Kutsal, değerli ve yüce olanın fani ve değersiz olanla değişimi ve bunun ne kadar da bayağı ve adice yapıldığının işaret taşı yukarıda bahis konusu ettiğimiz iki ayettir. Arzularını yüceltmek, onları bir gaye haline getirip peşinden koşmak, her şeyi onlara endekslemek elbette adice ve densizce bir yaklaşım; ancak insan tabiatı gereği kimi arzularına ulaşmak için gayretsiz veya duyarsız da kalamıyor.
Bir şeyi ilahlaştırıp kutsamakla, kutsalını hevasına araç yapmak arasında bir fark düşünebilir miyiz? Ya da arzularını ilahlaştırmak ile ilahını arzusu yapmak arasında sadece kelimelerin takdim tehiri inceliği mi var?
Kur’an’da bir harf fazlasıyla aynı ayet iki yerde tekrarlanır: Furkan suresi 43. ayet ve Casiye suresi 23. Ayetler. Her iki ayetin de Mekke’de indiği görüşü yaygın.
ِه ْي َل َع ُنو ُك َت َت ْناَ َفاَ ؕهُي ٰو َه هُ َه ٰلاِ َذ َخَ ّتا ِن َم /ilahını hevası/arzusu yapanı
Ayetin sibakı şöyledir: Onlar ne zaman seni görseler, “Bu mu Allah’ın resul olarak gönderdiği adam!” diyerek mutlaka seninle alay ederler.
“Eğer ilahlarımıza inanmakta sabır göstermeseydik neredeyse bizi onlardan koparacaktı” derler. Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların kimler olduğunu anlayacaklar!
Mekke’li müşrikler bugünkü anlamda hiçbir ilaha inanmayan, ilah tanımaz “ateistler” değillerdi; aksine en yüce ilah anlamında Allah’a inanıyorlardı. Ancak bir farkla ki Allah’ın insanlarla kendileri arasında aracı kıldığı tanrıçalar- putlar-, Allah’ın kâinatı yönetmede ortakları ve bir de meleklere atfen kızları vardı. Mekkeli müşrikler Allah ile direkt muhatap olmak yerine söz konusu bu aracı ve ortakları muhatap alıyorlardı. Bugünkü ifadeyle Deist bir yaklaşım sergiliyorlardı; Allah’ın dünyadaki hayata müdahalesi, helal haram koymada belirleyici olarak O’nu kabul etmek gibi bir inanç ve pratikleri yoktu. Allah yaratan, öldüren, adına kurban kesilen, evi- Kâbe- tavaf edilen tanrılar Tanrısı bir ilahtı.
Ayetin siyakı şöyledir: “Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun ger-
çekten senin davetine kulak verdiklerini yahut aklettiklerini mi sanıyorsun? Aksine onlar, hayvan gibidirler, hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar.” Hakikati dinlemeyen ve akletme eyleminde bulunmayan bu insanlar için tanrı yani ilah(lar) en kutsal değer makamında değil; aksine onlar için en kutsal olan arzularıydı; dünyevi hazlar, makamlar, şan ve şöhret yaşamıydı. Tanrı(lar) bu arzularına ulaşmak için ara sıra sığınıp dua ettikleri, gönüllerini almak için kurban adadıkları ve bazen de başarı veya zaferler sonrasında teşekkür ettikleri birer araç idiler. Hz. Ömer’in helva hikâyesi söylemeye çalıştığımız gereceğe bir işaret taşıdır. Söz konusu ettiğimiz iki ayet ve benzeri ayetler Mekke cahiliye insanının kutsala yaklaşımı manasında nasıl bir zihniyete sahip olduklarına dair önemli ipuçları vermektedir. Bunun en bariz örneklerinden birisi de Ebu Sufyan’ın Bedir’den kaçırıp kurtardığı kervanla ilgili Mekkelilere haykırdığı sözdü: “Benim şerefim develerimin sırtındadır.” Şeref, din, namus, adalet, hakikat, Tanrı ve daha ne kadar değer varsa hepsi bir yana develerin sırtında olanlar bir yana; Mekke cahiliye insanının zihin dünyasının resmi. Kutsal, değerli ve yüce olanın fani ve değersiz olanla değişimi ve bunun ne kadar da bayağı ve adice yapıldığının işaret taşı yukarıda bahis konusu ettiğimiz iki ayettir. Arzularını yüceltmek, onları bir gaye haline getirip peşinden koşmak, her şeyi onlara endekslemek elbette adice ve densizce bir yaklaşım; ancak insan tabiatı gereği kimi arzularına ulaşmak için gayretsiz veya duyarsız da kalamıyor. Haddi zatında helal ve meşru olduğu sürece bunlar için ortaya konulan cehdin sahibine sevap kazandıracağı da söylenebilir. Asıl problem insanın kutsalını, me-
ُفَاَل تَغُ َّرنَّ ُك ُم ا ْل َح ٰيوة يَغُ َّرنَّ ُك ْم ِباهّّٰٰل ِل ا ْلغَ ُرو ُر
اَدل هُّدّْٰنّٰلليَِا ࣞا/َو ْعeنyَّ ِا
Bir insanı Allah ile aldatmak şahsi bir kazanca dönüşmüş görünse de aslında değer kaybına uğratılan Allah’tır; çünkü kandırılma işinde O bir manivela olarak kullanılmıştır. Aldatan için Allah mı daha değerli yoksa kazanmaya çalışılan şey mi? Elbette kazanılmaya çalışılan şey, aldatan için Allah’tan daha değerlidir; bundan sebep de O’nu kazancına alet etmiştir.
Arzularını tanrı edinmek ruhsal veya zihni bir bağımlılık hastalığın sonucu rezillik olarak düşünülebilir, tedavisi tevbe edip tümüyle vaz geçmektir. Fakat tanrısını arzularına peşkeş çeken biri tam aksine bilinçli bir tercihle bu eylemi gerçekleştirmektedir; tedavisi mümkün değil, itlaf edilmesi gerekir. Namus(unu) satanlar, Allah’ın ayetlerini az bir değere değişenler, dini ve kutsalları alay konusu edip eğlenenler bu cinsten mahlûklardır.
Şimdi, geldiğimiz bu nokta itibariyle, takip ettiğimiz yol, peşinde olduğumuz hayaller, elde etmeye çalıştığımız mevkiler, sahip olmaya azmettiğimiz makamlar ve değerli kılmaya çalıştığımız benzeri ne varsa bunları kutsallarımız için birer araç olarak mı görüyoruz yoksa kutsallarımızı mı bunlar için payanda yapıyoruz? Yeniden gözden geçirme, bir kere daha değerlendirmeye tabi tutma zamanı sanırım.
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.