YAREN MEKTUPLARI Rabbenâ, Zalemnâ, Enfusenâ! Hiçbir ilke, hudut ve ahlak tanımayan çağdaş zalimler azgınlığın, ahlaksızlığın ve vicdansızlığın doruklarında keyif çatmaktadırlar.
Bitimsiz bir vuslat özlemi ve coşkusuyla arzı bûseleyen Nisan Yağmurlarının adetâ damarlarına sızarak toprağın ve tohumun hayat arzusunu kışkırttığı sımsıcak bir bahar sabahından selam ve muhabbet olsun sana sevgili yârenim. Selam olsun özünden yaratılarak hayat bulduğumuz toprağa düşerek yeni bir hayata yeşereceğimiz selam yurdunun razı olmuş ve olunmuşluk duygularıyla mutlu, mesut ve müreffeh mukimleri olmak duası ile. Bi zatihi Es-Selâm olan ve inanmakla selamete tutunulan Yüce Hâlık-ı Zülcelâl’in selam, rahmet, bereket, mağfiret ve her türlü ikram ve ihsânı senin, sevdiklerinin, sevenlerinin ve Ümmet-i Muhammed(sav)in üzerine olsun dilerim. Nice mahrumiyetlerle geçirmiş olduğu karakışın koynunda ölüm sessizliği ve hissizliğine bürünen kâinatın, yüreğine düşen cemrelerle yeniden hayata uyanmaya başladığı gibi kabına sığmayarak sevinmek, coşmak, mutlu ve mesut olmak için deprenen yüreğimin tariften aciz kaldığım tüm deprenişleriyle selam ve muhabbet olsun demek isterdim sana. Ama ne var ki; Azgınlığın doruğunda seğirten sırtlan sürüleri ve maşaları tarafından fesada verilmeye çalışılan bir çağın şahitlerinden olmanın ağır yüküyle hüzünlenen yüreğimin hicranına sarılarak yazıyorum bu dostnâmemi sana. Nasıl anlatayım hicranımı sana bilmem ki; Milyarları aşan bir ümmetinin yurt ve yürekleri hissiz bir kabristan sanki! Sevgili dostum. İnanç birliği içerisinde olduklarını iddia eden haklıların bile dayanışma içerisine girememelerinden hatta kimilerinin gaflet ya da endişelerine yenildiklerinden dolayı mazlum ve mustazaf durumuna düştüğü, haksızların ise güç birliği yaparak yüzsüz bir sırnaşıklık ile haklılık iddiasında bulunmaya çalıştığı bir zamanın şahitleriyiz maalesef. Nasıl ki asıl olan ışıksa sevgili yârenim ve nasıl ki karanlık ışığın olmadığı hallerde ortaya çıkan türedi bir eğretilikse aynı şekilde hayatın işleyişinde de
asıl olan denge ve adalettir. Denge idrakin susmasıyla bozulurken, zulüm de adaletin acze düşmesiyle ortaya çıkar. Aslında anarşist bir depreniş ve had bilmezlik olan zulüm kimi zaman sağdan yaklaşıp, insanın akıl ve idrak ayarlarıyla oynayarak; İyiyi kötü, kötüyü iyi gibi pazarlayarak kabul ettirir kendisini. Tarihçesine bakıldığında aynen Tevhid ve şirk gibi ta ilk insanın yaratılış öyküsüne kadar dayandığı, ilk başkaldırı ve kalkışmalarını insan hayatının başlamasıyla birlikte iblisin marifetiyle yaptığı görülür. İnsanlık tarihinin ilk oluşmaya başladığı sıralarda zulüm ile ilgili ilk bilgilere meleklerin “…biz seni hamd ile tesbih ederken yeryüzünde kan dökecek bir varlık mı yaratmak istiyorsun…?” serzenişlerinden(Bak.Bakara:30) haksızlık ve zulüm irtikâp etmiş ya da etmekte olan kimi varlıklar ile insanı kıyaslamalarıyla birlikte haberdar oluyoruz zulümden. Zulmün ilk ayak seslerini de iblisin ilahi emre itiraz etmek suretiyle kendi nefsine yapmış olduğu kötülük/zulüm ile hissediyoruz küfrün (Bak.Bakara:34) ve şirkin en büyük zulümlerden olduğunu (Bak.Lokman:13) Sonrasında ise Âdem atamızınım oyuna getirilerek ilk günahı işlemesinden sonra yanlışının farkına vararak Rabbinin merhametine yönelişindeki “Rabbenâ, zalemnâ, enfüsenâ…” (Bak.A’raf:23) yakarışındaki itirafın farkındalığıyla her ilahi hududu yok sayma hevesinin bir günah, her günahın bir haddi aşma, her haddi aşmanın da ilahi düzen ve hududa müdahale girişimi yani zulüm irtikabı olduğunu, insanın böylece kendisine, kendi nefsine de zulmettiğini anlıyoruz. Hâbil, Kâbil restleşmesindeki farklı yöneliş ve davranışlar ile insanın üstünlük ve çıkar arayışları esnasında başkalarına haksızlık ederken bile öncelikle kendisinin zalimi oluşu gerçeğini fark ediyoruz sevgili dostum. Fücur ve takvanın ilk insan ile birlikte fıtri bir insan karakteri oluşunu (Bak.