edebilme gücüne dayalıdır. Akıl ise malumdur ki usul ve esaslara dayanmadığında kendisini bile kandırabilecek bir hassadır; bu sebeple Kur’an ayetlerini yorumlamada nerelere savrulduklarını hayretle izliyoruz. Kur’an bize yeter söyleminin tarihçesine bakılacak…
edebilme gücüne dayalıdır. Akıl ise malumdur ki usul ve esaslara dayanmadığında kendisini bile kandırabilecek bir hassadır; bu sebeple Kur’an ayetlerini yorumlamada nerelere savrulduklarını hayretle izliyoruz. Kur’an bize yeter söyleminin tarihçesine bakılacak olursa bu akımın hadis inkârcısı cahil bir güruhun ayetleri kıt akıllarıyla keyfî yorumlamayı tercih eden Haricîlerle başladığını; kendi yanlış mantık kurgularını ve güdük felsefelerini peygamberin yol göstericiliğinden üstün tutan Mutezile ile devam ettiğini görürüz. Mutezilenin hadis inkârcılığı, aklıyla inkâr edebilme gücüne dayalıdır. Akıl ise malumdur ki usul ve esaslara dayanmadığında kendisini bile kandırabilecek bir hassadır; bu sebeple Kur’an ayetlerini yorumlamada nerelere savrulduklarını hayretle izliyoruz. Bu ‘ana akım’ fâsık fırkalarla birlikte Gulat Şia’nın bozuk inançla kamufle ettiği siyasî ihtirasların tezahürü olan Sünnî düşmanlığı birebir hadis ve sünnet düşmanlığı olarak vücut bulmuş, kendi gulat akidelerini emzirecek uydurma külliyatları da oluşturarak kâfirlere ettiklerinden fazla düşmanlığı kendileri gibi inanmayan Müslümanlara yapmışlardır. Bu bağlamda İran yüzyıllardır gulat Şia akidesini siyasi maksatlarla beslemekte, tahrik ve sevk-ü idare etmektedir. Hz. Ömer (R.a.)’in “Keşke şu Mecusi diyarı fethetmeseydik” sözü nakledilir; Bu sözün sıhhati tartışılsa da Pers yıkıntısı bu Mecûsi topraklarında Hak din yeşerememiş, neşv-ü nema bulamamıştır. 1400 yıllık din-ü dünya komşuluğumuzdan hiçbir hayır görmedik. O dönemde dahi nefret ettirecek ‘İslam’ı dejenere etme faaliyetleri, fasit inanışlarını İslam’la harmanlama çabaları olmuştur, halen de olmaktadır. Tarihi süreçte Sebeilik, Bâtınilik, Haşhaşilik, Kalenderilik, Karmatilik gibi din soslu terör yapılanmalarına da hep mihmandarlık eden de yine bu komşumuzdur. Sünnî toplumlar içine sızmış birçok sapkın tarikat da onların eseridir. Gulat-ı Şia’nın bozguncu ve yayılmacı siyasetinin devamı olarak Sünnî toplumlarda Ehl-i Sünnet inancına, ameline saldıran ne çok farklı ses ve heves sahibi hoca kılıklı sözüm ona ilahiyatçılar varsa ki muhalif inanış olarak en ‘masumu’ Mu’tezile inanışında olanlardır. Ötesinde ise haçlı ve Gulat-ı Şia beslemesi, muhibbanı veya ajanıdır. Siyasi emelleri gereği bunların içinde bulunduğu Sünnî toplumlar neye inanırsa inansın umurlarında değil, isterse ateist, deist veya Hristiyan olsunlar. Yeter ki birbirlerinden farklı inansınlar bağları çözülsün, birbirlerini yersin, eleştirsin, sevmesin, birbirlerinden tiksinsin ve hatta birbirlerini öldürecek kadar kin ve garaz duysunlar. Böylelikle -zayıflatılmış düşman durumu- Ehl-i Sünnet toplum ve yönetimleri kendisine en büyük düşman gören Gulat-ı Şia’nın işine gelecektir. Bizim