İnsan ile şeytan arasındaki en temel fark nedir diye sorulduğunda, insanın yaptığı hatadan sonra tevbe etme erdemini gösterebilmesi öne çıkar. Şeytan, işlediği hata karşısında pişmanlık ve dönüş yolunu seçmek yerine ayak diremeyi, gerekçe üretmeyi ve isyanında ısrar etmeyi tercih etti.
Allah azze ve celle, Kitab-ı Kerîm’inde tevbe kavramı üzerinde sıkça durarak kullarına rahmet kapısının açık olduğunu beyan eder. Kur’an’da tevbenin farklı bağlamlarda tekrar edilmesi, insanın hata edebilen bir varlık olmasına rağmen; hatasında ısrar etmediğinde ve bağışlanma dilediğinde affedilebileceğini anlamına gelir. Bu yönüyle tevbe, yalnızca işlenmiş bir günahın ardından dile getirilen bir pişmanlık değil, kulun Allah’a yönelme iradesini yeniden ortaya koymasıdır. İnsan ile şeytan arasındaki en temel fark nedir diye sorulduğunda, insanın yaptığı hatadan sonra tevbe etme erdemini gösterebilmesi öne çıkar. Şeytan, işlediği hata karşısında pişmanlık ve dönüş yolunu seçmek yerine ayak diremeyi, gerekçe üretmeyi ve isyanında ısrar etmeyi tercih etti. Bu sebeple Allah’ın dergâhından kovuldu. İnsan ise aynı şekilde hata edebilir; fakat onu şeytanın yolundan ayırarak yücelten şey, hatasını savunmak yerine onu itiraf edip Allah’a yönelmesidir. Allah’ın tevbe üzerinde bu kadar sık durması ve farklı günahlar üzerinden tevbe eden kullarını bağışladığını bildirmesi, Kur’an’ın günah karşısındaki temel rahmet perspektifini gösterir. Elbette şirk ve insanın hevâsını ilâh edinmesi gibi kulun uluhiyet anlayışını bozan büyük sapmalar ayrı bir yerde durur. Bununla birlikte Kur’an, kulun hevasına uyarak düştüğü birçok yanlışın tevbe ile temizlenebileceğini defalarca hatırlatır. Böylece insan, günahı sebebiyle ümitsizliğe mahkûm edilmez; aksine hatadan dönüş yolu kendisine gösterilir. Burada bir okuma yöntemi önerisi yaparak ve örnekleyerek Allah’ın Kur’anda konuya nasıl yaklaştığını gösterebiliriz. Kur’an konuyla alakalı bazı yerlerde suçu uzun uzun tasvir etmek yerine, o suçun işlenmemesini emreder ve ardından tevbe kapısına işaret eder. Bu yöntem, günahın ayrıntısına odaklanmadan, kulun yanlışa düşmesi hâlinde
nasıl kurtulabileceğini öğretir. Böylece ilahî hitap, insanı hem günahtan sakındırır hem de günaha düşmesi hâlinde onun ümitsizliğe düşmemesini öğütler. Mesela Bakara suresi 221 ve 222. ayetlerde Rabbimiz önce müminlerin müşriklerle nikâhlanma meselesi üzerinde durur; ardından hayız hâlindeki kadınlarla ilişkiye girilmemesini emreder. Sonrasında ilişkinin Allah’ın emrettiği ölçüye uygun biçimde gerçekleşmesi gerektiği vurgulanır ve “Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever” buyurulur. Bu ifade, yalnızca temizlikle ilgili bir hükmü değil, aynı zamanda kulun yanlış bir davranıştan dönerek Allah’ın sevdiği kullar zümresine girebileceğinin anlatımıdır. Aynı şekilde müşrik biriyle müminin evlenmesi halinde kulun yanlıştan dönerek tevbe etmesinin bağışlanma vesilesi olduğu tespit edilmiştir. Bu çerçevede ayet, hevalarına uyarak ilahî buyruklara riayet etmeyen kimselerin içine düşecekleri günahtan tevbe ile çıkabilecekleri hakikatini ortaya koymaktadır. Yani Allah azze ve celle, doğrudan suçun işlenişini tasvir etmek yerine, suçun işlenmemesini esas alır; fakat ardından suçun işlenmesi halinde tevbenin mümkün oluşunu külli bir kaide gibi bildirir. Bu da kulun hata karşısında kapalı bir duvara değil, dönüşe açık bir rahmet kapısına yöneltildiğini gösterir. Bir başka örnek olarak Furkân suresinin 68. ayetinden itibaren dikkat çekici bir anlatım karşımıza çıkar. Allah Teâlâ, kendisine ortak koşmayan, haksız yere cana kıymayan ve zina etmeyen kullarını över; ardından bu büyük günahları işleyenlerin ağır bir karşılıkla yüzleşeceğini bildirir. Fakat anlatım burada kapanmaz. Hemen sonrasında tevbe, iman ve salih amel kapısı açılır. Nitekim 70. ayette şöyle buyurulur: “Ancak tövbe edip iman eden ve salih amel işleyenler başka. