بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 27 · Haziran 2026 · Makale · s. 12

Aklın Aklı Her Şeye Erer mi?

İbrahim Şahin — İmtiyaz Sahibi

۞
Aklın Aklı Her Şeye Erer mi?
Yazı boyutu %100
Paylaş
“aklın ucu değer hiçe yol ararım içten içe, kainat uyur sessizce ben hep seni düşünürüm…” Üstad Abdürrahim Karakoç’un sıra dışı ilhamlarından biri olan “Ben hep seni düşünürüm” şiirini okurken kendimi bir anda aklıma akıl erdirme…

YAREN MEKTUPLARI Aklın Aklı Her Şeye Erer mi? Akletme ve idrak etme gayret ve girişimleri ortaya koyması akıl ile daha özel ilişkiler kurmaya ve varlıklar arasındaki özel ilişkileri görüp anlamaya, farklı sonuçlara ulaşmaya kapılar aralayabilmektedir.

“aklın ucu değer hiçe yol ararım içten içe, kainat uyur sessizce ben hep seni düşünürüm…” Üstad Abdürrahim Karakoç’un sıra dışı ilhamlarından biri olan “Ben hep seni düşünürüm” şiirini okurken kendimi bir anda aklıma akıl erdirme çabası içerisinde kaybolurken buldum sevgili yârenim. Anladım ki; Varlıklar âleminde seçkin bir şekilde yer alan insan soyu kâinatta tabi bir akış içerisinde meydana gelen doğal oluşlar ve olayları normalde derin bir vukufiyet gerektirmeden anlayabilen bir varlıktır. Ancak insanın hayat ve oluşlar ile ilgili olarak biraz daha deruni, ilgili ve mütefekkirâne yaklaşımlar, akletme ve idrak etme gayret ve girişimleri ortaya koyması akıl ile daha özel ilişkiler kurmaya ve varlıklar arasındaki özel ilişkileri görüp anlamaya, farklı sonuçlara ulaşmaya kapılar aralayabilmektedir. Bu bağlamda akıl varlık ve yokluk âlemiyle ilgili merakı, tefekkürü, tecessüs girişimleri sayesinde buldukları ile hem melekûtu imrendiren hem de iblisi kıskandıran sonuçlara ulaştırır insanı. Öyle ki; İnsan soyuna ihsan edilmiş olan bu meleke bâzen akletmek, tefekkür etmek suretiyle nesneler arasındaki ilişkilerden yola çıkarak etken cevheri/ kudreti bularak Rabbini bilen bir Nur’a dönüşürken bazen de nefsin ve hevâ’nın ayartıcı fısıltılarının rüzgârına kapılarak “aklının her şeye ereceği” vehmine kapılmasına neden olabilir. O zaman da; Kendisini kâinatta var olan her şeyin sırrını çözecekmiş gibi dahası bunu yaratıcısından müstağni ve kendisi yapıyormuş gibi bir vehim’e kapılarak uçlarda gezinmeye başlar. Bu gezinti kimi zaman bir putlaştırılma batağında tekebbür ile debelenmesine kimi zaman da ucunun hiçe değdiğini fark ederek Rabbinin yardımı olmadığı takdirde bir hiç olduğunu idrak eder. Bu farkındalık onu yaratılış gayesi çerçevesinde “Akl-ı selim” ayarlarına (Bak. Maide:100)geri dönmeye muvaffak kılar. Aslında aklın ve insanın birlikteliği ile gerçekleşen enteresan bir varlık öyküsü vardır ortada. Bu öykü çeşitli sonuçları ile cezbedici ve bir o kadar da ürpertici oluşuyla çok

