بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 26 · Mayıs 2026 · Makale · s. 8

Zulümle Abad Olanın Akıbeti/Ahireti Berbad Olur

Mustafa Doğu — Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

۞
Zulümle Abad Olanın Akıbeti/Ahireti Berbad Olur
Yazı boyutu %100
Paylaş
Bir şeyi ona ait olmayan yere koymak, karanlığa gömülmek, karartmak, nurun/ışığın kaybolması, hakkı/hakikati azaltmak, doğru yoldan sapmak/ çıkmak, birilerinin hakkına tecavüz etmek, haksızlık etmek, haddi aşmak, baskı uygulamak,

İnsan, “Hukukullah”ı ihlal edebileceği gibi, kainatta yaratılmış canlı-cansız varlıkların hukukunu da çiğneyebilmekte, hatta kendi nefsine karşı da haddi aşarak çok rahatlıkla zulüm işleyebilmektedir.

Bir şeyi ona ait olmayan yere koymak, karanlığa gömülmek, karartmak, nurun/ışığın kaybolması, hakkı/hakikati azaltmak, doğru yoldan sapmak/ çıkmak, birilerinin hakkına tecavüz etmek, haksızlık etmek, haddi aşmak, baskı uygulamak, işkence etmek, nankörlük, zorbalık, gaddarlık gibi kelime anlamlarına gelen zulüm, Kerim kitabımızda en çok zikredilen ve üzerine vurgu yapılan kavramlardan biridir. Zulüm itikat, ahlak ve eylem/amelde farklı tezahürleriyle gerçekleşebilmektedir. En dar anlamıyla zulüm, Elmalılı Hamdı Yazır’ın dediği gibi; “hakkı tecavüz edip, hakkı yerinin dışına koymak” şeklinde tarif edilmektedir. Zıddı ile izah etmek istenildiğinde zulmün adaletin karşıtı olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. Kainat, Yaratan ve yaratılanlar arasındaki Yaratan tarafından belirlenmiş bir hukuk ekseninde deveran etmektedir. Belirlenmiş bu hukuka müdahale etmek, yok saymak en başta Yaratana karşı işlenebilecek en büyük zulümdür. Dolayısıyla itikadi anlamda zulüm, inkar başta olmak üzere, şirk, fısk, fücur çerçevesinde Allah’ın hukukuna, yasalarına başkaldırmak, yok saymak, isyan etmektir. İnsan, “Hukukullah”ı ihlal edebileceği gibi, kainatta yaratılmış canlı-cansız varlıkların hukukunu da çiğneyebilmekte, hatta kendi nefsine karşı da haddi aşarak çok rahatlıkla zulüm işleyebilmektedir. ALLAH (CC) bir ve tek olup eşi-benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, var ettiklerine karşı rahmetinin bir gereği olarak her türlü rızkı/ nimeti veren, kainatın, mevcudatın, mahlukatın, göklerin, yerin yegane tek sahibi, evveli ve ahiri olmayıp, Hayy ve Kayyum olan tek İlahı, tek Rabbidir. Mağlup edilmesi asla mümkün olmayıp mülkün mutlak Hakimi/Maliki olarak her şeye güç yetiren, kimsenin

babası olmadığı gibi, kimsenin çocuğu da olmayan, her türlü eksik, kusur, ayıp ve noksanlıklardan münezzeh olup her şeyi en ince detayına kadar bilen işiten ve görendir. Hükmünde asla zulmetmeyip adil olandır. İşte tüm bunları yaratılmış, aciz, çaresiz, muhtaç, başlangıcı ve sonu olan insanın şeksiz şüphesiz kabul edip, tasdik etmesi nasıl ki haklıya hakkını teslim etmek anlamındaki adalet ise tersi bir inanç, söylem ve eylem de apaçık bir zulümdür. Allah’a şirk koşmak, O’nu inkâr etmek, bahşetmiş olduğu nimetlerine karşı nankörlük etmek zulümlerin en büyüğüdür. Belirlenmiş hadleri aşmak, Allah’ın koyduğu sınırları, emirleri ve nehiyleri (hududullahı) çiğnemek, yok saymakta zulümdür. İnsanların hak ve hukuklarını ihlal etmek, mallarına, canlarına zarar vermek, onları aşağılayarak, hakaret ederek incitmek, cebir ve baskı yapmak gibi eylemler de kul hakkına yönelik zulümdür. Zira insanların can/mal/ırz ve namusları kutsal olup dokunulmaz kılınmıştır. Bunları ihlal etmek, saldırı düzenlemek apaçık bir zulümdür. Doğal olarak ortada işlenen bir zulüm varsa bunları icra eden faillerde zalimlerin ta kendileridir. Bir de işlenen zulümlere karşı sesiz, duyarsız ve tepkisiz kalanlar var ki, onlarda zalimlerle aynı kategoride demektir. Zira zulme rıza zulümdür. Allah hikmeti gereği zalime imhal (mühlet-süre) verir ama asla ihmal etmez. Vakti zamanı geldiğinde kıskıvrak yakalayarak hak ettikleri cezayı mutlaka verir. Zulüm her alanda, her mekanda, her zaman, herkes tarafından gerçekleşebilecek bir olgudur. Bir ülkeyi yöneten devlet başkanından, kamuda görevli bürokratına, bir komutandan bir nefere, bir eğitmenden bir öğrenciye, bir ebeveynden bir evlada, bir eşten diğer eşe, bir akrabadan bir komşuya, bir

