بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 29 · Ağustos 2026 · Editör · s. 3

Hevasız insan olmaz

Editör — Yayın Kurulu

۞
Hevasız insan olmaz
Yazı boyutu %100
Paylaş
Hevanın varlığı, insanın yaratılışına yerleştirilmiş başıboş bir zaaf olarak değil; doğru terbiye edildiğinde kulun kemale yürüyüşüne katkı sunan bir imkân olarak anlaşılmalıdır. Eğer heva mutlak anlamda kötü olsaydı,

Hevanın varlığı, insanın yaratılışına yerleştirilmiş başıboş bir zaaf olarak değil; doğru terbiye edildiğinde kulun kemale yürüyüşüne katkı sunan bir imkân olarak anlaşılmalıdır. Eğer heva mutlak anlamda kötü olsaydı, hikmet ve rahmet sahibi olan Allah’ın onu insanın yaratılış dokusuna yerleştirmesi düşünülemezdi.

Genel bir değerlendirmeyle bakıldığında heva kavramı, çoğu zaman insanın ihtiyatla yaklaşması gereken bir yöneliş olarak ele alınır. Bunun temel sebebi, hevanın ölçüsüz, denetimsiz ve bilinçsiz bırakıldığında insanı zaafa, dağınıklığa ve istikametten uzaklaşmaya sevk edebilmesidir. Ancak meseleye daha geniş, hikmet merkezli ve insan fıtratını dikkate alan bir bakışla yaklaşıldığında, hevanın bütünüyle reddedilecek bir kötülük olmadığı görülür. Aksine heva, insanın iradesini olgunlaştıran, sorumluluk bilincini derinleştiren ve fıtrî arzularını anlamlı bir hedefe yöneltmesine imkân veren önemli bir imtihan alanıdır. Bu açıdan hevanın varlığı, insanın yaratılışına yerleştirilmiş başıboş bir zaaf olarak değil; doğru terbiye edildiğinde kulun kemale yürüyüşüne katkı sunan bir imkân olarak anlaşılmalıdır. Eğer heva mutlak anlamda kötü olsaydı, hikmet ve rahmet sahibi olan Allah’ın onu insanın yaratılış dokusuna yerleştirmesi düşünülemezdi. Çünkü Allah’ın kuluna verdiği bir kabiliyetin özünde bütünüyle kötülük olarak görülmesi, imtihanın hikmetini eksik kavramaya yol açar. Oysa ilahî imtihan, insanı tuzağa düşürmek için değil; ona iradesini, yönelişini ve kulluk bilincini ortaya koyma imkânı vermek içindir.

Heva, insanın geçici hevesleriyle temas eden yönü itibarıyla kırılgan görünse de, aslında insanın iç dünyasında güçlü bir hareket alanına işaret eder. Geçicilik vasfı, onun bütünüyle değersiz veya yok sayılması gereken bir eğilim olduğunu göstermez; aksine ölçü, irade ve bilinçle yönlendirildiğinde insanın olgunlaşmasına vesile olabilecek hassas bir kuvvet taşıdığını ortaya koyar. Bu yönüyle heva, arzuların bastırılmasından çok tanınmasını, terbiye edilmesini ve daha yüksek bir anlam ufkuna yöneltilmesini gerektiren derin bir imtihan alanıdır. Hevanın denetimsiz bırakılmasıyla ortaya çıkan olumsuz sonuçlar, çoğu zaman onun bizzat kötü olduğu yönünde bir kanaat doğurur. Oysa heva, doğru sınırlar içinde tutulduğunda insan hayatının sürekliliğine hizmet eden önemli fıtrî dinamikleri de harekete geçirir. İnsan yeme, içme, üretme, sahiplenme, sevme, bağ kurma ve hayatı sürdürme yönündeki birçok temel eğilimini bu içsel hareketlilik sayesinde canlı tutar. Psikolojide çoğu zaman dürtü başlığı altında ele alınan bu yönelişler, insanın hayatla temasını güçlendiren temel unsurlardır. Yeme içme ihtiyacı, neslin devamına yönelik eğilimler ve dünyada bir düzen kurma arzusu; ölçülü, helal ve sorumlu bir çerçevede kaldığında insanı

