İnsan fıtratı gereği yaratılıştaki hayranlık verici düzen, açıkça bir ilim ve idrak sahibinin âleme müdahalesini gösterirken, hikmet sahibi, bilen ve irade eden bir ilk kaynağa yönelir.
İnsan, varlıkların sebeplerini araştırmak ister ve bu durum insanın fıtri yapısından kaynaklanır. İnsan, evrendeki düzeni gözlemlediğinde bu düzenin bilinçli bir kaynağa dayanıp dayanmadığını sorgular. Dolayısıyla Tanrı düşüncesinin ortaya çıkışı iddia edildiği gibi korku, cehalet ya da toplumsal baskılarla açıklanamaz, çünkü insanın evrene dair soru sorması doğal ve fıtridir. Tanrı fikri ve Tanrı’nın varlığını ispat etmeyi fıtri kabul etmesek bile— ki fıtridir—âlemin yaratıcısı hakkında tartışmanın kendisi fıtridir. Zira insan, âlemi bir bütün hâlinde görür, onu tek bir birlik olarak müşahede eder ve fıtri güdüsüyle âlemdeki her hadise için kabul ettiği sebebin, âlemin bütünü için de geçerli olup olmadığını bilmek ister. İnsan, fıtratı gereği bir taraftan, birbirine bağlı tek bir bütün olan tüm varlıkların kaynağının ne olduğunu, bu düzenli varoluşun nasıl gerçekleştiğini ve hepsinin temelinin neye dayandığını anlamak/ anlamlandırmak ister. Diğer taraftan ise yaratılıştaki hayranlık verici düzen, açıkça bir ilim ve idrak sahibinin âleme müdahalesini gösterirken, hikmet sahibi, bilen ve irade eden bir ilk kaynağa yönelir. “Sahih bir tanrı inancının kökeninde, tekil bir doğa olayının değil, varlık düzeninin bir bütün olarak açıklanması yatar. Tanrı inancı, belirli bir doğa olayını gerekçelendirmek için değil, bütün varlık sistemini açıklamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Tanrı hakkında konuştuğumuzda, gerçekte âlemin ruhu, âlemin hakikati, âlemin kökü, temeli, ilkesi ve menşei hakkında konuşuruz. Zaman veya mekân içinde bulunan bir varlık hakkında değil; zamanı ve mekânı var eden hakkında konuşuruz. Etkenlerden bir etkeni değil; etkenlerin etkenini, yani her etkenin ve her failin etkenlik ve faillik vasfını kendisinden aldığı şeyi konu ediniriz.” Bütün bu idrake, vahiy rehberli-
ğinde, sahip olduğumuz bozulmamış fıtratımız ve kararıp katılaşmamış kalbimizin fiili olan akıl ile ulaşırız. Bir şeyin fıtri olmasının makul (akli) olması anlamına geldiğini unutmamalıyız. İslam düşüncesinde akıl ve vahiy ilişkisi, en temel tartışma alanlarından biri olmuştur. Özellikle modern dönemde pozitivizm, materyalizm ve seküler düşüncenin etkisiyle vahyin bilgisel (epistemolojik) değeri sorgulanmış, buna karşılık bazı dini çevrelerce de aklın yetersizliği ve sınırlandırılması gerektiği savunulmuştur. Bir tarafta insan aklını mutlak otorite kabul eden anlayışlar, diğer tarafta ise aklı sınırlandırarak yalnızca “nakle” dayalı düşünceyi esas alan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Modern dönemde materyalizm ve pozitivizmin etkisiyle metafizik alanın inkâr edilmesi, bu tartışmayı daha da derinleştirmiştir. İnsan yalnızca maddî gerçeklikle sınırlı bir varlık değildir, onun hakikati arayan akli ve manevi bir yönü vardır. Bu nedenle akıl ile vahiy birbirine zıt değil, birbirini tamamlayan biri harici, diğeri deruni olan iki hakikat kaynağıdır. Akıl hakkında konuşan bir kimse gerçekte aklın hükümleri hakkında konuşmuştur. Aklın hükmü de boş ve anlamsız değildir. Bilakis aklın hükmünün bir ölçütü vardır ve daima “tümellik” ve “zorunluluk” özelliğine sahiptir. Akıl özü itibariyle insanlar arasında tek/ ortak bir şey olmasaydı, bilgi âleminde karmaşa ve sıkıntı meydana gelirdi. Dolayısıyla insanlar arasında anlaşmak imkânsız hale gelirdi. İnsan bireyleri arasında akıl ve düşüncenin farklı olduğu doğrudur, ancak kişilerin bireysel özelliklerinden kaynaklanan bu farklılıklar insanların akılları arasında ki birliğe/ iletişime engel değildir. Akıl da “varlık” gibi katmanlı bir yapıya sahiptir. Aklın her türlü şaibe ve vehimden temiz ve uzak olduğu yerde akıllar arasında farklılık-