kardeşten bir arkadaşa, bir işverenden bir işçiye veya tersi bir durumda olanlara kadar herkes bulunduğu makam, mevki, statü ve pozisyonun gereklerini yerine getirmediğinde karşısındakinin veya elinin altındakilerin haklarını gasp ediyor ve onlara zulmediyor demektir. Emanetin, ehliyetin, liyakatin, hak/hukukun, adaletin rafa kaldırıldığı bir mekanizmada toplumun tüm kesimlerinde kokuşma, çürüme, yozlaşma kaçınılmaz hale gelecek ve boşlukları legal/yasal olmayan yapılar doldurarak kişilerin her anlamdaki güvenliği tehlikeye girecektir. Doğal olarak başta kamu olmak üzere her alanda yolsuzluk, rüşvet, irtikap, kayırmacılık olmak üzere her türlü gayri meşru eylemler neşvünema bulacaktır. Allah (CC) insanlara örnek olması, İlahi mesajları hikmetiyle beyan etmesi, başta Hukukullah olmak üzere tüm hak/hukuk/sınır ve hadlere riayet etmesi için kendilerinin arasından seçtiği erdem/ahlak sahibi kişileri elçi olarak göndermiştir. Son elçi ve son mesajlarla birlikte de geçmişte gönderdiği elçi ve kavimlerinin yaşanmış ve yaşanması her daim mümkün olabilecek hayat hikayelerinden kesitler sunduğu kıssaları ile de kıyamete kadar var olacak insanoğluna açık ve sarih mesajlarını yeniden hatırlatmıştır. İşte bu kıssalarda geçmiş kavimlerin şirk ve küfür bataklığına nasıl düştüklerini, bu dünyada da ahirette de nasıl kaybedenlerden olduklarını onlarca ayeti kerimesi ile bildirmekte ve uyarmaktadır. Nuh, Hud, Lut, Ad, Medyen kavimlerinin ve Beni İsrail oğullarının nasıl yoldan çıktıkları, nasıl küfre/şirke saplandıkları, nasıl zulüm bataklığında helak edildikleri tüm ayrıntıları ile bizlere bildirilmektedir. Kıssası neredeyse bütün detaylarıyla anlatılan İsrailoğullarının Firavun tarafından köleleştirilmesi neticesinde izzet, şe-

Allah (CC) insanlara örnek olması, İlahi mesajları hikmetiyle beyan etmesi, başta Hukukullah olmak üzere tüm hak/ hukuk/sınır ve hadlere riayet etmesi için kendilerinin arasından seçtiği erdem/ahlak sahibi kişileri elçi olarak göndermiştir.

ref, haysiyetlerinin ellerinden alınarak karaktersiz bir hale gelmelerinden kurtaracak ve yeniden insan olmanın onuruna erdirecek Musa’nın (as) davetine önceleri direnç göstermiş, sonrasında ise Musa (as) yanlarından ayrılır ayrılmaz diğer Allah’ın elçisi Harun (as) aralarında olmasına rağmen Samiri’nin yapmış olduğu buzağıya tapınarak şirk koşmuş ve Hukukullah’a müdahale ederek zulmetmişlerdir. Lut kavmi insanlık dışı iğrenç bir eylemin failleri olarak bireysel ve toplumsal ahlaki bir zulmün altına imzalarını atmak suretiyle helak edilmişlerdir. Medyen halkı ise ticaretlerinde ölçü/ tartıda hileler yapmak ve insanları aldatmak suretiyle sosyal/toplumsal bir zulmü gerçekleştirmişlerdir. Beni İsrail, kendilerinin seçilmiş/ üstün ırk olduğu safsatasına dayanarak tarihin tüm dönemlerinde olduğu gibi günümüzde de gücü ellerine geçirdiklerinde kendileriyle müttefik olanların da desteğiyle inananlara karşı her türlü zulmü reva görmektedirler. Aslında tüm bunların arka planında yatan temel saikin; köleleştirilmenin zilleti, ezikliği, sinmişliği, alçaklığı, onursuz ve şerefsizliğini üzerlerinden atamamış olmanın verdiği psikolojik travmanın bir gen yapısı halini almış olması ve bir karakter haline dönüşmesi neticesinde oluştuğu söylenebilir. Bunlar kendi aralarında oluşturdukları sınıfsal farklılıklarla birbirlerine zulmetmekten bile asla vazgeçmeyen aşağıların aşağısı mahluklardır. İffet sahibi Meryem’e ahlaksızca dil uzatan, gönderilen tüm elçilere dünyayı dar edecek her türlü zulmü reva gören, hatta katletmeye kadar işi götürecek kadar insanlığını yitirmiş varlıklardır. Tahrif ettikleri kitapta Allah’ı aciz, tembel, çaresiz, edilgen bir varlık pozisyonuna indirgeyerek itibarsızlaştırmakta, her türlü iftirayı atarak Hukukullah’ı çiğnemekte en ufak bir beis dahi görmeyenlerdir. Tüm bunları da Allah adına yalanlar söyleyerek gerçekleştirmektedirler. “Yahudi olunmaz, Yahudi doğulur” anlayışı, bu dinin etnik-dini yapısından kaynaklanan yaygın bir görüştür. Yahudi yasalarına (Halaha) göre, bir kişi annesi Yahudi ise Yahudi sayılır.