daha derin analizler gerektiren ve hakkında söylenenler üzerinde iz sürmeye değer bir öyküdür gibi geliyor bana sevgili yarenim. İnanan insanlar için gerçek bilginin kaynağı olan İlahi vahyin öğretisinde; “Sana ruhtan soruyorlar, De ki; Onun ilmi Rabbimin katındadır ve size bu ilimden az bir şey verilmiştir.…”(Bak.İsra:85) ayetinde işaret edildiği üzere ruh gibi fiziksel bağlamda bir karşılığı olmayan aklın ilminin de Rabbin katında olması söz konusu olabilir. “Ey Rasûlüm! Rabbinden sana indirilenin Hak ve gerçek olduğunu idrak edip de buna inananla, bunu göremeyecek kadar kör olan hiç eşit olur mu? Fakat bundan ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler düşünüp öğüt alır.” (Rad:19) ayeti ile A’raf suresi 179 ayeti Kerime de ki“… Onların kalpleri vardır fakat bu kalplerle (hakikati) idrak etmezler…” beyanı birlikte düşünüldüğünde akla yüklenen idrak etme fonksiyonu nedeniyle kalp ile bir ilişkisinin olduğu düşünülse bile akıl da ruh gibi metafizik bir olgudur sanki. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişi, dolayısıyla kâinatta olup biten her bir deprenişin Akl-ı Selim ve idrak sahiplerini yüce bir yaratıcının varlık, kudret ve merhametine götürecek hidayet kılavuzları olduğu vurgulanarak fiziksel olmasa da etki ve marifetleri ile varlığı hakkında bilgi verilen akıl melekesi (Bak.Âl-i İmran:190) hakkında beşeriyet için içlerinden seçilip elçi olarak gönderilen Hatemünnebi (Bak.Ahzab:40) Hz. Muhammed Mustafa (sav) efendimiz de “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar; Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan veya Mecûsî yapar” buyurmak suretiyle insanın fıtraten Rabbini bulacak, bilecek ve itaat edecek şekilde Fıtri bir Akl-ı Selîm sahibi olma potansiyeli ile yaratılmış olduğuna işaret etmiştir. Dolayısıyla aklın bu özelliğinin çevre tesirleri ile değişkenlik arz edeceğine de dikkat çekilmiştir. Lügatler de; Menetmek, zapt etmek, engellemek, alıkoymak, yakalamak, cezbetmek, bağlamak, tutmak, idrak etmek, nefsin arzularını bağlayan yükümlülüktür notlarını düşmüşlerdir akıl hakkında.

Ayrıca aklın; “Zatında maddeden mücerret, fiilinde maddeye bitişen bir cevherdir. Kalpte hak ile batılı ayırt eden nur, insan bedenini yöneten tasarruf eden soyut bir cevherdir.” Diye tarif edildiğini de gördüğümüz Akıl ile ilgili olarak çeşitli inanç ve anlayış yelpazesinde yer alan mütefekkir insanların da kafa yorup deruni bilgilere sahip olabilmek için özel gayretler sarf etmeleri sonucunda birbiriyle aynilik ifade eden düşünceler geliştiği gibi farklı tespitlerin de yapılmış olduğuna şahit olmaktayız. Bunlardan usçuluk veya rasyonalizm olarak da bilinen akılcılık denen felsefi akımın, bilginin kaynağının duygu ve duyulardan ziyade ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunarak kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümden gelimli bir yöntemle ulaşılabileceğini iddia ettiklerini görürüz. Kendilerini müspet (pozitif) ilim ekolü olarak tanımlayanlar da doğru bilgiye ulaşma yolunu ve ilmi; Gözlem, deney, keşif ve mantıksal sonuçlara dayanan eleştirel düşünme gibi aklın eserleri çerçevesinde ki sonuçlarla tarif ederler. Bu itibarla ulaşmak istedikleri sonuçları metafizik tariflerden tamamen uzak maddeci ve materyalist bağlamda kanıtlanabilir ve evrensel veriler çerçevesinde sürekli sorgulanan ve değişkenlik ifade eden sonuçları bilginin kaynağı olarak kabul etmek suretiyle Vahiy içerikli bilgiye karşı tavırlıdırlar. Tabi ki ilmi veriler ve sağlıklı sonuçlara ulaşmak için materyaller önemlidir sevgili yarenim ancak aklın materyalist verilerle sınırlanması onu dipsiz bir inkâr çıkmazına, imkân açmazına mahkûm etmek demektir çünkü fiziki ve maddesel anlamda bir delil ve etki olmamasına rağmen kimi rüyalardan mutlulukla kimi kâbuslardan da kan ter içerisinde uyanırız. Sıkıntılı anlarımızda kalbimizin sıkışır gibi olması, heyecanlandığımızda kalbimizin daha hızlı atmaya başlaması da maddesel etkinin söz konusu olmadığı yani üzülmenin de heyecanlanmanın da kaynağının o et parçası değil bilakis metafizik etkiler olduğu inkâr edilemez. Hatta inaç ve sevgi için “kalbimizle inanır, kalbimizle severiz” denilerek kalp adres gösterilse de aslında inanan

