Hiçbir edebin, adabın, kuralın, kaidenin, insani olan fıtrata uygun hiçbir şeyin olmadığı bu devasa yapılar hep Anadolu’nun en muhafazakar şehirlerinde yükseldi. Oysa bizim dünya ticaretine kattığımız mükemmel bir katkı vardı.
“Bir lokma bir hırka” anlayışına sahip olan dedelerin torunları olan bizler ne ev, ne araba beğenmez hale geldik. İlk önce bir araba tutkusu ile başlar iş. Herkesteki gibi bende de aynısı oldu. Bir araban olması lazım, sonra modellerini yükseltmen lazım. Asgari ücretle bile çalışsan bir arabaya sahip olmak bir ihtiyaç olarak görülür. Oysa toplu taşıma Türkiye’de hiç olmadığı kadar yaygın ve düzenli. Bunu ne zaman mı anladım. Toplu taşımanın hiç olmadığı bir yere gittiğimde yani Suudi Arabistan’da bilenler bilir toplu taşıma diye bir şey yok. Herkesin kendi arabası vardır ve burada en büyük sorun bir arabaya sahip olamamaktır. Oysa Türkiye gibi toplu taşımanın yaygın ve düzenli olduğu bir ülkede bireysel otomobilin gereklilik olduğunu kim söyleyebilir. Bu iş için ayırdığımız parayı pekala ihtiyaç sahibi bir genci evlendirmek için kullanabilir miydik evet kullanabilirdik. Evet yapan var mıdır vardır belki ama ben göremedim. Gören var mı bilmiyorum. Eğer otomobil işini halledersek sırada ne var. Ev meselesi var. Ev olmadan olmaz. Niçin çünkü kireler çok fazla evet gerçekten de kiralar çok fazla çünkü kendilerini ranta kaptırmış gayri menkul zengini vicdansız ev sahiplerimiz çok. Kiracısının ihtiyacını düşünüp zorlandığını bildiği dönemlerde kira almamayı düşünmeyi hiç akıllarına getiremedi ev sahiplerimiz. Kiracılar da ihtiyaçları olduğunda mesela ev sahiplerine imkanları olduğunda kiralarını birkaç ay önceden vermeyi düşünemedik. Burada Kayseri’nin geçtiğimiz yüzyılda yetiştirdiği fakat kıymetini yeterince bilemediğimiz rahmetli İbrahim Eken hocanın şu sözü aklıma geldi: “Evladım ev sahibi olmaya ihtiyacımız yok. Allah’a kul olmaya ihtiyacımız var”. Bu sözü ev sahibi olmak için fa-
izli kredi çekmek isteyenlerin sorduğu soru üzerine vermişti. Bugün faiz artık normal bir hale geldi mi. Geldi. Ne demek canım zaruri ihtiyaç artık ev de araba da bunun için kredi çekilebilir. Kimden çıkmışsa bu fetva. Oysa Diyanet İşleri Başkanlığı ve diğer dinlediğim hiçbir alim şahsiyet faiz için cevaz vermiyor herkesin kendisine bırakıyor. Yani sen kendin bilirsin. Durumu şartları değerlendirecek sensin deniyor. Yani kimse kimsenin yediği faize fetva vererek sorumluluk almıyor. Kimse kendini kandırmasın. Bu yüzden faiz alanda verende ayetlerin kendileri-
ne karşı söylediklerine hazır olsunlar. Nitekim beti bereketi olmadığı için aileler eve, arabaya kavuşuyor ama bir türlü huzura kavuşamıyor. İslam’ın yardımlaşmayı öngören bu anlamdaki en önemli kurumu olan İSAR’ı unuttuk. Hayatımızdan çıkardık. Ne demek İSAR karşılıksız vermek. İhtiyacı olduğunu bildiğin birine o ihtiyacını gidermesi, borcunu kapatması için verebilmek. Bu haslette gitti. Niçin hep herkes elindekini bir şekilde koruma derdinde. Mazeret hemen hazır efendim çalışıp kazansın. Nereden biliyorsun çalışıp kazanmadığı çalıştığı halde evlenebilen kaç tane genç var bugün toplumda. Oraya, buraya borç yapmadan, uçan kuşa borçlanmadan. İSAR’ın mazereti olamaz. Bu kurum yüzyıllar boyunca İslam Medeniyeti’nin en önemli kurumu oldu ve Müslümanlar titizlikle bu kurumu hayatta tuttular. 