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir.” Bu ayet, tevbenin yalnızca günahı silen bir pişmanlık olmadığını; iman ve salih amelle birleştiğinde insanın geçmişindeki kötülüklerin bile ilahî rahmetle iyiliğe çevrilebileceğini göstermektedir. Burada da suçların ayrıntılı biçimde işlenişi anlatılmadan, onların tevbe ile bağışlanabilirliği vurgulanmaktadır. Bu yöntem, Kur’an’ın insanı günahın tasvirinde oyalamak yerine, hatadan dönüş yoluna yönlendiren eğitim üslubunu gösterir. Kul günahı meşrulaştırmadığı, hevâsını ilahî ölçünün yerine koymadığı ve tevbe ile Allah’a döndüğü sürece rahmet kapısı açıktır. Dolayısıyla tevbe, hevasına uyarak hata eden insan için yeniden doğrulma imkânıdır. İnsan hevasına sahip olduğu için değil, hevasını ilahî ölçünün önüne geçirip onda ısrar ettiği için tehlikeye düşer. Kur’an’ın tevbe vurgusu, kulun hatasını fark ettiği anda şeytanî ayak diremeden uzaklaşıp Âdemî bir dönüş göstermesini ister. İşte bu dönüş, insanı hevasına uyarak işlediği günahın karanlığından rahmetin genişliğine taşıyan asıl erdemdir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak burada asıl üzerinde durmak istediğimiz konu hevâ olduğu için, tevbe ile hevâ arasında nasıl bir bağ kurduğumuzu daha açık biçimde ortaya koymak gerekir. Kul çoğu zaman hevasına uymak suretiyle günaha yönelir. Dolayısıyla tevbeden önce yaşanan günahın arka planında, çoğu kez insanı kışkırtan ve sınırı zorlamaya sevk eden bir hevâ etkisi vardır. Hevâ, Sınır ve Tevbe Dengesi Allah Teâlâ’nın tevbe ile günahın bağışlanabileceğini beyan etmesi, hevâdan kaynaklanan her olumsuzluk sebebiyle hevâyı bütünüyle yerden yere vurmadığını da gösterir. Hevâ, günahın başlangıç noktasında insanı tahrik eden bir yöneliş olabilir; fakat aynı zamanda insanın irade, arayış ve hareket kabiliyetinin de bir parçasıdır. Bu sebeple mesele, hevânın varlığı değil, onun ilahî ölçüden bağımsız ve
kul, hevasına uyma konusunda sınır tanımaz, onu denetimsiz biçimde hayatının belirleyici ölçüsü hâline getirirse tehlike farklı bir boyuta taşınır. Çünkü insanın fıtratında fücur eğilimi de vardır.
denetimsiz bir otorite hâline getirilmesidir. İnsanoğlunun yeryüzü serüveni, sahip olduğu karakterler ve eğilimler üzerinden şekil kazanır. Kimi insan sınırları zorlamaktan hoşlanır; kimi insan ise belirlenmiş sınırlar içerisinde hayatını sürdürmeyi tercih eder. Sınırları zorlayarak yaşayanlar da Allah’ın koyduğu temel ilkelere dikkat ettikleri, günahı meşrulaştırmadıkları ve yanlışa düştüklerinde tevbe yolunu tuttukları sürece Allah’ın hoşnut olduğu kullar zümresinde kalabilirler. Hayatı bir yarış pisti gibi düşünecek olursak, sıradan insanların üzerinde performans göstermeye çalışan yarışçıların bile kendi aralarında farklılık arz ettiğini görürüz. Kimileri limitleri daha fazla zorlayarak yarışı kazanma arzusunda olurken, kimileri daha temkinli hareket eder. Limitleri zorlayanlar zaman zaman kaza geçirme riskiyle karşılaşırlar; fakat bu durum, sınırı zorlamanın kendisini değil, ölçüsüz ve kontrolsüz zorlamayı problemli hâle getirir. Hayatın içinde hevâlarını kontrol etme konusunda diğerlerine göre zayıf kalan insanlar, kimi zaman insanlığın gelişmesine ve tecrübe birikimine de katkı sağlayabilirler. Ancak bu katkı, hatayı meşrulaştırma anlamına gelmez. Nihayetinde insan hatasından rücu ettiğinde ve Allah’a yöneldiğinde bağışlanabilme imkânına sahiptir. Bu açıdan Allah’ın insana hevâ gibi bir özellik vermesi boşuna değildir; fakat bu özellik, ancak vahyin sınırları içinde tutulduğunda anlamlı ve güvenli bir zemine kavuşur. (Adem ve Havva anamızın cennette yasak ürünü yemeleri bir heva zorlamasıdır.) Peki hevânın zorlanmasında sınır nereye kadar olmalı ve şayet yanlışa düşülmüşse ne yapılmalıdır? Bunun cevabını yine Kur’an’dan almak mümkündür: “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.” (Zümer, 39/53) Ayette işlenen günahın niteliği özel