da seven de hatta nefret eden de fiziksel anlamdaki o et parçası değildir. Hakeza “Ruhum daralıyor” “Ruhum sıkılıyor” dediğimizde de gösterebileceğimiz elle tutulur, gözle görülür mücerret bir nesne yoktur elimizde. Yani insan fiziki varlığının dışında metafizik bir yanıyla tamamlayabilir ve anlayabilir hayatı ve kâinatı. “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen ünlü Fransız filozof Descartes de aklın gelişmiş hâli Akl-ı Selim’i “doğruyu yanlıştan ayırma gücü” diye tarif etmiş ve bunun fıtri akıl ile aynı olduğunu bazı istisnai durumların dışında akıl diye tarif edilen metafizik gerçekliğin bütün insanlarda yaratılışta eşit olduğunu söylemiştir. Tasavvufi ekollerde de inanış ve olayların iç yüzünü kavrama, gerçeği görebilme, ileriyi sezme kabiliyeti ve sağgörü olarak bilinen basiret genel olarak akıl ve kalp kavramları ile beraber kullanılmıştır. Akıl, Allah’ın kalplere yerleştirdiği basiret nurudur. Basiret aynı zamanda kalp gözü demektir. Kalp gözü olmayanın baş gözü de yok demektir. Basiret körlüğü, baş gözünün körlüğünden daha tehlikelidir. Basiret, Allah’ın nuru ile bakmaktır şeklinde izah edilerek akıl ve kalp arasında bir bağ kurmuşlardır. Şafi fıkhı âlimlerinden imam Mâverdî, İbni Abbas(ra)’tan rivayet edilen, “Her şeyin bir direği ve dayanağı vardır. Kişinin amelinin direk ve dayanağı da akıldır.” Hadis-i Şerifi ile Mülk sûresi 10. âyetindeki, “Biz işitir veya akleder olsaydık şu azgın ateşe atılanlar arasında bulunmazdık.” ifadelerini delil göstererek aklın tüm iyiliklerin kaynağı, dinin de temeli olduğunu söyleyerek aklı; Tabii akıl ve Kesbî kıl olmak üzere ikiye ayırmıştır. Tabii akıl, Beş duyuya ihtiyaç olmadan doğrudan doğruya bilinen zarurî bilgilerden oluşmaktadır. Aklın bu türü sağlıklı olan tüm insanlarda bulunur ve insanı hayvanlardan ayıran şeydir. Kesbî akıl ise tabii aklın sonucudur. Kesbî akıl; bilginin nihayetinden, sağlıklı idareden ve isabetli fikirden oluşmaktadır. Aklın bu türünün bir sınırı yoktur, kullanıldıkça gelişir ihmal edildiğinde ise geriler. Ünlü İslam kelamcısı Gazzâlî de aklı imanın ve ahlakın temel, ölçü ve kılavuzu olarak görür. Tek başına her şeyi çözemeyeceğini ancak dinin ve ahlakın anlaşılması için elzem olduğunu vurgulayarak birbirinden farklı açılımlar arz eden Garizî akıl, Zarurî bilgiler, Tecrübî bilgiler ve Müstefâd akıl olarak dört bölümde inceler. Sevgili yarenim akıl ile ilgili söylenenler hakkında yapabildiğimiz bu mütevazı tespitlerden sonra yaratılış gayemize (Bak.Zariyat:56) uygun olarak Müslümanca bir hayat yaşayabilmemiz bakımından Vahy’in ne olduğu hakkında ve insan soyu olarak içine düş/ürül/müş olduğumuz “Gerçek bilginin kaynağı Akıl mı, Vahiy mi?” sorusu etrafında oluşan düşünce ve tespitlere de bir göz atmak yerinde olacaktır sanırım.

