Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilahların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevâsıdır.”
“Hayır! Şüphesiz ki insan, kendini zengin (ihtiyaçsız) gördüğü için azar.” (Alak, 6-7) “Arzusunu ilahı edineni gördün mü? Sen ona koruyucu olabilir misin! Yoksa sen onların çoğunun gerçeği dinleyeceğini veya aklını kullanacağını mı sanıyorsun! Onlar hayvanlar (diğer canlılar) gibidir; hatta yol bakımından daha şaşkındırlar. “ (Furkan. 43-44) Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilahların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevâsıdır.” Hira’da başlayan ve yirmi üç yıl süren vahiy sağanağının ilk ayetlerinde “Kerem sahibi ve insana bilmediğini ve kalemle yazmayı öğreten Rab olan Allah”; muhatap aldığı varlığı basit bir meni, bir kan pıhtısı, bir et parçası olan “alaka”dan yaratılmışların en ahseni olarak yarattığını ve bunun üzerinden bir okuma, bir tefekkür yapılmasını resulü üzerinden genelde tüm insanlığa, özelde ise müminlere bildirmektedir. Bu “ahdi misak”ında aynı zamanda bir hatırlatmasıydı. Bu fıtrata dönüş için açık bir çağrıydı. İnsana yaratılış gayesini, hikmetini, anlamını yeniden bir hatırlatmaydı. Zira insan haddini aşmış, gökyüzünün/semavatın tek Rab/İlahı olarak gördüğü Allah’a yeryüzünde/arzda bir takım varlık, nesne, kurum, kuruluşları ortak koşmaya başlamıştı. Hevâsını İlah edinmiş, tuğyan etmiş, kendini zayıf, güçsüz, aciz, muhtaç değil, tam tersi güçlü, müstağni/zengin olarak görmek suretiyle azmış, azgınlaşmıştı. Yeryüzünün ilk hevasını İlah edinen varlığı olan İblis, kıyamete kadar müsaade edilenlerden olmak için Rabbine yaptığı müracaatta, kullarından
büyük bir kısmını kendisi gibi azan, isyan eden, nankörlük edenlerden kılacağını, az bir kısmının bu ayartıcı, saptırıcı telkin ve teklifine itibar etmeyeceğini, bunlarında “Elest Bezmi”ndeki ahitlerine sadık kalmış, yaratılış fıtratlarına uyan muhlisler olacağını bildiriyordu. Bu İblis, Allah’ı tüm esma ve sıfatları ile en iyi bilen ve tanıyandır. İsyanı, kibrine yenik düşmek suretiyle gerçekleştiriyor ve “hevâsını İlah edinerek” emrolunduğu şeyi yerine getirmiyordu. İşe yeryüzündeki tevhid-şirk/ küfür mücadelesi yaratılış fıtratından kopmuş, kendini müstağni gören ve hevâsını İlah edinen İblisin dostları ile misakına sadık kalmış, acziyetinin idrakinde ve haddini bilen Allah’ın dostları arasında deveran etmektedir. Allah merhametinin gereği olarak gönderdiği elçileri vasıtası ile bu hakikati her kavmin kendi diliyle vahyetmiş olduğu ayetlerle her daim hatırlatmış ve tercihlerini buna göre yapmalarını idraklerine sunmuştur. Allah’ın elçileri mücadelelerini “emrolundukları gibi dosdoğru olarak” bütün pazarlıklara kapalı, vahyolunan mesajlar ekseninde gerçekleştirmiştir. Davete icabet edip saf bir tevhid inancı ile Allah’ı yegane İlah/Rab edinen “Muvahhid” lerin sayısı genelde azınlıkta kalmıştır. İnsanoğlunun zihin dünyasında şeksiz-şüphesiz, tam bir teslimiyetle İlah/Rab olarak Allah’ı ikrar etmemesi, doğal olarak orada bir boşluğun oluşmasını kaçınılmaz kılacak ve “hevâ” lar oraya hemen sahtelerini doldurmakta gecikmeyecektir. Ademoğlunun sahte İlah/Rablerin peşine düşmesi gözleri olduğu halde görmeyen, kulakları olduğu halde işitmeyen, akılları olduğu halde idrak edemeyen hayvanlar gibi, hatta daha aşağı bir pozisyona düşmekten kendilerini kurtaramayacaktır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir
ki kahir ekseriyete göre hevâ tamamen olumsuz anlamda kullanılan bir kavramdır. Peki bu çerçevede hevâ ne demektir diye baktığımızda karşımıza çıkan eş anlamlı kelimelerin şu şekilde olduğunu görüyoruz: Arzuladı, meftun oldu, gönlü takıldı, hoşlandı, istedi, izledi, sevdi, arkasına düştü… Bu minvalde şöyle bir tanımlamanın yapıldığını görmekteyiz: “İnsanın herhangi bir şeye karşı oluşan aşırı sevgi, muhabbet ve onun sevgisinin kalpte baskın olması veya kalbi ele geçirmesi, nefsin arzusu, gönlün isteği, meyli, (genellikle kötü şeylere meyli için kullanılır), kapris, şehvete meyleden nefs.“ Hevâ, nefsin kötü istek ve arzuları, keyfe düşkünlüğü, cehaleti, bir şeyi arzulayıp iştiha etmesi veya insan ruhunun şehvetlerden ve hayvani iştahlardan doğan eğilimidir. Nefsin bu tür şeytani şehvetlerini gemleyecek, onu terbiye edip doğru bir istikamette yol almasını sağlayacak unsurların başında sahibini doruya götürecek ilim gelmektedir. Böylece zinanın yerini nikahlı birliktelik, haramın yerini helal, kötülüğün yerini iyilik alacak ve kişiyi kurtuluşa erdirecektir. Tarihi süreç içerisinde bakıldığında putperestlik, bilinen heykel, değişik madenlerden yapılmış sembol/simgesel unsurlara tapınmak, onları uluhiyet/Rububiyet mertebesine çıkarmak olarak anlaşılmaktadır. Kur’an bütünlüğünde bu yaklaşımın sadece Aysberg’in görünen yüzü olduğunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Zira Kerim Kitabımız, insanın kendini, bir takım din adamlarını (Allah’a rağmen helal-haram ihdas etmek suretiyle), ideolog ve ideolojileri, kurum-kuruluşları, liderleri bu mertebeye yükseltebileceğini ilah edinebileceğini ve bunun çok daha sinsi, çok daha tehlikeli birer “sanem” ler olduğunu bildirmektedir.
Allah, biçimlendirerek tasvir ettiği, kendi elleriyle/kudretiyle yarattığı nefse/insana fücur ve takvayı ilham etmiş, nefsini arındırıp takvayı tercih edenin kurtuluşa erenlerden, tersini yapıp o nefsi kötülüğe gömen kişilerinde hüsrana uğrayıp kaybedenlerden olacağını ve insanoğlunun başıboş bırakılmadığını, bir amaç ve gaye uğruna yaratıldığını bildirmiştir. İşte hevâ, insanın yaratılışında var olan nefsi, eğreti, uyumsuz taleplerini faş etmesidir. Hevâ, bütünsel anlamda İlahi dinin va’zetmiş olduğu hakikatler çerçevesinde hayatın/yaşamın düzenlenmesindeki karşı çıkışların tamamının adıdır. Hevâ Kur’an’ın zemmettiği/ yerdiği/kötülediği duygu, düşünce ve eylemlerin adıdır. Bunlar Yahudi, Hıristiyan, müşrik, münafık, Budist, Şintoist, Hint dini gibi inanç sahipleri olabileceği gibi, Müslümanlardan olduğunu iddia ettiği halde beşeri ideolojileri kutsayan, onların telkin/ tekliflerine göre zihin ve yaşam dünyalarını kurgulayanlar da bu gruba dahil olmaktadır. İnsan nefsani arzularının kölesi olduğunda kaçınılmaz olarak Kur’ân’ın ifadesiyle “hevâsını ilâh edinmiş” olmaktan kendisini kurtaramayacaktır. Bu çerçevede Kur’an bütünlüğünde okuma yaptığımızda şunu göreceğiz ki, insanoğlu