lar, ayrılıklar görülmez. Mesela bedii (apriori) temel akli ilkelerden olan “bir şey ya vardır ya yoktur”, “bütün parçadan büyüktür” ve “bir şeye eşit olan şeyler birbirine eşittir” gibi ilk bilgileri herkes idrak eder ve bu akli hükümlerde tek bir insan bireyi dahi en küçük bir tereddüt duymaz. Dış duyusal verileri akıl ve akli delillerin yerine koyanlar ve pozitif bilimi gerçek bilginin ölçüsü sayanlar, insan idrakinin ve bilgisinin büyük bir alanını boşa çıkardıkları için hayatı ve varlığı anlamada yetersiz kalacaklardır. Bu anlayışın akıldan anladığı “rasyonalizmdir”. Pozitif bilim “nedir” ve “niçin” türünden sorulara cevap vermede insanların isteklerini tatmin edemez, yetersiz kalır. İnsan tabiatından neşet eden soruları, “nedir”, “niçin” ve “nasıl” olmak üzere üç soruda özetlersek, pozitif bilimler sadece “nasıl” türünden sorulara cevap verir. Bu üç soru insanın hakikat arayışında gerçek ve temel sorulardır ve akıldan yardım almadan onlara tatmin edici cevap vermek de mümkün olmayacaktır. “Hikemi anlamlarla ve akli ilkelerle tanışıklığı olmayan kimseler Kur’an’ın hikmetli hükümlerini anlamazlar, sadece dış duyularıyla âleme bakan kimse âlemin duyusal yönünden başka bir şeyi idrak edemez. Allah’ın âlem kitabında sadece duyusal şeylere bakan kimseler Allah’ın yazılı kitabında da “zahir” üzerinde donup kalırlar ve bu aşamanın ötesine geçemezler. Zahir üzerinde donup kalmak bazı kimselerde öyle bir dereceye ulaşır ki bu kimselerde Allah’ın “cisim” olduğu inancı hâkim olmaya başlar. Benzeri şekilde, mütedeyyinlerden bazıları ise “aklı tamamen devre dışı bırakma” fikri ile insan aklının metafizik hakikatleri idrakten aciz olduğunu, bu sahada yalnızca teslimiyetin gerekli olduğunu savunurlar. Hatta bazılarına göre Tanrı’nın birliği dahi aklî delillerle ispat edilemez. Hâlbuki eğer fıtratımız
istidlal zihinde bulunan anlamlar arasındaki ilişkiyi kavramayı, genel ve özel anlamları ayrıştırmayı, öğrenmek istediğimiz bir şeyin hangi genel anlam altına girdiğini tespit etmeyi gerektirir.
bu meselede ispat yahut inkâr yoluna sahip olmasaydı, bu düşünce baştan zihnimize hiç girmeyecekti. Öyleyse Tanrı hakkında araştırma ve tartışma insan için hem sahih hem de meşrudur.” (Dinani- İslam Dünyasında Felsefi Düşüncenin Serüveni) “Bilindiği üzere insani idrak aklın bir faaliyetidir, akıl ise insanı diğer canlılardan ayrıştıran ve insan olmasını sağlayan temel hususiyetlerden biridir. Fakat akıl terimi kimi zaman dar kimi zamanda geniş anlamıyla kullanılır. Dar anlamıyla kullanıldığında akıl terimi daha ziyade istidlal gücünün ifade eder. İstidlal faaliyeti bildiklerimizden hareketle bilmediklerimize ulaşmaktan ibarettir. Dolayısıyla istidlal zihinde bulunan anlamlar arasındaki ilişkiyi kavramayı, genel ve özel anlamları ayrıştırmayı, öğrenmek istediğimiz bir şeyin hangi genel anlam altına girdiğini tespit etmeyi gerektirir. Bu anlamıyla istidlalin aklın bir faaliyet olduğu açıktır. Diğer yandan ise akıl istidlal gücünden ibaret değildir. Geniş anlamıyla insan idrakinin bütününü ifade eder. Aklın insanı diğer canlılardan ayrıştırılması ve ona “insan” dememizi mümkün ve zorunlu kılmasının sebebi de budur. Akıl insan denilen şeyin kendisi olmasını sağlayan “cevhere” veya tanımlayıcı özelliği tekabül eder. İşte bu anlamıyla akıl istidlallerini yanı sıra sezgi ve müşahede gibi idrak durumlarını da içerir.” (Ömer TürkerVarlık Yurduna Tutunmak) “Aklın bildiği anlam ile o anlamın dış dünyada tahakkuk etmiş fertlerin arasındaki örtüşmeyi garanti eden şey, dış dünyadaki fertlerin varlığını veren metafizik ilke ile o fertleri idrak edip soyutlama işlemine tabi tutan metafizik ilkenin aynı olmasıdır.” Duyularla elde edilen veriler akli bir şeyle çatışma halinde değildir. Akli şeyle çatışma halinde olan şey “vehimden” kaynaklanan hüküm ve değerlendirmelerdir. Bir diğer ifade ile hissi şey hissi olmak bakımından hüküm içermediğinden, aklın açık ve kesin hükmüyle çatışmaz. Ama insanın “vehim” kuvveti meydanı boş bırakmaz ve aklın hükmüyle hemen çatışmaya başlar. Şu halde vehmin hükmü aklın hükmüyle çatışır ve çoğu yanlış bu çatışmadan doğar. Hakikatin ve varlığın