20. Yüzyılın maddi ayartılarına kendimizi kaptırana kadar. Bugünden yarına yiyecek bile biriktirmeyen bir Peygamberin ümmeti yedi sülalesine yetecek servetler biriktirdi. Evet eskiden de zenginler yok muydu vardı. Ama mesele zengin mahalleleri ile fakir mahalleleri diye bir ayrım asla olmazdı. Bir GETTO medeniyetine teslim olduk. Maalesef İslam dünyasının bu anlamda en kapitalist zihniyete sahip olan ülkesiyiz. Her şey rant etrafında dönüyor. Kayseri’den örnek veriyim rant uğruna şehrin her tarafına dikilen yüksek katlı devasa binalar arasında insan yok olup gitti. Kılıçaslan ve Gültepe mahallelerindeki binalar milyonla değerleniyor değil mi. Yapı özellikleri kaç kişinin hoşuna gidiyor. Arsa değerli diye dip dibe yapılan binalar arasında insanlar kaybolup gitmedi mi. Bundan 25 yıl önce belediyelerde iktidara geldiğinde muhafazakar insanlar yepyeni bir şehircilik anlayışını
yani yatay mimari konusunu o zaman dile getirselerdi daha anlamlı olurdu ama şu an şehirler şehircilik anlamında, insani olandan çok beton medeniyetine teslim olmuş durumda. Baş sorumlu da şehrin her tarafını rant rant diye diye parselleyen zihniyet. Evet kişi olarak şu şunu yaptı şu bunu yaptı demiyorum gerektiğinde tarih bunu da elbette yargılayacaktır ancak ortaya çıkan eser maalesef çok kötü. Bu benim burayı ben aldım mantığı tam da Kapitalist ve vahşi materyalizme teslim olmanın adıdır. Kimse kendisini kandırmasın. Şimdi nereler buralar meselesine girmek istemiyorum bu konuda hiç kimsenin savunulacak bir tarafı yok. Ben muhafazakar iktidar dönemini eleştirdim sanki cumhuriyet tarihinin diğer dönemleri çok mu masum o dönemlerde daha berbat. Belki değişim daha yavaş olduğu için bir de sen ben bizim oğlan hesabı o dönemlerde de ne türlü rantların dağıtıldığını çok iyi biliyorum. Mesele o değil fakat geldiğimiz noktayı hep birlikte biz meydana getirdik. Ve işin acı tarafı Anadolu’nun bütün şehirleri bu rant belasına ve tabii olarak kapitalizmin en büyük ilahı olan paraya teslim olmuş durumda. Bugün 1 liraya alınan bir arsa ertesi yıl 100 lira oluyor bunu hangi piyasa şartıyla açıklayabiliriz. Arz talep meselesi demek gülünç oluyor. Hangi arz hangi talep. Böyle bir kazanç nerede görülmüş bire yüz. Kendimizi hiç kandırmayalım bu para helal ve masum öylemi. İşte burada vicdan devreye giriyor. İnsanlar kafalarını yastığa koyduklarında vicdanlarının sesini dinlediklerinde bu işleri onaylayacak bir vicdan var mıdır. Eskiden bir köşelerine kıvrılıp çaylarımızı yudumladığımız küçük çay evleri vardı. Şimdi yerlerini nelere bıraktı. Koca koca AVM’ler şehirlerimizi adeta bir canavar gibi yok etti. İnsanların masumiyetlerini yok etti. Hiçbir edebin, adabın, kuralın, kaidenin, insani olan fıtrata uygun hiçbir şeyin olmadığı bu devasa yapılar hep Anadolu’nun en muhafazakar şehirlerinde yükseldi. Oysa bizim dünya ticaretine kattığımız mükemmel bir katkı vardı. Kapalı çarşılarımız. Anadolu’nun hangi şehrine giderseniz gidin. Selçuklu’dan, Osmanlı’dan kalma kapalı çarşılarımız vardı. İşte örneklerden bir diğeri de üniversite açılan şehirlerin ve ilçelerin durumu. Normal şartlarda üniversite denince, ilim, bilim ve kitap akla gelir değil mi. Niye acaba üniversitelerin açıldığı bu yerlerde bu saydığım şeyler değil de. Kafeler artıyor. Gençler, okuldan arta kalan veya okula gitmedikleri zamanın neredeyse tamamını bu kafelerde öldürüyorlar. Ne yaparak muhabbet ederek nasıl bir muhabbet,
Gözlerimiz vahşi kapitalizmin ayartıları, süslü, püslü imkanları ile boyanmış durumda. Bu boyalardan, cilalardan gözümüzün önünü görebilmemiz pek mümkün olmuyor.
