İnsandan beklenen, fıtratındaki bu sonsuz arzu ve arayışın yönünü geçici olandan -dünyevi olandan- doğru hedefe, yani Mutlak Kemal ve Güzellik kaynağı olan Allah’a çevirmesidir. Geçmişte yaşanan hüzünler, geleceğin belirsizlikleri ve şimdiki anın sıkıntı ve zo…
İnsandan beklenen, fıtratındaki bu sonsuz arzu ve arayışın yönünü geçici olandan -dünyevi olandan- doğru hedefe, yani Mutlak Kemal ve Güzellik kaynağı olan Allah’a çevirmesidir. Geçmişte yaşanan hüzünler, geleceğin belirsizlikleri ve şimdiki anın sıkıntı ve zorlukları, insanda bir kaygı, korku ve huzursuzluk hali yaratabilir. Psikolojik açıdan bakıldığında kaygı, içsel ve belirsiz bir tehlikeye karşı ortaya çıkan, bedensel ve zihinsel belirtilerle kendini gösteren bir duygudur. Bununla beraber, insanın varlık amacı ve hayatı anlamlandırmasındaki etkisi açısından kaygı, bireyin kimlik gelişimi, değer sistemi ve anlam arayışı ile doğrudan ilişkilidir. Kaygı, insanın varoluşsal tecrübesinin ayrılmaz bir parçasıdır. İslam, bu temel insani durumu hem bir imtihan vesilesi hem de manevi yükseliş için bir fırsat olarak ele alır ve bu kaygılarla başa çıkma yolları sunar. Kaygı, İslam Düşüncesinde modern Batı felsefesindeki gibi doğrudan ontolojik bir kategori olarak değil, daha çok insanın eksikliği ve tekâmül ihtiyacı üzerinden yani, insanın fıtratı ve tekâmül yolculuğu üzerinden ele alınır. Fıtri olarak insan, Mutlak Hakikate ve Kemale (mükemmelliğe) ulaşma, sınırsız güce ve etkiye sahip olma, her şeyi bilme ve sonsuz güzelliğe ve estetiğe ulaşma arzusuyla yaratılmıştır. Bu fıtri arzular, insanın sınırlı dünyadaki sınırlı imkânlarla karşılaştığında bir uyuşmazlık ortaya çıkarır. İnsan, sınırsız olanı isterken, kendisi sınırlıdır. İşte bu, insanın içindeki ontolojik anlamdaki kaygının ve tatminsizliğin ana kaynağıdır. Dünya, zaman ve zemin açısından bu sonsuz arzuları tatmin edecek kadar büyük değildir. Bu kaygı bir patoloji değil, insanın Mutlak Kemale (Allah’ın Rızasına) ulaşma yolundaki potansiyelinin kanıtıdır. Bir mümin için kaygıdan huzura geçiş, iman ve salih amel yoluyla, sonsuz arzuların yönünü doğru hedefe (Tevhide) çevirerek tekâmül etmektir. Bu, Kur’an’da “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Rad 28) ayetinde ifadesini bulur. Kaygı, bu yolda bir nevi uyarıcı işlevi görür. Diğer bir deyişle kaygı, insanı sürekli bir arayışa, eyleme ve manevi yükselişe sevk eden itici bir güç olarak, tatminsizlik ve eksiklik hissinin üstesinden gelmeye yönlendirir. Paradoks gibi gelebilir ama eğer insan dünya hayatında tam olarak tatmin olsaydı, yerinde sayar ve tekâmül edemezdi. Hz. Peygamber’den gelen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Ademoğlunun altından bir vadisi olsa o, iki vadisi daha olmasını ister. Onun ağzını/ gözünü topraktan başkası doldurmaz ve Allah, tövbe edenlerin tövbesini kabul edendir.” İnsandan beklenen, fıtratındaki bu sonsuz arzu ve arayışın yönünü geçici olandan -dünyevi olandan- doğru hedefe, yani Mutlak Kemal ve Güzellik kaynağı olan Allah’a çevirmesidir ki iman, insanın sınırlı olan dünyevi kaygılarını doğru yönlendirerek –mekaremül ahlak ve salih amelle- ontolojik kaygıları için O’na teslim olmasıdır. İman, kaygıyı dönüştüren bir güçtür, kişi Allah’a yöneldikçe kaygı yerini huzura bırakır. İslami metinlerde kaygının karşıtı olan huzur, sekînet kavramıyla ifade edilir. Sekînet, kalbin itminana ermesi, güven ve huzur bulmasıdır. Bir mümin için ibadetin Allah rızası için yapılan bütün amelleri kapsadığını hatırımızda tutarsak, ibadetler insanın Allah’la kurduğu iletişimin ve kaygıları giderme çabasının pratik yollarıdır. İbadet, geçici dünya kaygılarını ikinci plana atarak, insanın esas hedefi olan manevi tekâmüle odaklanmasını sağlar. Sağlıklı bir içsel/ manevi yolculuk, kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak yerine ona anlam verip yönlen- dirmeyi öğretir. İbadetleri sadece bir görev değil, fıtri arayışı doyuran bir iletişim kanalı olarak da görmek gerekir. İslam düşüncesi, Batı modernliğinin sadece maddi refahı artırarak insan kaygısını gidereceği iddiasını reddeder. Maddi ilerleme, insanın temel, metafizik huzursuzluğunu ortadan kaldırmaz, aksine, bu ilerleme insanın fıtratındaki sonsuzluk arayışını yanlış yönlere kanalize eder ve kaygıyı daha da artırarak evhama, takıntıya ve korkuya çevirir. Modernitenin ihdas ettiği değerler ve hedeflerle yetişen bireyin varoluşsal kaygıları çoğu zaman anlamsızlık ve yalnızlık hissiyle derinleşir. Bu kaygı, tatmin edici bir manevi çerçeve olmadığında psikolojik bunalımlara yol açabilir. Tabiri caizse, ahirete iman etmemiş kişi gözü açık gider. Unutmayalım ki ontolojik kaygılar yok olmaz, sadece yönlendirilirler. Kuran perspektifinde insan irade ile donatılmıştır, bu özgürlük/ ihtiyar aynı zamanda sorumluluk bilincini beraberinde getirir. Seçme imkânı, sonuçların farkında olma gereği doğurur, sorumluluğun üstesinden gelememe kaygısı bu farkındalığın duygusal tezahürüdür. Doğru yönlendirilmiş kaygı, bireyi ahlaki tehlikelere, zayıf kararlara veya toplumsal adaletsizliklere karşı hassaslaştırır, vicdanın sesi olarak hareket eder. Kaygı, samimi bir tövbe, düzeltme ve sorumluluk alma sürecini tetikler, imanla harmanlandığında kaygı, felaketten ziyade eyleme geçmeye dönüştür. Aşırı kaygı felç eder; ölçülü kaygı özen, dikkat ve hesaba çağırır. İslam geleneğinde sorumluluk erdemli eylemi mümkün kılar; kaygı bu dengeyi hatırlatır. İslam›a göre kaygı, genellikle iki ana alanda yoğunlaşır: Dünyevi
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.