dünya hayatını ya İlahi öğretilere/vahye göre düzenler ya da hevâ/heveslerine göre düzenler. Bir üçüncü yol yoktur. Hayat zıtlarıyla kaimdir. Tevhid-şirk, hayır-şer, helal-haram, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, karanlık-aydınlık, adalet-zulüm… gibi. Dolayısıyla hayat yeknesak, tek düze olmayıp inişli çıkışlıdır. Mümin bir kul bütün bu kavramların tanımını orantılı bir şekilde İlahi vahiyden, Kur’an’dan öğrenmektedir. Öyle ki aydınlığı tanımladığı gibi karanlığı, helali tanımladığı gibi haramı, iyiliği tanımladığı gibi kötülüğü de tanımlamakta, geceyi anlatırken gündüzü de anlatarak mukayeseli bir okuma yapılmasını salık vermektedir. İşte bu çerçevede hevâyı tanımanın insanı-nefsi tanımak anlamına geleceği de unutulmamalıdır. Hevâ anlaşılmadan, nefs, takva, ihlas, samimiyet, istikamet anlaşılamayacağı için, “Dini Allah’a has kılma”nın nasıl bir çağrı olduğu da idrak edilemeyecektir. Bugünün modern dünyasına gelindiğinde bilimi ve aklı merkeze alan insan bencilliğin zirvesi egoist bir mantalite ile narsistleşmekte, hedonist bir duygu ile hazlarının esiri olmaktadır. Bu doğal olarak başta dini değerler olmak üzere bununla şekillenmiş geleneği reddetmeyi veya yozlaştırmayı beraberinde getirmektedir. Modernizm her tür değer yargılarından soyutlanmış yaşamını kendi ekseni
etrafında kurgulayan “özgür(!)” bir insan yetiştirmenin maddi, manevi tüm unsurlarını hiçbir ahlaki kural tanımaksızın gerçekleştirmek için her yolu mubah görmektedir. Dini ve ahlaki değerlerden soyutlanmış, önünde kutsal namına hiçbir engel bırakılmayan insanoğlu şeytan ve hevasının aldatıcı cazip gibi gözüken telkin, tekliflerini birer emir telakki edercesine hayatına egemen kılmanın mücadelesini vermektedir. Modernizm ürettiği enstrüman, dizayn ettiği ambiyanslı sahne dekorları ve bunları örnek kılacak rol modelleri ile insandaki haz duygusunu arttırmaktadır. Haz duygusunun tatmini için doğal olarak bireyi sınırlayacak tüm prangalardan azade olması ve sonuca götürecek tüm yolların meşrulaştırılması gerekmektedir. Modern dünyanın hiç şüphesiz ki en güçlü propaganda aracı medyadır. İster görsel ister yazılı ve isterse sosyal medya olsun fark etmez. Başta mahremiyet duygusu olmak üzere birçok kutsalı anlamsız hale getiren bu mecralar ne yazık ki yediden yetmişe herkesi cezbetmekte ve etkisi altına almaktadır. İnsanoğlu ister mabette ister seyahatte ister bir sohbet ortamında olsun fark etmeksizin parmaklar kaydırılan ekranların büyüsüne kapılmış, akıllar dumura uğramış, gözler oraya odaklanmış başka hiçbir şey görmüyor, her şey ama her şey kayıt altına alınarak pervasızca servis edilen görüntüleri izliyor. Çoğuna da “masumiyet” kılıfı giydirilerek olağanlaştırılıyor. Mahremiyetin, mümin insanın öncelikle “Yaratan”a, sonrasında kendi ve diğer yaratılanlara karşı bir sorumluluk bilinci olduğu ve yaşamını sınırlayan önemli ahlaki çizgiler olduğu unutulmamalıdır. İşte modernizm insanı adeta “müşterek mal” gibi görerek bir tüketim malzemesine dönüştürmektedir. Modern dünyada hevânın çok çeşitli ve değişik tezahürlerini görmekteyiz. Üstelik son derece normalleşmiş, doğal ve olağanmış gibi telakki edilmekte ve ilgili