olarak belirtilmemiştir. Bu genel ifade, kulun kendisini ümitsizliğe sürükleyecek kadar ağır gördüğü günahlar için de rahmet kapısının kapanmadığını gösterir. En küçük günah dahi insanı Allah’ın huzurunda sorumlu kılar; fakat ayetin özellikle “kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullar” hitabıyla gelmesi, büyük günahlar sebebiyle ümitsizliğe düşen kullara doğrudan bir müjde niteliği taşır. Kul en basit günahı işlediğinde çoğu zaman ümitsizliğe kapılmaz. Ancak büyük günahlar, insan üzerinde affedilmeyeceği zannını doğurabilecek kadar ağır bir etki bırakabilir. İşte bu noktada ayet, hevasına yenik düşerek bağışlanmayacağını sandığı bir günahı işleyen kula seslenir: Allah’ın rahmetinden ümidini kesme. Eğer kul, samimi ve nasuh bir tevbe ile Allah’a dönerse, Allah’ın affına mazhar olabilir. Bununla birlikte kul, hevasına uyma konusunda sınır tanımaz, onu denetimsiz biçimde hayatının belirleyici ölçüsü hâline getirirse tehlike farklı bir boyuta taşınır. Çünkü insanın fıtratında fücur eğilimi de vardır. Hevâ bu eğilimle birleşip ilahî ölçünün yerine geçtiğinde, kulun uluhiyet anlayışında sapma meydana gelir. Böyle bir durumda insan Allah’ı ilah olarak tanımak yerine, arzu ve isteklerini belirleyici otorite hâline getirir ve helake sürüklenir. Furkân suresinde 37. ayetten itibaren Nuh aleyhisselamdan başlanarak Âd, Semûd ve Ress kavimleri gibi örnekler zikredilir. Bu kavimlerin tavırlarında ortak olan husus, hakikat karşısında gelenek, alışkanlık ve bağlılıklarını öne çıkarmalarıdır. Nitekim 42. ayette onların diliyle şu ifade aktarılır: “Eğer ilahlarımıza bağlılıkta direnmeseydik, neredeyse bizi onlardan saptıracaktı.” (Furkân, 25/42) Ardından söz Hz. Muhammed’e getirilir ve şöyle buyrulur: “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Şimdi sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkân, 25/43) Bu ifade, hevâyı ilâh edinmenin merdut olduğunu açıkça ortaya koyar. Önceki ayette geçen “ilahlarımıza bağlılıkta direnme” tavrı, hakikati görmesine rağmen gelenek ve alışkanlıkların-
dan kopamayan insan tipini gösterir. Hemen ardından hevâsını ilâh edinen kimsenin zikredilmesi ise, meselenin yalnızca dış dünyadaki putlarla sınırlı olmadığını; insanın kendi arzu, tutku, menfaat ve alışkanlıklarını da ilahî ölçünün önüne geçirebileceğini göstermektedir. Bu bağlamda asıl dikkat çekilen nokta, insanın hakka teslim olmak yerine kendi bağlılıklarını mutlak ölçü hâline getirmesidir. Hevâ burada bütünüyle yok sayılması gereken bir özellik değildir; kontrol edilmediğinde insanı hakikatten koparan ve ilahî ölçünün yerine geçen bir yöneliştir. Nitekim 44. ayette onların çoğunun işitmediği ve akletmediği vurgulanır. Çünkü hevâ merkeze alındığında kulak hakikati işitse bile kalp ona teslim olmaz; akıl delili görse bile arzu ve alışkanlıkların baskısı altında işlevini kaybeder. Bu sebeple Kur’an, hevâya sahip olmayı değil, hevâyı ölçü ve otorite hâline getirmeyi kınar. Kul hevasına uyarak hata ettiğinde tevbe kapısı açıktır; fakat hevasını ilâhî ölçünün yerine geçirip onda ısrar ettiğinde, artık mesele sıradan bir günahı aşarak uluhiyet anlayışını bozan bir sapmaya dönüşür. Bu nedenle insan için kurtuluş yolu, hevâyı yok saymak değil, onu vahyin terbiyesi altında tutmak ve yanlışa düşüldüğünde gecikmeden tevbe ile Allah’a yönelmektir.
“İnsan ile şeytan arasındaki en temel fark nedir diye sorulduğunda, insanın yaptığı hatadan sonra tevbe etme erdemini gösterebilmesi öne çıkar. Şeytan, işlediği hata karşısında pişmanlık ve dönüş yolunu seçmek yerine ayak diremeyi, gerekçe üretmeyi ve isyanında ısrar etmeyi tercih etti.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.