hayatın merkezinde aktif, üretken ve sorumluluk sahibi kılar. Şayet insanda bu yönelişler bulunmasaydı, dünya hayatında imtihanın zemini büyük ölçüde ortadan kalkardı. Aile kurmak, geçim temin etmek, mal edinmek, emek vermek, paylaşmak, rekabet etmek ve ilişkiler ağı içinde ahlaki tercihlerde bulunmak gibi pek çok alan anlamını yitirirdi. Heva, insanlar arası rekabetin de kaynaklarından biridir. Bu rekabet, nefsanî bir üstünlük arzusuna dönüşmediği ve helal sınırlar içinde kaldığı sürece insanı gayrete, çalışmaya, üretmeye ve kendisini geliştirmeye sevk edebilir. Böylece heva, kontrol edildiğinde yıkıcı bir kuvvet olmaktan çıkar; insanı sorumluluk, emek ve meşru hedefler doğrultusunda harekete geçiren bir dinamizme dönüşür. Hevadan doğan bazı hataların Allah tarafından tövbe ve bağışlanma kapısı içinde değerlendirilmesi, insanın bütünüyle kusursuz bir varlık olarak değil; hatasından dönebilen, arınabilen ve olgunlaşabilen bir kul olarak yaratıldığını gösterir. Bu bakımdan insanın hata ihtimalinden bütünüyle uzak bir varlık olarak düşünülmemesi, kulluğun gerçekliği açısından önemlidir. İnsan bazen sınırla karşılaşır, bazen nefsinin baskısını hisseder, bazen de tercihleriyle imtihan olur. Asıl değer

ise bu süreçte ölçüyü araması, yanlıştan dönmesi ve iradesini daha sahih bir istikamete yöneltmesidir. Hz. Muhammed’in “Sizin dünyanızdan bana atlar ve kadınlar sevdirildi.” rivayeti de kulun hevası itibarıyla mevcut yapısını tümüyle yok saymadan, onu dizginlemesi ve aşırılığa kaçmadan meşru sınırlar içinde tatmin etmesi gerektiği yönünde okunabilir. Bu yaklaşım, hevanın yok edilmesi gereken bir düşman değil; Allah’ın ölçüleri içinde terbiye edilmesi gereken bir yöneliş olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Meşhur bir tasavvufî hikâyede, mutasavvıflardan biri Allah’tan nefsinden kendisini soyutlamasını ister. Rivayete göre Allah bu duayı kabul eder ve sûfînin ağzından kan pıhtısına benzer bir şey dışarı çıkar. Nefsinden kurtulduğu için sevinen sûfîye, Allah’ın “O olmadan benim katımda senin bir değerin yoktur.” buyurduğu anlatılır. Bunun üzerine sûfî, nefsini geri almak zorunda kalır. Bu hikâye, insanı değerli kılan şeyin nefsin ve hevanın bütünüyle yokluğu değil; onların bilinç, irade ve kulluk sorumluluğu içinde terbiye edilmesi olduğunu sembolik bir dille ifade eder. İnsanı insan yapan temel değer, Allah’ın imtihanın gerçekleşmesi adına insana verdiği kabiliyetlerle yoluna öz denetim içinde devam edebilmesidir. “Biz insana fücuru ve takvayı ilham ettik.” (Şems 8) ve “Muhakkak ki, arınan kurtulmuştur.” (Şems 9) Ayetleri de bu çerçevede düşünülebilir. Burada ölçü, hevanın yok edilmesi değil; onun ehlileştirilmesi, arzuların Allah’ın koyduğu sınırlar içinde anlamlı ve sorumlu bir şekilde yönlendirilmesidir. Bu nedenle kulluk, dünyadan el etek çekerek münzevi bir hayata kapanmak değil; dünyanın içinde kalarak ölçüyü, dengeyi ve takvayı koruyabilmektir. Meşhur bir hikâyede, dağda çobanlık yapan ermiş bir kişinin, yağlık denilen bez parçasından yapılmış mendilin içine süt koyarak şehirdeki kardeşinin dükkânına ziyarete gittiği anlatılır. Dükkâna gelen kadınların alışverişi sırasında asasının ucuna astığı yağlıktan süt damlamaya başlayınca, şehirde yaşayan kardeşi dağdan gelen ermişe “Süt damlıyor.” diyerek kalbinde bir yönelişin oluştuğuna işaret eder. Bu hikâye, zahirde dünyadan uzak görünmenin tek başına yeterli olmadığını; asıl meselenin insanın kalbini, bakışını ve yönelişini bulunduğu ortamda koruyabilmesi olduğunu anlatır. Bugün toplumun hevaya bakışında ortaya çıkan olumsuz etkilenmelerin, daha çok tasavvuf yoluyla şekillenen

