Türkiye nüfusu 1950, 1960 ve 1970’li yıllarda sağladığı büyük nüfus artış oranıyla 80 milyonu buldu. O yıllarda en az 4 veya 5 çocuk yetiştirmek normal bir şeydi. Üstelik o kadar imkansızlıkların, fakirliğin ve yoklukların içinde. Demek ki bu yokluk veya varlı…
Türkiye nüfusu 1950, 1960 ve 1970’li yıllarda sağladığı büyük nüfus artış oranıyla 80 milyonu buldu. O yıllarda en az 4 veya 5 çocuk yetiştirmek normal bir şeydi. Üstelik o kadar imkansızlıkların, fakirliğin ve yoklukların içinde. Demek ki bu yokluk veya varlık meselesi değil. “DÜNYA NEREYE GİDİYOR” NÜFUS OYUNLARI ÜZERİNDEN ADEMOĞLUNUN GELECEĞİ Birçok istatistiğe göre Türkiye’nin 2100 yılına gelindiğinde nüfusunda büyük düşüş öngörülüyor. Bu sadece Türkiye için geçerli değil birçok ülke bu sona hazırlanıyor. ABD merkezli danışmanlık şirketi McKinsey’in yayımladığı raporda, Türkiye’nin nüfusunun 2100 yılına kadar yüzde 25 oranında azalarak 65 milyona düşeceği tahmin ediliyor. Raporda, doğum oranlarındaki düşüşün büyük ekonomileri genç nüfus sıkıntısına sürükleyeceği ve Türkiye’nin bu krizden en çok etkilenecek ülkelerden biri olduğu ifade edildi. Yani McKinsey ve TÜİK raporlarına göre Türkiye, doğurganlık krizi nedeniyle ciddi bir nüfus kaybı yaşayabilir. Bunlar veriler fakat bu işin Türkiye özelinde bu noktaya gelmesinde yaşananlar nelerdi bunlara bakmak istiyorum. Çünkü geçmişle yüzleşmediğimiz zaman gelecekte uygun politikalar geliştiremeyiz. Şu anda dillendirilen çözümlerin de açık söyleyim sadra şifa olacak çözümler olduğunu düşünmüyorum. Tabii Türkiye ile birlikte dünya üzerindeki diğer coğrafyaları da benzer akıbetler bekliyor. Bu durum, Türkiye üzerinde geçtiğimiz on yıllarda oynanan oyunların benzerleri dünya üzerinde de sürdürülen politikaların bir neticesi olarak ortaya çıktı. ALINAN TEDBİRLER SADECE SORUNU HALININ ALTINA SÜPÜRÜR Şu anda Türkiye Yüzyılı olarak dillendirilen söylemin önündeki en büyük engel artık açık söylemek gerekirse felaket seviyesinde düşen nüfus artış oranları. İyimser rakamlara göre 2100 yılında 65 milyona kötümser rakamlara göre 55 milyona kadar hatta belki de daha aşağı rakamlara düşecek olan bir nüfustan bahsediliyor. Türkiye için bunun bir felaket olduğunu ne devletin ne de vatandaşın yeterince anladığını sanmıyorum. Kadın veya erkek gazeteciler yazılar yazıyor Türkiye nüfusu azalıyor, tehlike var diye. Peki bu insanlara soruyorsun evli misin değil. Peki evli olanlara soruyorsun kaç çocuğun var mı yok vea bir bilemedin iki. Birçoğu 40’lı yaşlarda bayanlar veya erkekler en verimli çocuk yetiştirme çağlarında ya bekarlar ya da çocuk sahibi olmak istemiyorlar. Bir tane numunelik çocuk yeter. Peki alınan tedbirlere bakıyorsunuz hala daha meselenin doğru anlaşılamadığını görüyorsunuz. Anadolu’nun vefakar, cefakar anneleri örnek gösterilip gençler için rol model haline getirilip annelik özendirilip, anneliğin dünyanın en şerefli ve en kıymetli mesleği olduğunu ve hiçbir mesleğin bunun yerini tutamayacağını