Vahiy lügatlerde işaret, yazma, risalet, ilham, gizli söz, bir başkasına ilka edilen şey anlamlarına gelmekle beraber, yazılı şey, kitap ve yazı anlamlarında da kullanılmış. Dil bilginleri açısından vahyin gizli ve sürekli olmak üzere iki temel özelliği bulunduğu not düşülmüştür. Bu sebeple dil ve ahlak felsefecisi Râgıp el-İsfehânî Vahye; “Sürekli işaret” anlamını vermiştir. Araplarda gizli olan her şeyin vahiy diye nitelendirildiği de söylenilmektedir. Istılahi olarak ise Vahiy; Allah(cc)’ın bir emrini, bir hükmünü veya bir bilgiyi elçisine çeşitli yollarla bildirmesidir. Nitekim İslan dünyasının iki meşhur itikadi mezhebinden biri olan Mâturidiliğin fikir öncüsü olan İmam Maturidi de Vahy-i Kerim’i Allah(cc)’ın peygamberlerine melek göndererek vahyetmesi olarak bilinen “Nübüvvet vahyi (Bak.Nisa:163) Hz. Zekeriya’nın kavmiyle işaret yoluyla konuşmasında olduğu gibi İşaret vahyi (Bak.Meryem:11) Hz. Musa’nın annesine vahyetmesi gibi İlham vahyi (Bak.Kasas:7) Cinlerin ve şeytanların birbirlerine fısıldaması gibi Gizlilik vahyi (Bak.En-am:112)” olarak dört kategoride incelemiştir. Bizi öncelikli olarak ilgilendiren Allah(cc)’ın elçileriyle kurduğu iletişime karşılık gelen vahiy türünün Kitâb-ı Kerim’de yer alan sürecine baktığımızda; Genel anlamda Allah(cc)’ın bir insana (Rüyayı Sâdıka ya da Kalbe ilham yoluyla) aracısız olarak doğrudan vahy etmesi yer alır. Hz. Musa(as)da olduğu gibi) perde arkasından konuşması şeklînde vahyettiğini ayrıca kendi izniyle dilediğine vahyini iletecek bir elçi (Cebrail isimli meleği) göndermesi yoluyla da vahy etmiş olduğunu görmekteyiz. (Bak.Şura:51) Bu bağlamdaki Vahy-i Kerim’in Hak katındaki muhatabı seçilmiş insanlar/ elçilerdir (Bak.Şûrâ:13-Âl-i İmran:179) ve onların muhatabı da bütün insanlık (Bak.Nahl:36-Maide:67) ve Cin ve Ahkaf surelerindeki beyanlara bakıldığında cinler âlemidir. (Bak.cin:1-2 - Ahkaf:29-31) Vahiy, akıl ilişkisi bağlamında Allah(cc)’ın Kitab-ı Keriminde kullarını birçok yerde hiç düşünmüyor musunuz, akletmez misiniz? (Bak.Saffat:138) sorularıyla uyardığına, Kur’an hakikatleri hakkında düşünmeyi/tefekkürü emrettiğine (Bak.Nisa.82) Yine akledenlerin övüldüğüne, (Bak.Rum:27-28) akletmeyenlerin ise yerildiğine (Bak.A’raf:179) rastlarız. Aklın itikadi alanda kullanılmasına ise Hz. İbrahim’in yaptığı sorgulama ve aklî yorumlar sonucu tevhide ulaşması (Bak.Enam:76-79) güzel bir örnektir. Konuyla ilgili olarak felsefi ve fıkhi ekollerde kafa yormuş kendilerince kimi sonuçlar çıkarmışlardır. Selefiyye ekolünün, Nasları olduğu gibi, lafzî manalarıyla anlamayı esas almış olduklarını, özellikle itikadî konularda aklı kullanmayı eleştirerek şiddetle reddettiklerini görmekteyiz. Mu’tezilî anlayışta akıl; Kitap, sünnet ve icmânın önündedir. Bu konuda

