İslam Düşüncesinde Zulüm: Hakikatin Parçalanması “Şüphesiz ki şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman 13)
İslam düşüncesinde “Nur-Zulümat” karşıtlığı, yalnızca sembolik anlatım değil, aynı zamanda varlık, bilgi ve ahlaki düzeni açıklayan temel kavramsal çerçeveyi de oluşturur. Kuranı Kerim bu karşıtlıkları çoğu zaman bir mücadele bağlamında ele alır. Bu mücadele, hem insanın iç dünyasında hem de tarihsel ve toplumsal düzlemde sürekli devam eden bir süreçtir. Bu bağlamda “zulüm” kavramı, hakikatten sapma, ilahî nizamın bozulması ve insanın kendi özüne yabancılaşması olarak merkezi bir rol oynar. Bu makalede, Kuran’daki ilgili ayetler ışığında İslam Düşüncesinde Nur -Zulümat (Hak-Batıl) mücadelesinin nasıl ele alındığıyla ilgili değerlendirme yapılacaktır. Kelime anlamı olarak, nur ışık ve aydınlık anlamında ve zulm ise karanlık anlamında kullanılır. Kur’an’da “Hakk’ı” temsil eden “Nur” kelimesi ve “Batılı” temsil eden zulüm kelimesinin kullanımları arasında çok bariz yapısal bir fark var. Kur’an’da Nur kelimesi yani ışık ve hakikat tekil olarak kullanılır ve çoğul olarak “nurlar” diye geçmez. Buna karşılık karanlık ve batıl anlamındaki “zulüm” kelimesi çoğul formda zulümat (karanlıklar) olarak karşımıza çıkar. Mesela, “Allah, iman edenlerin velisidir; onları zulümattan nura çıkarır” (Bakara 257). Benzeri şekilde Nur kelimesi gibi Hak ve ed-Din ( Allah’ın razı olduğu din) kelimeleri de tekil olarak geçer. “De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur” (İsra 81). Peki, Nur’un tekil, zulümatın çoğul olması pratikte ne anlama gelir? Bu, Hakkın birliğine karşılık batılın çokluğunu ve parçalanmışlığını gösterir. Hak kendi içinde çelişkisizdir. Bir bütünlüğe ve değişmez bir yapıya sahiptir. Hak, ontolojik olarak sabit ve gerçek olandır, batıl ise geçici, temelsiz ve yanıltıcıdır. Zulüm kavramı da burada merkezi bir rol oynar. Çünkü
zulüm, insanın hakikati terk ederek batıla yönelmesinin pratik tezahürüdür. Bu yöneliş bazen bilinçli bir inkâr (küfür), bazen de cehalet ve gaflet şeklinde ortaya çıkar. Rad Suresi 17. ayet, Hak ile batılı su ve eritilen maden üzerindeki köpük örneğiyle açıklar. Hak, kalıcı, batıl ise faydasız, köpük gibi yok olup giden bir unsur olarak tanımlanır. “O, gökten su indirir de vadiler kendi hacimlerince sel olup akar. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip (götürür). Süs veya eşya yapmak için ateşte yak(ıp erit) tikleri şeylerden de buna benzer köpük olur. İşte Allah hakla [batıl]a böyle örnek vermektedir. Köpük atılıp gider. İnsanlara yarar sağlayan şeye gelince o, yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle örnekler vermektedir.” Bu bağlamda Nur, hakkın idrak edilmesini sağlayan ilahî bir aydınlanma iken, zulümat, bu idraki engelleyen perdeler bütünüdür. Nur sadece karanlığı aydınlatan fiziksel bir ışık falan değil, varlığın merkezinde kalmanı sağlayan bir bilinç hali aslında. Zulüm ise, insanın bu karanlık alanlara yönelerek hakikatten uzaklaşmasının adıdır. Kuran’da zulüm, çoğu zaman bir şeyi yerli yerine koymamak şeklinde tanımlanır. Bu tanım, zulmün yalnızca ahlaki bir haksızlık değil, aynı zamanda ontolojik bir sapma olduğunu gösterir. “Ey yavrucuğum! Allah’a sakın ortak koşma! Şüphesiz ki şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman 13) ayeti, bu sapmanın en derin boyutuna işaret eder. Çünkü şirk, varlık hiyerarşisinin bozulması, mutlak hakikatin parçalanmasıdır. Bu durum, hak–batıl mücadelesinin en temel düzeyde, yani varlık anlayışında başladığını ortaya koyar. Zulüm dediğimizde soykırımlardan, işkencelerden, koca toplumların yok edilmesinden falan bahsedilirken, tüm bu vahşeti alıp “bir eşyayı yanlış rafa koymak gibi” masumane bir cümleyle açıklamak ilk bakışta zulüm