anlatmak yerine, güya mesleklerinde ön plana çıkmış kadınlar övülüyor, ön plana çıkarılıyor. Televizyonlarda basın yayında boy boy bunlara yer veriliyor. Mesela bir kamyon şoförü bayan televizyonlarda boy boy haber oluyor. Bu da nüfus meselesinin öyle söylendiği gibi hayati bir mesele olarak algılanmadığını gösteriyor. Kız çocuklarına voleybolcu bayanlar örnek gösteriliyor ve şu anda kız çocuklarının yüzde 90’ı kendilerini voleybolcu olmaya adamış durumda. Ne güzel bir ideal değil mi!? Dizilerde, filmlerde Anadolu’nun vefakar, cefakar anneleri görmezden geliniyor. Güya başarılı, kariyerli bayan tiplemesi ön planda boy gösteriyor. Özellikle devlet televizyonunda bile ailesi birlikte bir işle uğraşıp başarılı olan bayan örnek gösteriliyor, güçlü kadın olmanın altı çiziliyor hep. İş yaşamı hiç olmayan bayanlar adeta yok sayılıyor. Sadece çocuk yetiştiren anne itibar görmüyor. İllaki güçlü ve iş hayatında başarılı olacak bir bayan yoksa olmaz. O sahte eşitlik ilkesine aykırı görülüyor. Modernizmin kadın için oluşturduğu tuzakların tamamı adeta tüm insanlığa dayatılıyor. Hiç gördünüz mü dizilerde, ha- berlerde 7, 8 çocuk 10 çocuk yetiştiren analarımızın örnek gösterildiğini. Bunun yerine entrika çeviren, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan zengin, kibirli, burnundan kıl aldırmayan, erkek ve kadın tipleri ön planda. Anadolu da hiçbir örneği olmayan aile yapıları televizyonlarda hatta TRT’nin o çok izlenen dizilerinde bile bu şekilde gösteriliyor. Dizilerde çok çocuklu aile portresi yer alıyor mu. Bunun yerine bir çocuk yetiştirmiş bilemedin iki veya üç çocuk yetiştirmiş aileler. Başka yok. Türkiye nüfusu 1950, 1960 ve 1970’li yıllarda sağladığı büyük nüfus artış oranıyla 80 milyonu buldu. O yıllarda en az 4 veya 5 çocuk yetiştirmek normal bir şeydi. Üstelik o kadar imkansızlıkların, fakirliğin ve yoklukların içinde. Demek ki bu yokluk veya varlık meselesi değil. Tabii birde 1980 sonrası yaşanan “Aile Planlaması” denen şeytani plan aslında bugünlere gelinmesinin de en önemli sebeplerinden birisi birazdan o günlerin idarecilerinden, aslında yatacak yeri olmayan valilerden, kaymakamlardan, bürokratlardan bahsedeceğim. Ayrıca 2011’deki İstanbul Sözleşmesi felaketi ile gelen uygulamalar Aile kurumunun da nüfus oranlarının da yerin dibine geçmesine sebep oldu. “Kadının beyanı esastır” diyerek ortaya konan kanun hala yerinde duruyor. Hani kaldırıldı İstanbul Sözleşmesi, kanunu yerinde dururken bu sözleşmenin kaldırılması bir göz boyamadır. Sokaklarda edeb ve hayadan yoksun sahtekar kadınlar bu kanunu kalkan olarak kullanarak polislere, bekçilere iftira atma derdinde. Bizi tutuklarsanız size bizi taciz etti deriz diye açık açık tehdit ediyorlar. Bunları kayda almasa bu polisler ve bekçilerin hayatları kararacak. Daha bu kanundan dolayı mağdur olan öğretmenleri, babaları, dedeleri saymıyorum bile. Bu ülkede kadına yönelik şiddet diye özel
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.