Şems:8) Zulüm/haksızlıktan kaçınabilmenin ise ancak Allah(cc)tan ittika etmekle mümkün olduğunu (Bak. Mai-
de:27-28) öğreniyoruz. İlahi öğreti olan Kur’an nefsin haksızlık ve kötülüğü emredici olduğu hakkında bizi uyarırken (Bak.Yusuf:53) Nümûne-i İmtisal olan Hz. Resul Muhammed (as)’ın (Bak.Ahzab:21) da “Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefsi ile baş başa kalmaktan, dolayısıyla zulmetmekten ve zulme uğramaktan Rabbine sığınarak yardımını dilediğini görüyoruz. İblisin İlahi iradeye karşı başlattığı kalkışmadan itibaren günümüze kadar geçen süreçte akıllarını ve nefislerini putlaştıran gönüllü köleleri tarafından kendilerince bir başkaldırı itikadı geliştiren zulüm odakları, hayatın akışında da olduğu gibi sundukları çıkarlar ve elde ettikleri teknolojik imkânlar vesilesiyle estirdikleri şiddet kasırgasıyla çıkar ve korku temelleri üzerine taht kurmuşlardır. Zulüm olgusu bu bağlamda tekâmüller göstererek lügavi olarak kendisini ifade eden tüm anlam duvarlarını tarumar etmek suretiyle günümüzde evrensel bir cinnet halini almıştır. Hiçbir ilke, hudut ve ahlak tanımayan çağdaş zalimler azgınlığın, ahlaksızlığın ve vicdansızlığın doruklarında keyif çatmaktadırlar. Sevgili yârenim, El-Adl olan Allah (cc) (Bak.Nahl:90) katında yegane din ve adaletin membâı olan İslam dini (Bak. Âl-iimran:19) zulme uğramış olsak bile hakkımızı almak aşamasında haddi aşmanın da bir anlamda zulüm olduğunu, kısasta hayat olduğunu (Bak.Bakara:179) ancak kötülüğün karşılığının da bedeli gibi bir ceza olması gerektiğini, Allah(cc)ın haddi aşarak zalimleşenleri sevmediğini (Bak.Şûrâ:40) Zalimler belli bir süre güç ve iktidar sahibi olsalar bile Müntekıym olan (Bak.Âl-iimran:4) Mevla’nın takdir buyurduğu intikam günü geldiğinde zatının ve mazlumların intikamını alacağını, (Bak.Secde:22) Zalimlerin hiçbir zaman kurtuluşa eremeyeceklerini (Bak.Enam:135) kendilerini güçlü zanneden zalimlerin beklemedikleri bir inkılapla devrileceklerini (Bak.Şuara:227) bu itibarla zalim olmaktan da öte zalim olanlara meyletmenin bile azap ateşinin dokunmasına sebep olacağını, bu durumda ve her halükarda
Allah(cc)tan başka yardım edebilecek bir dostun/gücün de olamayacağını (Bak.Hûd:113) hatırlatarak insanları akl etmeye çağırır. Zulüm denilince akla hemen ve haklı olarak insanlık tarihinde derin ve sancılı izler bırakmış olan Firavunlar, Nemrutlar, Ebuleheb, Ebucehil, Mao, Lenin, Stalin, Mussolini, Çavuşesku, Enver Sedat, Hafız Esed, Miladiç, Netenyahu’dan geriye doğru tüm Yahudi vampirler ve hemen her toplumun baş belası nice emperyalist, sömürgeci müşrik, kâfir ve münafıklar gelir. Müslüman toplumların içinden dahi çıkan maskeli, maskesiz bu melunların ortak özellikleri Allah(cc) ın insanlara lütfetmiş olduğu aklı, bu akılla elde ettikleri ilim ve bilimleri ve nefsi putlaştırarak ilahi şeriat ve otoriteye başkaldırmak, zevk ve şehveti kendilerine hayat tarzı olarak seçmek ile birlikte hile ve cebirdir. Bu melunlar çoğunlukla güç elde edinceye kadar