بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 29 · Ağustos 2026 · Makale · s. 27

Heva ve Heves

Mustafa İbakorkmaz — Grafik Tasarım

۞
Heva ve Heves
Yazı boyutu %100
Paylaş
Efendimiz Tebük seferinden dönüşlerinde, sefere sahabe yorgun ve mecalsiz bir haldeydi. Düşmanla fiziki bir karşılaşma olmasa da yaz sıcağı, susuzluk, erzaksızlık oldukça fazla yıpratmıştı.

Gerçek mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsinin heva ve arzularıyla cihad eden kimsedir.”(Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd)

Efendimiz Tebük seferinden dönüşlerinde, sefere sahabe yorgun ve mecalsiz bir haldeydi. Düşmanla fiziki bir karşılaşma olmasa da yaz sıcağı, susuzluk, erzaksızlık oldukça fazla yıpratmıştı. Efendimizin bu yolculukta ashabına sözü “Küçük cihaddan büyük cihada döndük.” olmuştur. Ashab merakla sordu: ‘‘Büyük cihad nedir ya Rasûlallah?’’ Cevaben buyurdu ki: “Nefis ile cihad...” kimilerince zayıf olarak nitelenen bu hadis, başka hadislerle ve Kur’an ayetleriyle örtüşen bir gerçeği bize bildirir. “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman tutun.”1 Şeytan’a düşman olduğumuzu lafzen sarfetmek oldukça kolaydır. Şeytanın apaçık düşmanımız olduğuna iman etmekte de sorun yok. Fakat, şeytanın vesvesesine açık bir mahlukuz. Şeytan bizim yüzümüzden kaybettiklerinden bir an bile gafil değildir. Bu nedenle sürekli fısıldayıp durur. Bizi kandırmak, ayartmak, yoldan çıkarmak, haram işletmek ve inancımızı yıkmak için büyük bir mücadele verir. Aralıksız çalışır, çabalar. Tuzaklar kurar. Şeytan, ne ademoğluna düşmanlığından, ne de bu düşmanlığın gereklerini yerine getirmekten bir an bile gafil kalmaz. Kendi ahdine sadık kalarak, “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.”2 İnsanla mücadelesini her yönüyle devam ettirir. Hz. Adem (as)’a secde etmesi emredildiğinde İblis’i şeytanlaştıran, cehennemden kovulmasına yol açan şey de İblis’in nefsiydi denirse yanlış olur mu? Nitekim daha sonra, Adem (as) ve eşine yanaşarak, onların nefslerini harekete geçirerek onların da cennetten dünyaya inmelerine sebep oldu. Fakat, Adem (as) ve eşi şeytanın aldatmasına, nefsine uyarak kandığını bildiler. “Hemen niyâza durdular: “Rabbimiz! Biz kendi kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen hiç şüphesiz ebedî kaybedenlerden oluruz.”3 diyerek tövbe ettiler. Hz. Adem (as)’un bu farkedişi ve tövbesi nefsle mücadelenin ilk örneği oldu. Kur’an’da onların tecrübeleri ve tövbeleri hakkında verilen bilgilere bakarak bizim de öğreneceğimiz şeyler var elbette. İlk olarak nefsimiz ve şeytan arasında istemesek de var olan münasebet, belki de nefsimizin şeytanın vesve1) Fatır, 35/6 2) A’raf, 7*17 3) A’raf, 7/23