anlamını idrak etmek ve âlemin yaratıcısına yönelmek, duyusal idrakler yoluyla mümkün değildir. Salih amel akli iradeden kaynaklanmaksızın gerçekleşmez. İnsan salih amelini yaparken sadece “arzu ve öfke” güçlerinin çeşitli etkilerinin araya girmesi ve rahatsızlık vermesi ile karşı karşıya kalmaz. Bilakis nazari akıl ve burhani idrakleri sahasında da vehim ve hayal güçlerini tacizine uğrar. Vehim ve hayali idrakler daima aklın işini karıştırır ve onunla olan anlaşılmazlıklarını açığa vururlar. Bundan şu anlaşılmaktadır ki insanın sürekli çaba ve gayreti sadece eylem ve davranışla sınırlı değildir, bilakis çaba ve gayret akıl alanında da zorunlu ve gereklidir. İnsanın fiilleri bakımından hatalı ve lakayt bir tavırda olması dini açıdan günah olarak değerlendirilir. Aynı şekilde akıl ve düşünce alanındaki her türlü lakaytlık ve hatanın da her zaman bir sapkınlığa ve dalalete sebep olduğu kabul edilmelidir. Vahiy, hakikatin yüksek bir tezahürüdür. Vahiy, insan aklının tamamen dışında ve anlamsız bir alan değildir, aksine aklın derinleşmesiyle anlaşılabilecek ilahi bir hitaptır. Peygamberlerin getirdiği mesajlar da insanı düşünmeye ve bilinç kazanmaya yöneltir. İslam düşünce tarihinde aklî delillendirmenin (burhan) büyük önemi vardır. Sağlam ve tutarlı düşünce olmadan dini anlayış da yüzeysel kalır. Vehimle karıştırılmamış akıl, insanın manevi boyutunu dışlamaz. Hikmet sahibi akıl hem düşünür hem de hakikati içsel olarak kavrar.
“İslam düşüncesi, akıl ve vahiy hususunda dengeli ve bütüncül bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Akıl insanın hakikati araştırma aracı olarak görülürken, vahyi de insanı doğruya ulaştıran ilahî bir rehberdir. Kur’an’ın insanı düşünmeye çağırması da bu bağlamda yorumlanmalıdır. Kur’an’daki “akletme”, sadece mantıksal çıkarım yapmak değil; aynı zamanda insanın kalbiyle, vicdanıyla ve ahlaki sorumluluğuyla hakikati kavramasıdır.” (Taha Abdurrahman) İslam düşüncesinde akıl ile vahiy arasında özsel bir çatışma yoktur, İslam düşüncesindeki akıl-vahiy ilişkisi Batı düşüncesindeki “din-akıl çatışması” paradigmasıyla açıklanamaz. Aksine vahiy, aklın hakikate ulaşma sürecini tamamlayan ilahî bir rehberdir. İnsan aklı, varlığı anlama ve yorumlama kapasitesine sahiptir. Bu nedenle İslam düşüncesinde akıl, hakikate ulaşmanın temel araçlarından biri kabul edilmiştir. Vahiy, insanın tek başına ulaşamayacağı hakikatleri bildirir ve insanın varoluşsal yönelimini doğru biçimde şekillendirir. Vahyin amaçlarından biri de insan hayatına anlam kazandırmak ve ahlaki yönelim oluşturmaktır. Çünkü insan sadece teorik bilgiye ihtiyaç duymaz; nasıl yaşaması gerektiğini de bilmek ister. Filozoflar, kelamcılar ve sûfîler farklı farklı yöntemler kullansalar da aynı hakikate ulaşmayı hedeflemişlerdir. Bu yüzden akıl ile vahiy birbirine rakip değil, birbirini destekleyen iki bilgi alanı olarak değerlendirilmiştir. İnsanın Tanrı’yı arama eğilimi fıtridir ve bu arayışta akıl olmazsa olmazlardandır. “İnsanın üstünlüğü vahyin rehberliğinde, aklın nuruna yaslanarak şeytani güçlere karşı mücadele edip, vesvese ve vehim vadilerinden geçerek hedefine ulaşmak için sıratı müstakim üzere olmasında yatar.”
“İnsan fıtratı gereği yaratılıştaki hayranlık verici düzen, açıkça bir ilim ve idrak sahibinin âleme müdahalesini gösterirken, hikmet sahibi, bilen ve irade eden bir ilk kaynağa yönelir.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.