Günümüzün hâkim unsur olan Batının “modern zihniyeti”, insanı dünyevi hazlar uğruna yaratıcısından kopararak, her şeyi hümanist (insan için ve insana göre) bir anlayışıyla hayatı, değerleri ve hakikati fıtratı görmezden gelerek arzular, güdüler ve dürtüler üze…
Günümüzün hâkim unsur olan Batının “modern zihniyeti”, insanı dünyevi hazlar uğruna yaratıcısından kopararak, her şeyi hümanist (insan için ve insana göre) bir anlayışıyla hayatı, değerleri ve hakikati fıtratı görmezden gelerek arzular, güdüler ve dürtüler üzerinden yeniden tanımlar. Bu seküler dünya, teknolojik imkânların ayartmasıyla bütün insanlık için tek yol olarak dayatılmaktadır. Bu zihniyet, insanı asli değerinden alaşağı ederek insanı sadece arzuları peşinde koşan ve bu amaçlarına ulaşmak için zekâsını kullanan bir “canlı” derekesine dönüştürmüştür. Öncelikle şu bilinmelidir ki; moderniteyle karakterize edilen Batı’nın varlık, insan ve din algısıyla İslam’ın varlık, insan ve din algısı farklıdır. Batı için varlık ve hayatın bir kutsallığı olmadığı için insanın da ontolojik anlamda bir varlık amacı yoktur, haliyle bu durum değerleri ve ahlakı da izafileştirmektedir. Dolayısıyla insanın uyması gereken kurallar ve değerler itibaridir. Yani din faydalı olduğu sürece kullanılmasında veya kabullenilmesinde sakınca yoktur. Hayat yaşadığımız hayattır ve ölümle biter, yaptıklarımız “anı biriktirmekten” ve olabildiğince “haz almaktan” ibarettir. Batının en büyük gücü, bütün insanlık için ortak olan şeyleri ”tanımlayarak”, bütün insanlığın üretilen bu “kavramlarla” düşünmesini sağlamasıdır. Bu kavramlarla oluşturulan “fiziki ve sosyal bilimler” müstağrib aydınlar aracılığıyla bütün dünyaya yayılmış ve gerçeğin tek ölçüsü haline gelmiştir. Örneğin, üretilen sosyal bilimlerden biri olan Din Sosyolojisi, dini tanımlarken Antik Yunan düşüncesi ve Kiliseye karşı gösterilen tepkinin sonucu olarak modernitenin ilkeleri doğrultusunda dinin kökenini fıtrat ve vahiyle bağlantılı değil de, cehalet, korku, zaaf, sosyal sınıf farklılıkları vb. gibi birtakım sosyal ve psikolojik etkileşimlere dayandığı faraziyesi üzerine Müslümanlar, dinin kaynağı ve hayatın anlamı hususunda kendi düşünce evreninin temel ilkelerinden olan fıtrat ilkesini referans alır. Allah insanoğluna kendini tanıtacak iki ana öğe ile sürekli olarak irtibat halinde ola gelmiştir. kurmuştur. Batı için din (religion) kuşatıcı değildir ve Tanrı’yla kişi arasındadır. Tarihte özel koşullarda yer edinen dinin modern dönemde geçerliliğini yitirdiğini, “ilkel şartlarda” ihtiyaç olarak hissedilen dinin, artık modern çağda bilim ve teknoloji sayesinde ihtiyaç olmaktan çıktığı, ancak toplumsal anlamda fayda sağlıyorsa toplumda yer edinebileceği iddia edilmiştir. Sonuçta din algısı tarihte olmadığı kadar olumsuz yönde etkilenmiştir. Müslümanlar, dinin kaynağı ve hayatın anlamı hususunda kendi düşünce evreninin temel ilkelerinden olan fıtrat ilkesini referans alır. Allah insanoğluna kendini tanıtacak iki ana öğe ile sürekli olarak irtibat halinde ola gelmiştir. Biri, yaratılışında var olan fıtratı ve selim akıl, ikincisi her çağda insanları aydınlatan peygamberlerin varlığı. İnsanoğlu fıtratı gereği şahit olduğu olguların nedenini araştırıcı bir yapıdadır. Kuran’da Hz. İbrahim örneğinde olduğu gibi, her şey değiştiği halde kendi değişmeyen ana neden/ varlığın kaynağı insanın en temel merak noktasıdır. Kur’an-ı Kerim dinin temelini Hz İbrahim örneği üzerinden fıtrata dayandırır. Kur’an bununla fıtratını bozmamış olan insanın Rabbini kolaylıkla bulabileceğini ifade eder. “Sen Hanif (Allah’ı birleyen, hakkı arayan) olarak yüzünü dine yani Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir! Allah’ın yaratmasında değişme yoktur. İşte doğru din budur fakat insanların çoğu (bu gerçeği) bilmezler.” (Rûm 30). “Fıtrat ayeti olarak da bilinen bu ayette geçen Hanif’in anlamına en yakın tercüme birleyen ve hakkı arayandır. Yani tevhid üzere hakkı ve hakikati isteyerek bu dine yönel denilmektedir. Allah’ın ilk yarattığı selamet haline ki insanları o tabii halde selamet halinde yaratmıştır. Fıtrat özel bir yaratılıştır ve insana aittir. İnsanın yaratılışındaki bu özel nitelik, yani Allah’ın yaratışından kaynaklı din (fıtrat) değiştirilemez, değişiklik kabul etmez. Zira insani özün bir parçasıdır, insanoğlu var oldukça bu böyledir ve budur edDin.” İslam düşüncesinde odak noktayı fıtri insan oluşturur ve dikkat insanın fıtri yapısı üzerindedir. Fıtri insan düşünce ve davranışlarını duygu ve arzuların gevşek zemini üzerinde değil, kalbi melikelerinin sağlam zemini üzerinde temellendirir. Fıtri insan tüm dağınık parçalarıyla bu varlık âleminin temelde tüm parçaların birbiriyle içten bir bağlantı içinde bulunduğu dev bir bütün olduğunu da kavrar. Her şey bir şey, bir şey her şeyle kopmaz bir bağlantı içindedir. İnsanı diğer hayvanlardan farklı kılan ayrıcı niteliğin onun kalbinde yattığı inkâr edilemez. Fıtrat, insanın iç dünyasında deruni manaların ve değerlerin bulunduğu yerdir. Fıtrat ile içgüdüyü birbirinden ayırt etmek gerekir. İçgüdü fizyolojik dinamikler içerir ve birtakım ihtiyaçlardan ve eğilimlerden ibarettir. İnsan hariç tüm hayvanların bütün faaliyetleri içgüdünün talepleri doğrultusunda-
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.