coğrafyamız; vahşi batının doğusunda olan Müslüman halkların yaşadığı onlara göre “Doğu” eski adıyla “Şark”. Bu coğrafyanın insanlarını, edebiyat, sanat, dil ve dinlerini, kültürlerini inceleyen batılılar “Şarkiyatçılar”. Güncel, sevimli, bilimsel terminolojiye giren adıyla: Düşmanını tanıma, sömürme ve yönetme stratejisi demek olan “Oryantalizm”. Eski şarkıyatçıların yeni adı “oryantalistler”. Misyoner papazlar, kardinaller, Yahudi ve Hristiyan araştırmacılar, bilim adamları, akademisyenler; Yahudi-Hristiyan müttefik kalemşor şövalyeler, mektepli haçlılar. Her sahada İslam toplumlarını tenkit, aşağılama ve küçümseyip reddetme istidadında olan bu haçlı zihniyetinin kara şövalyeleri kılıçla doğramaya, kurşuna dizmeye imkân bulamadıkları zamanlarda kinlerini kusacak zemin ve bahane ararlar. (Bk. Müsteşrık Caetani’nin İslam Tarihindeki İsnat ve İftiralarına Reddiye; M. Âsım Köksal) Bütün faaliyetleriyle de ezeli düş- man bildikleri halkları bölük pörçük etmenin, varlıklarını sömürmenin, ihtilaflarla oyalamanın ve dinlerinde şüphe ve tefrikaya düşürmenin bin bir planını yapar ve uygularlar. Müslüman halkları birbirleriyle savaştırır, hükümet yıkar, hükümet kurar, yönetirler. Dindarların savaştırıldığı bu hengâmede Kur’an’ın ve Sünnetin de ayrılık ve çatışma argümanı olarak kullanılmaması düşünülemez. Batı hayranı yönetimlerin mahareti ve bilim üretmek yerine taklitçiliği bilim adamlığı sayan taifenin açığı sebebiyle düşmanın sızdığı ilk kale üniversitelerimiz, hatta ilahiyat fakültelerimizdir. Aldığı mevzi de müfredatımızdaki birçok ders, özellikle ‘Din felsefesi’, ‘Din psikolojisi’, -güyabilimsel alıntılardır derken bazı ilahiyat fakültelerinde Hadis kürsüsüne ve Kur’an ve Tefsir kürsüsüne sahip oldular. Sahih akidenin sağlam delilleriyle öğretilmediği yerde akılda kalan falanca kâfirin anlattığı olmaktadır. Bu anlayışın ikliminde İlahiyat fakültelilerimizden Kur’an ve Hadis inkârcısı veya deist, ateist çıkmaktadır. İmanlı olarak geldiği okuldan imansız ve/veya amelsiz kalbi bir yığın şüpheyle doldurulmuş mezunlar üretilmektedir. Özellikle din adına konuşacak öğretim üyesi mümin Muvahhid, muttaki, ihlaslı ve işinin ehli kimseler olmalıdır. Nefislerin nasıl terbiye edileceğini öğretecek nefsini ıslah etmiş hocalardan mahrum fakülteler ihlaslı, takvalı âlim yetiştiremez olmuştur. Üretkenliğin olmadığı, ecnebilerin isimlerinin ve teoremlerinin öğrenilmesi ile sınav başarısı elde edilen fakültelerden Kur’an ve Sünnet anlayışın mahrum akademisyenler yetişmektedir. Müslüman bir toplumda akide oluşumunda oryantalistlerin anlayış veya anlatışları kabul görürse düşman hedefine ulaşmış demektir. O yüzden hadis inkârcısı bir adam hadis hocası olarak ders anlatıyor. O yüzden münkir birisi tefsir dersi verebiliyor. Ülkemizde hadis inkârcılığının kökeninde Mutezile, baştan beri anlatmaya çalıştığımız beslenmelerin geliştirdiği akademik ukalalıklar yatmaktadır. Bunlar ümmetin gerçek
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.