selerine teşne bir suç ortağı gibi hareket etmesidir. Bu münasebetin kurulduğu yer, bu suç ortaklığının bizi felakete sürükleyen hareket noktası nefsimizin hevası, istekleri ve arzularıdır. Oysa Allah (cc) bizi defaatle uyarır. “Şeytanın adımlarına uymayın (arkasından gitmeyin). Çünkü o sizin için apaçık düşmandır.”4 Düşmana yenilmek zillettir. Düşmana yenilen hürriyetini kaybeder. Şahsiyetini, izzetini, namusunu, şerefini yitirir. Köleleşir, aşağılanır. İnsan nasıl fiziki, düşmanı karşısında yenilmek istemezse Allah’ın apaçık düşman olarak bildirdiği şeytana da yenilmek istemez. Oysa, şeytanla suç ortaklığına soyunmamıza yol açan hevamız ve hevesimiz, arzu ve isteklerimiz bize dost görünen bir düşman gibi hareket eder. Heva ve heveslerimize boyun eğdiğimiz takdirde karşılaşacağımız sonuçlar adeta adım adım bellidir. Nitekim, Adem (as) ilk insan olarak bunu ilk kez tecrübe etmiştir. Yusuf (as)’nın durumunu da yine Kur’an’da görmekteyiz. O da diyor ki; “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç. Nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”5 Nefsin emrettiği kötülük, kendi heva ve heveslerinin ne pahasına olursa olsun gerçekleştirilmesidir. Nefis, kendi isteği olsun da ne olursa olsun, isterse sonunda ebedi cehennem olsun farketmeyecek kadar kaba bir şekilde arzusunu insana dayatır. İnsanı, aşağıların aşağısına doğru sürükleyen bir yolculuğun rehberliğini üstlenir. En sonunda “Hevasını ilah edineni gördün mü?”6 ayetinde işaret edildiği gibi, heva, yani arzu ve istekler ilah haline gelir. İnsanın fıtratında bulunan sevdiğinin emrini sevinerek yerine getirme halinin istismarının sonucu budur. Allah (cc) kullarını uyarır; “Nefsinin arzu ve tamayüllerine uyma ki, bunlar seni Allah’ın yolundan saptırmasın.”7 İnsan elbette kendi nefsini sever. Fakat nefs, isteklerinin ahlaki sonuçlarını düşünemeyen bir çocuk ya da bir hayvan gibi hareket etmeyi ister. Bu istekler onu dünyada rüsvay, ahirette bedbaht edecek olsa bile sonuçları göze almak istemez. Çünkü bazı sonuçlar ağırdır ve göze alınamaz. O nedenle, sonuçlar yerine istekler ve isteklerin gerçekleştiği anla, insan şuurunu sınırlandırması gerekir. Yani heva ve heves insanın aklını ve vicdanını 4) Bakara, 2/168 5) Yûsuf, 12/53 6) Casiye, 45/23 7) Sâd, 38/26

örter, şalterini indirir. Gözleri ve kulakları kapatır. İnsan heva ve heveslerine uymak, bunlara ulaşmak istediğinde bilincini kendi kendine kapatır. Arzuların insanı kendinden geçirmesinin, kendini kaybettirmesinin sebebi bu olmalıdır. Dolayısıyla heva ve hevesin boyunduruğu altına giren insan insanlıktan çıkar. Bütün cürümler, cinayetler bu haldeyken zuhur eder. İnsan hevaları ve hevesleri içinde taşırken, öte yandan ulvi ve manevi yönelmeye de ihtiyaç duyar, yönelir. Bu durumda ise insanın içinde bir çatışma çıkar. Öte yandan, toplum hayatı yaşamanın gerekleri, ahlak ve din gibi etkenlerle ilişkisi bu çatışmayı büyütür. İnsan bir yandan arzularına ulaşmak için kıvranırken, öte yandan bu arzulara karşı koymak için mücadeleye girişir. İşte bu bir cehddir, cihaddır. Düşmanlar bellidir, mücadelenin konusu, yani dava bellidir. Bu mücahedeyi Hz. Adem’den itibaren bütün insanoğlu an be an tecrübe etmektedir. Şeytanın yer yer komutan, yer yer en kuvvetli müttefik olduğu bu şer cephesine karşı savaşmak insanın sınavıdır. Bu savaşın sonucunda yenilenler cehenneme, yenenler ise cennete ulaşacaklardır. “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, şüphesiz Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olarak bulur.”8 İslam’da zühd ve tasavvuf’un ihtisaslaştığı bu konu Müslümanların genel problemi, fiziki ve fiili cihad kadar önemli bir meselesidir. Çünkü düşman hem aynı, hem çok benzerdir. De ki: “Dosdoğru yol, Allah’ın gösterdiği İslâm yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra, onların hevâ ve heveslerine uyacak olursan, bilesin ki seni Allah’ın gazabından koruyacak ne bir dostun olur ne de bir yardımcın.9 Kur’an bu savaşın insanlık tarihi boyunca sürdüğünü gösterir. “Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.”10 Saldırıların mahiyetini ve savunma stratejilerini öğretir. Efendimiz de, “Hakiki mücahid nefsine karşı cihad açan kimsedir”11 diyerek bu meselenin önemini vurgular. 8) Nisa, 110 9) Bakara, 2/120 10) Nâ’zi’ât, 79/40-41 11) Tirmizi, Cihad, 2

“Gerçek mücahid, Allah’a itaat yolunda nefsinin heva ve arzularıyla cihad eden kimsedir.”(Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd)”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.