içinde bulundukları toplumların inanç ve duygularına değer veriyormuş gibi gözüken deccal münafıklardır. Güç elde edince de kendi uydurdukları ya da ithal ettikleri beşeri sistemlere dayalı otoritelerini oturtabilmek için insanların inanç ve değerlerini hiçe sayan, giyim, kuşam, dil, tarih, inanç, ibadet ve benzeri kültürlerine karşı savaş açarak onları bedensel ve zihinsel köleler haline getiren zalimlerdir. Bu çağlar ötesi ve çağdaş toplumların tagutları olan zalimler zulümlerine gerek inanç ve değerleri uğruna, gerekse evrensel insani değerler bakımından razı olmayan, sesini yükselten, itiraz eden insanları ise devlet gücüne yaslanarak akla hayale gelmeyecek firavunluklarla topluma kutsatmış oldukları ilah ve tapınaklarına kurban etmeye çalışmışlardır. Evrensel bağlamda hemen her toplumun içinde yer alan bu zalimler insanların mal, can, akıl, nesil ve din emniyetlerine saldırarak onları köksüz köleler haline getirme girişimleriyle anılmışlardır insanlık tarihinin hafızasında. Bu zalimler güruhunun insanlık tuvaline resmetmiş oldukları Uhdûd hendekleri, Mekke işkenceleri, Mısır’ın eski ve yeni tarihinden süzülen kanların müsebbibi Firavunlukları ve benzeri canilikleri unutulacak gibi değildir. Bu güruh Abd’nin Hiroşima’ya atom bombası atması, Abd, Fransa, Meksika, Kanada başta olmak üzere güya medeni olan birçok Avrupa ülkesi tarafından hunharca uygulanan Kızılderili katliamları, Grozni katliamı, yunan mezalimleri, Hindu ve Çin barbarlıkları, Halep, Hama, Humus, Filistin/Gazze, Şam ve benzeri nice zülüm tabloları ile sabıkalıdırlar. Sevgili yarenim, insanlığın ve doğanın zulmün taşkınlığının aşağılayıcı ve tahrip edici etkilerinden kurtarılabilmesi ya da evrensel emperyalist kıskaç-
ların nefes kesici baskılarının azaltılabilmesi gerekir. Bunun için bireysel ya da toplumsal hayatın tüm kademe ve aşamalarında zalimane duyguları besleyerek zalimler peydahlayan kılcal damarların keşfedilerek İslam’ın adalet ve merhamet ruhuyla zihinlerin ıslah edilmesi gerekir. Ancak o zaman tüm varlıklar âlemini huzura kavuşturacak adil bir düzenin temellerinin sağlam olarak atılması mümkün olacaktır. Sevgili dostum, adalet hakkın gözetilmesi, herkesin ve her şeyin hakkı olandan gereğince yararlanmasını sağlamak ise eğer. Ve eğer kişi ya da nesneye uygun düşenin olması gereken yerde gerektiği kadar faydalanması adalet ise o halde fıtri ya da ilahi helal yasalar veya onlara uygun olarak düzenlenmiş olan beşeri yasalar ile hak edilmiş kazanımların gerektiği gibi uygulanmaması zulüm olduğu gibi uygulamak istenmesine engel olunması da zulüm olacaktır. Bu bağlamda akla “herkese her konuda fırsat ve imkân eşitliği sağlamak adaletin olmazsa olmazlarından mıdır?” şeklinde bir soru gelebilir akla doğal olarak. Mesela eğitim, üretim, yönetim savunma ve benzeri alanlarda herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlamaya çalışmak mıdır adalet yoksa farklı yetenek, liyakat ve marifetlere göre farklı imkânlar sunmak mıdır doğru olan? Veya eşit işe eşit ücret mi adalettir yoksa adaletin tesis edilebilmesi için aynı işte de olsa üretim ve liyakat farklılıklarını gözetmek mi daha doğru bir davranış olacaktır? Vasat anlamda da olsa eşinden gerekli ilgi ve sevgiyi göremeyen koca ya da hanım bir zulüm mağduru mudur? Keza anne ve baba sevgisinden ve ilgisinden mahrum bırakılan çocuklar zulüm mağduru olarak düşünülebilir mi? Elinden geldiğince kol kanat gerdiği yavrularından gerekli saygı ve