ayetin kapsamına girdiği dahi düşünülememektedir. Kapitalizm insanın tüketim kültürünü değiştirmekte, bu ideolojinin can suyu diyeceğimiz reklamlar, bireye “sen bunu ve fazlasını hak ediyorsun, haydi kendine bir iyilik yap, kendini ödüllendir, kendini aş” gibi telkinlerle mesajlar vermekte, böylece, nefsin sınır tanımaz arzu ve isteklerini meşrulaştırmaktadır. Her şeyin en yenisine, en iyisine, en büyüğüne, en kalitelisine, en güzeline, en lüksüne layıksın fısıldamaları ile hevâlar galeyana getirilmekte ve başta “tasarruf” ve “tasadduk” gibi dini kavramlar anlamsızlaştırılarak israfın, gösterişin, savurganlığın her türlüsü meşrulaştırılmaktadır. Üstelik İlahi mesaj “nefsin ne kadar tatminsiz” olduğunu her dem
vurgulamasına rağmen bu çılgınlıklar dizginlenememekte ve bütün bunlar “ihtiyaç” kabilinden açıklamalar eşliğinde insanlar kendilerini aldatmaya devam etmektedir. Özetle; herhangi bir olay ve konu hakkında Mümin/Müslüman kişi bütün samimiyeti ile “Allah ve Resulü” ne diyor diye bakmak ve ona göre hareket etmek zorundadır. Aksi bir durumda egemen olan demokrasi başta olmak üzere modernizm, laisizm, sekülerizm, feminizm, kapitalizm, liberalizm gibi çağın müstekbir tağutlarının hevâlarıyla ürettikleri ideoloji putlarına göre bir değerlendirme yapar ve onlara göre zihin ve yaşam dünyasını kurgularsa, bu kişinin imanını havâsına kurban ettiği asla unutulmamalıdır. İslam’ın hayatın belli alanlarıyla sınırlı olduğunu, hakimiyet ve devlet gibi iddiası/teklifi olmadığı gibi yaklaşım laik/seküler bir iddiadır, asla kabul edilemezdir. Kısas başta olmak üzere, miras, şahitlik, nikah, talak gibi ahkam ile ilgili ayetleri modernist bir kafa ile yorumlayıp, ona göre tevil etmekte nefsinin arzularına uymaktan başka bir şey değildir. Yazımızı Mevlânâ, Mesnevi, 371-383 Beyitler’den şu alıntıyla tamamlayalım: “Bütün putların anası, sizin nefsinizin putudur. Dışarıda görülen putlar, birer yılandır, halbuki nefis putu bir ejderhadır. Nefis, çakmak taşı ile demirdir. Put ise, çakmak taşından sıçrayan kıv ılcımdır. O kıvılcım su ile söner. Kıvılcım söner ama, çakmak taşı ile demir su ile söndürülebilir mi? İn san oğlu, bu ikisi kendisiyle beraber oldukça nasıl emin olabilir? Çakmak taşı ile demirin ateşi, kendi içlerinde gizlenmiştir. Onların içlerine su girmez ki ateşi söndürsün. Su, ancak, dışarda bulunan ateşi söndürür. O, taşın ve demirin içine nasıl girer? Nefsin ve şehvetin sembolü olan çakmak taşı ile demirden, küfrün ve bütün kötülüklerin kıvılcımları sıçrar. Dumanları yükselir. Kaptaki, küpteki su bitse de nefis çeşmesinin suyu tazedir, kesilmed en akar durur… Nefsin, her anda bir hilesi vardır ki, onun her hilesi ile isyan denizinde yüzlerce Firavun ile o Firavun’a uyanlar batmadadır. Sen, kurtulmak istiyorsan, Mûsâ’nın Rabbi’ne sığın. Benliğe kapılıp, firavunluk ederek imanını kaybetme. Ey kardeş! Sen Allah’ın emrine ve Aziz Peygamberimizin sünnetine uy da ten Ebû Cehli’nden ve nefsâni isteklerden kurtul...”
“Hz. Ebu Hüreyre’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilahların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevâsıdır.””
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.