bazı anlayışlardan kaynaklandığını ifade edebiliriz. Tasavvufta yöntem, ilmî yollarla gerçekleştirilemeyen bir terbiye sürecinin, küllî ve pratik bir eğitim yöntemiyle elde edilmeye çalışılması şeklinde görülebilir. Toplumun çoğunluğunun ilmî anlamda eğitimden yana yeterli bir tavır ortaya koyamaması sonucunda, hap bilgi denilebilecek kısa ifadelerle ya da günümüz tabiriyle aforizmalarla insanlara yön vermek yaygın bir yöntem hâline gelmiştir. Bunun iyiliği ya da kötülüğü ayrıca tartışılabilir. Fakat genel olarak bakıldığında, okuma eğilimi zayıf ya da kısıtlı olan toplumlarda bu yöntemin etkili bir araç olarak kullanılabildiği görülür. Bu yöntemin sonucunda kaynağın güvenilir görünmesi, çoğu zaman sorgulamayı da ortadan kaldırdığı için kesin bir teslimiyet anlayışını ortaya çıkarabilir. Böylece heva gibi kavramların baştan sınırlandırılması yoluyla olumsuzlukların önlenmesi amaçlanmış olur. Bununla birlikte, hevanın yalnızca bastırılması gereken bir tehlike olarak görülmesi, onun insan fıtratındaki imtihan, irade ve olgunlaşma boyutunun yeterince fark edilmemesine yol açabilir. Heva kavramına fıkıhçılar açısından bakıldığında ise meselenin daha ölçülü, sınırları belirlenmiş ve adeta matematiksel denilebilecek bir yaklaşımla ele alındığı söylenebilir. Bu yaklaşımda heva, peşinen mahkûm edilen bir unsur olmaktan ziyade, hangi fiile

dönüştüğü, hangi sınırı aştığı ve insanı hangi sonuca götürdüğü bakımından değerlendirilir. Böylece hevanın varlığı tek başına değil, onun yönü, ölçüsü ve fiile dönüşme biçimi esas alınır. Bu bakışa göre günah işlemeye elverişli bir yapının varlığı, günah fiilen ortaya çıkmadığı sürece tek başına zararlı veya mahkûm edilmesi gereken bir gerçeklik olarak görülmez. Şeytanın varlığı üzerinden düşünüldüğünde de benzer bir anlam ortaya çıkar: İnsan kendisini korumayı bildiği, sınırlarını muhafaza ettiği ve hata ettiğinde şeytandan farklı olarak tövbe ile yeniden güzelleşme yolunu seçtiği sürece, şeytanın varlığı imtihanın bir unsuru olmaktan öteye geçmez. Bu durumda hevanın yönlendirilebilir olması ve kulun hevasının direksiyonunu başkalarının eline bırakmaması büyük önem taşır. Böyle bir bilinçle kontrol edilen heva, insanı zayıflatan bir unsur olmaktan çıkar; ona irade, dikkat, sorumluluk ve kemale doğru yürüyüş imkânı kazandıran değerli bir özellik hâline gelir. Sonuç olarak heva, insanın yok etmesi gereken bir düşman değil; tanıması, terbiye etmesi ve Allah’ın ölçüleri içinde istikamet kazandırması gereken bir kuvvet olarak anlaşılmalıdır. Editör

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.