sevgiyi göremeyen, aksine şımarık ve edepsiz taşkınlıklarla yüzüne çemkirilen, azarlanan ya da maddi anlamda gücünün yetmediği bir takım talepler ile bunaltılan anne ve babalar talihsiz bir evlat zulmü ile karşı karşıya kalmış sayılabilirler mi? Yanında çalışan hizmetlisine daha fazlasını hak ettiği halde asgari ücret dayatması uygulayan, üstüne üstlük mesai dışındaki çalışmalarında ücret vermeyerek emeğinin üstüne çöken işveren zalimlerden bir zalim değil midir? Eğitiminden sorumlu olarak kendisine emanet edilen öğrencisinin kimi fikri ya da sosyal durumundan dolayı kara listeye alan öğretmen öğrencisinin hak ettiği notlarını dahi vermeyerek mağdur ettiği takdirde zulmetmiş olmuyor mu öğrencisine ve dolaylı etkileşimlerden dolayı da öğrencinin ailesine? Bahçesine ektiği sebze, diktiği ağaç ya da balkonuna koyduğu çiçeğe su ver-
meyi ihmal eden, bakımını yapmayan böylece örseleyen strese sokan insan olması gerekeni yerine getirmeyerek zulme sebep olmuş olabilir mi? Her durumda suyu boşa akıtıp israf eden, gereğinden fazla yiyip içerek, sigara ve sair zararlı müskiratı kullanarak hem bütçesine hem de sağlığına zarar veren insan bir nevi hak ihlalinde bulunarak zulüm irtikâp etmiş olmuyor mu? Yüce yaratıcı Allah(cc) tarafından kâinata ve hayatın kendisine konmuş olan ilahi dengeyi bozmaya kalkışarak günah işleyen böylece nefsini azaba müstahak hale getiren her günahkâr aynı zamanda birer zalim değil midirler? Ya ömrünü gereksiz yerlerde harcayarak israf edenin durumu nedir? Ve benzeri daha nice haksızlıklarla birbirinin hakkını gözetmeyerek kinlenen bir toplumdan sağlıklı aile, sağlıklı millet oluşabilir mi? Aksi takdirde dünyanın bir zulüm arenası haline getirilmesinde bizim de katkılarımız olmuyor mu? Oluyorsa böyle bir sonuçtan şikâyet etme hakkımız söz konusu olabilir mi? Sözün özü; Ne nefsine zulmeden ne de toplumları ifsat eden hiçbir zalim zulüm irtikâp ettiğini kabul etmeyecektir. Zira Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler. (Bak.Bakara:11) Ama Rabbimiz bu münafıkça mazeretin arkasında saklı olan niyeti ifşa edercesine “Sakın Allah’ı zalimlerin yapmakta olduklarından gafil sanma! Onları ancak, gözlerin yuvalarından dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42) buyurarak müminlerini gaflet ve dalalete düşmemek hususunda uyarmakta “Zulmedenlere en küçük bir sempati ve meyil göstermeyin. Yoksa (ahirette) ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (Allah katında da) size yardım edilmez.” (Hûd Suresi:113) hatırlatmasında bulunmaktadır aynı zamanda “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa(haksızlık ve zulüm olacak hallerden kaçınarak) Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın...” (Nisâ:135)diye de uyarır. Çünkü “Haksızlık/zulüm karşısında eğilenler hakları ile birlikte şereflerini de kaybederler” Hz. Ali (Ra) efendimizin dikkat çekmiş olduğu “Zalimlerin en büyük yardımcılarının mazlumlardır” uyarısını hiç aklımızdan çıkarmamalıyız sevgili yarenim zira zalimin gıdası suskunluk, havası tepkisizlik, keyif aldığı şey ise gaflet, dalalet hatta hıyanet içerisinde debelenen mazlumlardır. Zalim olmaktan, zalimlere meyletmekten ve zulme uğramaktan Allah(cc) a sığınmalıyız vesselam.
“YAREN MEKTUPLARI Rabbenâ, Zalemnâ, Enfusenâ! Hiçbir ilke, hudut ve ahlak tanımayan çağdaş zalimler azgınlığın, ahlaksızlığın ve vicdansızlığın doruklarında keyif çatmaktadırlar.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.