lerde hükümranlık taslayarak. Kimi mal hırsıyla, kimi iktidar tutkusu ile kimi mezhep asabiyetiyle, kimi kabile ve grup fanatizmiyle, kimi de “haklı görünme” hastalığıyla ortaya çıkar. Fakat hepsinin özü aynıdır: Allah’ın hakkını gölgelemek, kulun hakkını ezmek, hevayı adaletin önüne geçirmek. Bu yüzden insan yalnız büyük zalimleri konuşarak kendini temize çıkaramaz. Herkes kendi nefsine dönüp sormalıdır: Ben, hangi küçük zulmü besliyorum? Hangi menfaati hakikatin önüne geçiriyorum? Hangi öfkeyi adalet diye süslüyorum? Hangi taraftarlığı din zannediyorum? Hangi hırsımı maslahat diye savunuyorum? Asıl nasihat burada başlar. Zulmü konuşmak, sadece geçmişin karanlık adamlarını lanetlemek değildir; onların yürüdüğü yolun küçük taşlarını ayaklarımızın altına döşemeye çalışan bir nefsin bugün kendi içimizde bulunup bulunmadığını yoklamaktır. Eğer insan en küçük menfaatini sorgulamıyorsa, büyük zulümleri kınaması eksik kalır. Eğer kardeşine karşı öfkesini dindarlık ambalajıyla sunuyorsa, kalbinde Kâbil’den bir iz taşıyor olabilir. Eğer gücün yanında durmayı basiret, zalime sessiz kalmayı maslahat, hakikati eğip bükmeyi hikmet sanıyorsa; zulmün dili henüz onun ağzına tam yerleşmemiş olsa da, tohumu gönlüne düşmüş olabilir. Öyleyse son söz şudur: Dünya, uğruna ebedî pişmanlık göze alınacak kadar büyük değildir. Menfaat, insanın ahiretini yakmasına değmez. Zafer, zulümle kirletildiğinde artık zafer değildir. İktidar, adaleti öldürdüğünde yük olur. Tarih, nice güçlüleri toprağa gömdü; ama mazlumun ahı ve zalimin sicili gömülmedi. Bu yüzden insan kendine acımalıdır. Nefsine bu kadar büyük bir kıyamet hazırlamamalıdır. Çünkü ahiret, susturulamayan hakikatin ortaya çıkacağı yerdir. O gün ne Firavun’un sarayı, ne Nemrut’un putu, ne Kâbil’in bahanesi, ne tağutların orduları hükmedebilecek; o gün yalnız hak konuşacaktır. Ve hak, hevasını ilah edinen herkese aynı soruyu soracaktır: Değdi mi? Sonuç Dünya, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir hayat ve dönüşü olmayan ahireti kazanma fırsatı… Şimdi kendine sor: Uğruna eğildiğin, kırdığın, susturduğun, sustuğun şeyler…değer miydi? Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekelim; ‘uğruna yaşanmaya değer’ olan için yaşayalım. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr Suresi 59/18)
KİM UTANACAK Biz de utanalım, birazcık amma Ar ile iffeti, atan utansın Nemiz var ki, şu üç günlük dünyada Asıl onurunu satan utansın Ben mi utanayım su içtim diye Kadehi elinde tutan utansın Utanacak yüzü kaldıysa eğer Günahı günaha katan utansın Edebi hayâyı, terk edip atan Helal mi haram mı demeden yutan Dinime buğz ile düşmanlık edip Çağdaşlık narası atan utansın El âlem çıkarken, uzaya, aya Kendisi de modern, hikâye bu ya Örtülü bayana, hakaret edip Plajda soyunup, yatan utansın On binlerce kitap dururken rafta Seyreder, okumaz ordan alıp ta Cahil bırakılan halka uyup ta Boyunca günaha batan utansın Ölürken Gazze’de, masum bebekler Bilemem insanlar kimden ne bekler Kazancım azalır diye korkarak İsrail malını satan utansın Laftan anlayana bu kadar yeter Halimize bakın gâvurdan beter Ne hallere geldik bunca zamanda Bizi bu hallere koyan utansın
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.