Her ne kadar sonradan zorlu bir süreç olan “Giyur” (dini geçiş) ile Yahudi olmak mümkünmüş gibi lanse edilse de bu çok itibar görmemektedir. Zira bunlar kendileri dışında ki tüm insanları kendilerine hizmet etmek üzere yaratılmış köle/uşak olarak değerlendirmektedirler. Dolayısıyla köle ne kadar çalışırsa çalışsın ne kadar çabalarsa çabalasın efendi olamaz. Onun için imkan ve fırsatı yakaladıkları her an dünyayı kan gölüne çevirmekten, insanları yaşlarına ve cinsiyetlerine bakmaksızın katletmekten, soykırım işlemekten asla geri durmazlar. Bir de zihinsel anlamda İsrailoğulları temayülü diye bir hal var ki bu daha vahim bir pozisyondur. Bu pozisyonda herkes olabilir. Onlar gibi düşünen, onlar gibi yaşayan, olaylara onlar gibi bakan herkes bu kategorinin bir neferi olabilmekten kendini kurtaramayacaktır. Onlar nasıl ki güçlü olanların hukukunu cari kılıp zayıfları eziyor ve hak/ hukuku yok sayıp zulmediyorsa benzer tavır ve davranış içerisinde olanlarda aynı demektir. Nasıl onlar iyiliği emretmede ve kötülükten sakındırmada üç maymunu oynuyorlarsa benzer tutum ve davranış içerisinde olanlarında aynı pozisyona düşecekleri unutulmamalıdır. Bunların adlarının ve inandıklarını iddia ettikleri dinin ne olduğunun hiçbir önemi yok. İman bir iddiadır. Bu iddia somut deliler ister. En büyük delil ise imanın amele dönüşerek can olması, hayat bulmasıdır. Dolayısıyla eylemsiz iman kuru bir söylemden öteye geçmeyecek ham bir iddiadır. İşte imanı harekete geçirecek en belirgin eylemlerden biri de hiç şüphesizdir ki zulme kaşı ortaya konulacak tavır ve duruştur. Bu ahlakın, salihatın ve erdemin zirvesidir. Her mümin zulüm kimden gelirse gelsin mutlaka karşı durmak, onu etkisiz hale getirecek çaba ve davranışların içinde olmak zorundadır. Velev ki bu zulmü işleyenler birinci derece de ebeveyni başta olmak üzere yakın akrabaları, kardeşleri, dostları ve çok sevdiği/ değer verdiği kimseler, liderler, kanaat önderleri olsun fark etmez. Zira gerçek anlamda mümin olanlar hakkın ve hakikatin savunucularıdır. Müminler çok iyi bilirler ki; “haksızlık karşısın-

da susan dilsiz şeytandır” hadisi şerifi mucibince amel etmek zorundadırlar. Yine onlar çok iyi bilirler ki “en büyük cihadın zalim bir devlet başkanına karşı hakikati söylemek” olduğu buyruğudur. Yine onlar Allah resulünün şu mesajının da ne anlama geldiği ve nasıl davranılması gerektiğini en iyi bilenlerdir; “insanlar zalimi görürde duyarsız kalır ve onun zulmüne mani olmazlar ise hiç şüphe yok ki Allah’ın azabı herkesi kuşatıcıdır.” Dolayısıyla iman iddiasında bulunanlar zulme karşı asla duyarsız kalmamalı, üç maymunu oynarcasına, kör-sağır-dilsiz kesilmemeli ki herkesi kuşatacak azaptan azade olabilsin. Zulme seyirci kalmak, haksızlıkların, hukuksuzlukların, kötülüklerin yaygınlaşmasını, hatta daha kötüsü olağanlaşmasını kaçınılmaz kılacaktır ki bu yeryüzünde yaşanabilecek en büyük fitne, bela ve musibettir. Unutulmamalıdır ki bu ateş herkesi saracak ve yakıp kavuracaktır. Enfal 25 de Rabbimiz çok açık ve net bir şekilde tüm müminleri uyarmaktadır; “(Ey iman edenler) sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitneden korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.”

“İnsan, “Hukukullah”ı ihlal edebileceği gibi, kainatta yaratılmış canlı-cansız varlıkların hukukunu da çiğneyebilmekte, hatta kendi nefsine karşı da haddi aşarak çok rahatlıkla zulüm işleyebilmektedir.”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.