kız, erkek karışık son derece sağlıksız ortamlarda ve hiç de Müslümanca olmayan hallerle, tavırlarla. Amaç ilim elde etmek mi yoksa bir diplomaya sahip olmak mı? Evet cevapları duyar gibiyim bir iş güç için diplomaya sahip olabilmek. Ben kendimi düşünüyorum kaç yaşında okulu bitirdim diye 24’lü yaşlarda okul bitiyor. Eskiden askerlik de bir yıl sürüyordu şimdi biraz daha o kısaldı. Fakat her halukarda 25 yaşına kadar bu toplumun her bireyi etkin bir tüketici olarak topluma en küçük bir katkı sağlamıyor. Ya ailesinin ya da devletin sırtından geçiniyoruz. Arkadaş yazım yahu 25 yaşına kadar üstelik bir insanın en verimli çağları olan 20-25 yaş arası. İyi bir üniversite bitirmek uğruna gençlerimizin hayatlarını karartıyoruz. Hayata geç başlıyoruz. Erken kalkan yol alır hesabı geç kalan da maalesef yol alamıyor. Belli yaştan sonra mesleğinde tecrübe sahibi olabilmek çok zordur. 20’li yaşlarında evlenip evinin erkeği, kadını olan kaç gencimiz var. Yok denecek kadar az değil mi. Oysa gençlerin erken evlendirilmesi ile ilgili kesin tavsiyesi olan bir Peygamberin ümmeti değil miyiz. Evet ümmetiyiz ama yine kem küm. Ne için yapılıyor bütün bunlar. Aman kızımın aman oğlumun iyi bir mesleği olsun. İyi para kazanacağı bir okul bitirsin. Peki rızkın güvencesinin Allah olduğu inancı nerede kaldı. Yok oraya gelince yine kem küm. Amalar fakatlarla dolu bir yığın cümle kurabiliriz. Allah onlarca yerde rızkın kendisine ait olduğunu ve bütün canlıların rızkını vereceğini vaad ettiği halde sanki kendimiz ve çocuklarımız gelecek de aç kalacak gibi bir zihniyete sahip değil miyiz. Bunun için çocuklarımızı iyi okullara göndermeye azami gayret gösteriyoruz. Bunun için aman fazla çocuk sahibi olmayalım bir iki tane hadi bilemedin üç tane yeter diye adeta çok çocuklu olanlara burun kıvırmıyor muyuz. Evet kıvırıyoruz ve bunun için de her türlü önlemi almıyor muyuz. Alıyoruz. Sonra da Allah’la alay eder gibi. Canım her şey nasib, kısmet. Hangi nasipten bahsediyorsun beyefendi, hanımefendi sen nasibe inandın mı ki. Beş altı çocuklu değil dört çocuklu bir aile olunca bile ne yapacaksın bu kadar çocukla, nasıl geçindireceksin, nasıl bakacaksın, ne gere-
ği vardı muhabbetleri yapılmıyor mu. Hatta yardım için aileleri ziyaret eden bazı vakıf üyesi bayanlar çok çocuklu bayanlara kızıp madem maddi sıkıntınız vardı niye bu kadar çocuk yaptınız diyebiliyorlar. Ve bunu maalesef muhafazakar yani dindar olduğunu iddia eden bayanlar söylüyor iyi mi. Başkası söylese bir nebze su götürür çünkü o insanların dindarlık gibi Müslümanlık gibi bir iddiası yok. Oysa sen evlenin çoğalın çünkü kıyamet günü ben sizin çokluğunuzla övüneceğim diyen Peygamberin güya ümmetisin. Velhasıl gözlerimiz vahşi kapitalizmin ayartıları, süslü, püslü imkanları ile boyanmış durumda. Bu boyalardan, cilalardan gözümüzün önünü görebilmemiz pek mümkün olmuyor. Hele hele son zamanların mezuniyet ve doğum günü kutlamalarına falan hiç girmiyorum. O rezaletler başlı başına bir yazı konusu. Fakat insanlar hiç uyarıyı ve nasihati dikkate almıyor artık. Birde bir şey söylesen üzerine çemkiriyorlar. Yani tam bir “Ar damarı çatlamışlık hali”. Kısacası kapitalizmin sayısız büyülü ve süslü dünyasına kendimizi kaptırdık. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete Allah sonumuzu hayır eder İnşallah. Tabii bütün bunları burada yazınca belki sorgulanması gereken kapitalizmin bu vahşi yönü bizim hayatımızı nasıl değiştirdi. Evet Cumhuriyet tarihi boyunca batıdan aldığımız kanunlar, kurumlar ve değerleri biz maalesef eleştiri süzgecinden geçirmedik. Batıdan gelen her şey bizim için mutlak doğru olarak kabul edildi. Uzun meseleler bunlara şimdi girmek istemiyorum fakat yaşam tarzımızı belirleyen her şeyi batının değerlerinden alacağız tercihi yanlış bir tercihti. Kendimize haksızlık etmemek açısından da bu tespiti yapmamız gerekir. Evet bütün bu yanlışları yapan bizler için başka bir seçenek var mıydı. Onu da konuşmamız gerekiyor. Bizi bu noktaya getiren yanlış batılı değerlere niye sahip çıktığımızı da bir masaya yatırmamız gerekiyor. Yoksa doğruyu göremeyiz. Çünkü dünyada batının vahşi kapitalizminin dışında da çok kıymetmi isani değerler var. Ve bu değerler bizim Medeniyetimizin büyük İslam Medeniyetinin kurum ve kurallarıdır. Vesselam.
“Hiçbir edebin, adabın, kuralın, kaidenin, insani olan fıtrata uygun hiçbir şeyin olmadığı bu devasa yapılar hep Anadolu’nun en muhafazakar şehirlerinde yükseldi. Oysa bizim dünya ticaretine kattığımız mükemmel bir katkı vardı.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.