan meydanı olarak görür. “İnsan, Akıl Heva çatışmasının imtihan alanıdır.” Akıl Heva çatışmasında Hevaya kapılmamanın çözümü şöyledir: 1. Akla, Bilgi ve Tefekkür Yoluyla Güç Kazandırmak: Çatışmada hakem ve yönetici akıldır; heva ise kontrol edil-
mesi gereken kör bir arzudur. Akıl, hevanın anlık hazlarına karşı işin sonunu (akıbeti) ve kalıcı olanı düşünür. İnsan tefekkür ettikçe aklın gücü artar, hevanın etkisi zayıflar. 2. Özgür İradeyi (İhtiyar) Selim aklın emrine vermek: İnsanın iradesi, akıl ile heva arasında bir tercih aracıdır. Çatışmanın çözümü, iradenin sürekli olarak aklın gösterdiği doğru ve ahlaki olanı seçmekle yani peygamberi yaşam tarzı ile nefis terbiyesi yapmakla mümkündür. 3. Menfaat ve Zarar Dengesi Kurmak : Geçiciye karşı kalıcıyı tercih. Heva, insana dünyevi ve geçici menfaatleri süsleyerek sunar. Akıl ise dünya ahiret dengesini kalıcı ve faydalı olanı tercih ederek hevanın anlık tatmin taleplerini reddeder ve çatışmayı sonlandırır. 4. Vahyin (İslam Hukukunun) Hakemliğine Başvurmak: Aklın sınırları vardır. Akıl her ne kadar doğruyu bulabilse de, hevanın baskısı altında bazen yanılabilir veya zayıf düşebilir. Vahiy ve dini hükümler, akla heva karşısında ihtiyaç duyduğu mutlak kriterleri ve manevi gücü sağlar. Akıl, vahye tabi olarak hevanın tuzaklarından kurtulur. -Mâtürîdî’ ye göre; adalet aklın ve hikmetin, zulüm ise heva ve hevesin bir ürünüdür. Mâtürîdî, bu kavramları sadece ahlaki terimler olarak değil, varlığın düzeni (ontoloji) ve bilgi teorisi (epistemoloji) üzerinden birbirine bağlar. Vahyin sahibi adildir. Hakem olarak, vahye uyan haksızlık ve torpille karşılaşmaz. Vahiy, daima dünyada ve ahirette mutluluk ve huzur telkin eder. Tercih ise insanlara aittir. -Zulüm, adalet ve heva arasındaki ilişki şu temel dinamikler üzerinden yürür: 1. Hikmet mi ve Keyfilik mi? Adalet (Hikmetin Gereği): Mâtürîdî’ye göre adalet, “her şeyi yerli yerine koymak, hakkı sahibine teslim etmek ve ölçüyü korumaktır”. Akıl, varlıktaki bu düzeni ve hikmeti kavrayarak adalete yönelir. Zulüm ise hevanın sonucu olup “bir şeyi hakkı olmayan bir yere koymak, sınırı aşmak ve haksızlık etmek” anlamına gelir. Heva, doğası gereği bencil, ölçüsüz ve keyfi olduğu için insanı sürekli olarak adaletin sınırlarını çiğnemeye (yani zulme) sürükler. 2. Heva, Aklın Adalet Ölçüsünü Bozar. Fıtri olarak insan aklı, zulmün kötü, adaletin iyi olduğunu ayırt edebilecek yetenektedir (Hüsün-Kubuh teorisi). Ancak insan hevâ-i nefsine uyduğunda, anlık çıkarları, şehveti veya öfkesi aklın üzerini bir perde gibi örter. Heva, bireye kendi haksız menfaatini “adaletmiş gibi” gösterir. Böylece kendi hevasını tatmin ederken başkalarına zulmettiğini fark edemez hale gelir. 3. Zulmün Kaynağı Olarak “Hevayı İlahlaştırmak”: “Hevasını ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptır-
dığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Câsiye, 23). İmam Mâtürîdî, bu ayete atıfla, hevasını ilah edinmenin en büyük zulüm olan şirke ve inkâra yol açtığını belirtir. Kişi kendi arzu ve isteklerini mutlak doğru (ilah) kabul ettiğinde, Allah’ın mülkündeki en büyük adaletsizliği yapmış ve hakikatin yerini kendi keyfiliğine bırakarak en büyük zulmü işlemiş, kendini ilahlaştırmış demektir. İkinci aşamada güç devşirince başkalarına da ilahlık taslamaya başlar ve Nemrud misali “Ben sizin Rabbinizim” der insanları köleleştirir. 4. Toplumsal Yansıma : Adalet toplumun akli düzenidir. Toplumsal hayatta adalet; liyakat, hukuk ve tarafsızlıkla sağlanır. Bunlar ise ancak rasyonel ve ahlaki bir akılla yani selim akılla inşa edilebilir. Hevanın neticesi olan zulüm toplumsal yıkıma neden olur. Bir toplumda rüşvet, torpil, haksız kazanç ve adam kayırma gibi zulümler baş gösteriyorsa, orada akıl devre dışı kalmış ve yöneticilerin/ bireylerin heva ve hevesleri (kişisel arzuları) hukukun önüne geçmiş ilahlaştırılmış demektir. Adalet aklın rehberliğinde haddini (sınırını) bilmektir, zulüm ise hevaya uyarak haddi aşmaktır. Netice: Hevayı İlah edinmeden nasıl bir yol takip etmemiz gerektiği konusunda en kolay en sağlam yol, mükemmel önder şahsiyetleri yani Peygamberleri, onların yaşantılarını ilkelerini ve yolunu takip ederek gerçekleştirebiliriz. Sıratı Müstakime girmek ve o yolda kalmanın yolu budur. Biz, kim olduğumuzu nereden gelip nereye gittiğimizi, bir var edenin olduğunu ve var eden o makamın bizim için neyi nasıl takdir ettiğini, nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini, hayatın ve ölümün bir anlamı olduğunun farkında olarak yaşarsak ki bu hayat Allah’ın razı olacağı hayat demektir. Akibeti de hayır olacaktır. Yoksa akıl irade ve idrakimizi doğru yönde kullanmaz Heva-Hevesimizin kontrolüne bırakırsak heva-Hevesimizi ilah edinmiş ve Şeytanın razı olduğu bir hayatı ve kötü akibeti tercih etmiş oluruz. İdeolojilerin isim, ilke ve yöntemlerinin farklı olması kimseyi aldatmasın. Neticede hevaya dayalı beşeri sistemlerde yasalar ve yasaların icrasında insanoğlu her zaman kendi lehine yontar ve yorumlar. Çünkü Heva-Heves menfaatine aykırı olanı kesinlikle tercih etmez. Allah ve Rasülünün biz insanlar için emir ve tavsiye ettiği sisteminin dışındaki tüm ideolojiler ve sistemler insani gibi görünse de heva-heves kaynaklı bir yalan ve göz boyama üzerine kurulu olup şeytani sistemlerdir. Yani insanoğlu ya Yaratanın kulu olur, ya da hevasının. Vesselam.
“Heva-Heves nefsin geçici arzuları, düşkünlükleri, tutkuları ve anlık zevkleridir.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.