Mu’tezile’nin devir nazariyesi önem arz etmektedir. Bu nazariyeye göre; Vahyin doğruluğunu ve Allah(cc)’ın kelamı olduğunu ispatlayabilmek için öncelikle akla ihtiyaç vardır. Mu’tezile, nasları anlamada da aklı kullanmıştır, akla uymayan nasları te’vil etmekten de çekinmemişlerdir. İmam Eş’arî Makâlât isimli eserinde aklın tanımlarıyla ilgili olarak Mu’tezile’nin görüşlerine yer verdiği, onların akla ilim manasını verdiklerinden bahsettiği ve bu görüşlerine her hangi bir itirazda bulunmadığı görülmektedir. Bununla birlikte Eş’arî kelâmında akıl ve nakil (vahiy/ayet-hadis) birbirini tamamlayıcı görülmekle birlikte, nakil temel otorite kabul edilir. Akıl, naklin getirdiği hükümleri anlamak ve desteklemek için bir araçtır; Ancak aklın tek başına Allah’ın emirlerini bulma veya dinde zorunlu kılma gücü yoktur. Mâtürîdî’nin görüşünde ise; Akıl tıpkı vahiy gibi, dinde bir delildir ve doğru bilginin kaynağıdır. Çünkü Allah, hakikate ulaştıran ve doğru yolu insana gösteren aklı kullanmayı emretmektedir. Dolayısıyla Māturīdī’ye göre akıl, diğer iki bilgi kaynağı olan duyular ve haberin sağladığı bilgilerin doğruluğunun sağlamasını yapan bir ölçüdür. Yani Allah’ın yapınız ve yapmayınız hitabının muhatabı akıl sahibi olan insandır. Akıl muhatap, vahiy ise mesajdır. Vahiy, muhatabının yani aklın imkânlarını dikkate alarak konuşur. Bir insanın Allah(cc) tarafından muhatap alınarak sorumluluk yüklenmek suretiyle dinen mükellef kılınmasının ilk şartı akıl sahibi olmaktır. Akıl sahibi olmayan canlıların iman ve itaat sorumlulukları da yoktur. Sevgili yârenim sözün özü; Rabbimiz dininin anlaşılması hakkında iyi niyetle ortaya konan ve konacak olan hiçbir gayreti zayi etmeden ecrini verecektir inşallah. (Bak.Tevbe:120- Zilzal:7-8) Bütün bu söylenenlerin içerisinde bu garibin tercihi de aklın insan için olmazsa olmaz cinsinden çok nadide bir nimet olduğu ancak düşüncede ve hükümde Vahy-i Kerim’in kontrolünden uzak, yaratıcısından müstağni, başına buyruk, her şeyi ben bilirim ve benim bildiklerim tartışılmaz ukalalığı içerisinde bir serbestliğinin de olamayacağı yönündedir. Her şeyin doğrusunu Allah(cc) bilir (Bak:İbrahim:38) ve Allah(cc) insanların aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda hesap gününde gerçeği bizzat açıklayacak ve hükmünü verecektir (Bak.Hac:69) vesselam. Bu itibarla söylediklerinde isabet etmiş olsa bile hiç kimse söylediğinin bizatihi Allah’(cc)ın gerçek muradının o olduğunu iddia edemez, ancak öyle olmasını ümid ve temenni edebilir vesselam. Muhabbetle.

“YAREN MEKTUPLARI Aklın Aklı Her Şeye Erer mi? Akletme ve idrak etme gayret ve girişimleri ortaya koyması akıl ile daha özel ilişkiler kurmaya ve varlıklar arasındaki özel ilişkileri görüp anlamaya, farklı sonuçlara ulaşmaya kapılar aralayabilmektedir.”

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.