kavramının ağırlığını hafifletiyormuş gibi gelebilir. Fakat kastedilen elbette ki bu değildir. Felsefi/ hikemi bağlamda “yerli yerine koymamak,” varlık hiyerarşisini çökertmek demektir. Bir şeyi yerli yerine koymamak derken kastedilen şey, evrenin/ kevniyatın ve ahlakın dayanağını bilerek bozmak anlamınadır. Şöyle bir örnekle bunu açıklayabiliriz: İnsan hayatı mutlak bir değerdir, para veya güç ise sadece bir araçtır. Sen aracı yani parayı insan hayatının olması gereken o en üstteki değere yerleştirirsen, yapbozun parçasını yanlış yere zorla çekiçle çakarsan ne olur? Bütün sistem bozulur. Sadece ufak bir hata yapmış olmazsın, bütün bir bireysel, ahlaki ve toplumsal sistemi çökertmiş olursun. Yani o aracı yanlış yere koyduğun andan itibaren savaşlar, sömürüler ve tüm o kanlı tarih bu basit ilkesel hatanın zincirleme bir reaksiyonu olarak patlak verir. Müslüman hakîmler, zulmü hakikatin yokluğundan (madum) doğan bir eksiklik olarak yorumlar. Onlara göre batıl, bağımsız bir varlık değildir, hakikatin zayıflamasıyla ortaya çıkan “gölgesel” bir durumdur. Aynı şekilde zulümat da nurun yokluğunun sonucudur. Bu yaklaşım, zulmü aktif bir varlık olmaktan ziyade, hakikatin ihmal edilmesiyle oluşan bir “boşluk/ yokluk (madum)” olarak anlamamızı sağlar. Kötülük sadece o boşluğu dolduran bir gölge ise, bu tespit insanın omzuna büyük bir sorumluluk yükler. Eğer kötülük aktif bir güç değilse, biz suçu öyle görünmez bir düşmana, dışarıdaki bir zalime atamayız. Kötülük varsa ve bu bizim o boşluğu Hak’la/ aydınlıkla doldurmadığımız içindir. Meseleyi bu kadar vurucu yapan şey de tam olarak bu zaten. Eğer düşmanı dışarıda senden daha güçlü, bağımsız bir zalim olarak tanımlarsan, yani ka-
Adaleti tesis etmek için devasa ordulara ihtiyacın yok. Kendi etki alanında, kendi ahlaki eyleminle o boşluğu aydınlatmaya başlamak zorundasın.
ranlık çok güçlüydü, benim yapacak bir şeyim yoktu deyip işin içinden çıkarsın. Bu insan için iyi bir bahanedir. Ancak zulmün hakikatin yokluğundan doğan bir boşluk olduğunu söylediğinde kaçacak hiçbir yer kalmaz. Çünkü o boşluğu doldurması gereken sensin. Hakîmlere göre insan, vahiy ve akıl (müeyyed akıl- Taha Abdurrahman) sayesinde hakikate ulaşma potansiyeline sahiptir, ancak bu potansiyelin yanlış kullanımı, insanı zulümatın içine sürükler. Bu nedenle zulüm, yalnızca dışsal bir eylem değil, insanın iç dünyasında gerçekleşen bir yöneliştir. “Kendi nefislerine zulmettiler.” (Hûd Suresi 101) ayeti, Kuran‘da insanların inkâr, isyan ve yanlış eylemleri sonucu kendi helaklarına yol açmalarını ifade eder. Eğer dünya zulüm içindeyse bunun sebebi karanlığın bir ordusu olması falan değil. Bizzat bizim arzularımızın, heva ve hevesimizin sonucudur. Eğer biz bugün tarihte olmadığımız kadar bilgiye ulaşma imkânımız varsa, cebimizde internetle dünyanın bütün bilgilerine sahipsek neden dünya hala bu kadar karanlık? Hakikati, neyin yerli yerinde olması gerektiğini teorik olarak gayet iyi biliyoruz. Kuran “Biz ona iki yolu gösterdik” (Beled 10) diyor. Yönelmemiz gereken yolu da biliyoruz. Buna rağmen neden hala zulüm dolu her yer? Zulüm kavramı anlamın tahrif edilmesi, değerlerin boşaltılması ve insanın ahlaki sorumluluğunun zayıflatılması şeklinde de ortaya çıkar. İnsan, hakikati taşıma sorumluluğuna sahip bir varlıktır, bu emanete ihanet etmek ise zulmün en derin biçimlerinden biridir. Başka bir deyişle, nur, sadece bilişsel bir aydınlanma değil, aynı zamanda ahlaki bir diriliştir. Bu nedenle zulümat, yalnızca cehalet değil, ahlaki duyarsızlık ve sorumluluk bilincinin kaybıdır. Kur’an’da geçen o kalplerin mühürlenmesi veya gözlerin görmemesi, fiziksel bir durum değil, ahlaki körlükleri ifade etmektedir. Ahlaki körlük, yani bilmekle ilgili değil, hakikati bilmesine rağmen ona yabancılaşmaktır. Modern çağın en büyük yanılgısı bilginin kendiliğinden ahlak üreteceğini sanmasıdır. Bilgi eşittir ahlak sanıyoruz ama değil. Bilmek sadece zihinsel bir eylemdir. O nur, o aydınlık ise ahlaki bir eylem, ahlaki bir diriliştir.
Kuran’da hak–batıl mücadelesi çoğu zaman tarihsel örnekler/ kıssalar üzerinden anlatılır. Peygamberler ve onların karşısındaki zalim toplumlar, bu mücadelenin somut örnekleridir. Adaletsizlik, toplumlarda hakikati göremeyen bireylerin erki ele geçirmesiyle yaygınlaşır. Bu zulmün sadece bireysel bir sapma değil, aynı zamanda toplumsal bir yapı haline gelebildiğini de gösterir. Hak–batıl mücadelesi dinamik ve süreklidir. İnsan, her an bu iki kutup arasında tercih yapmak durumundadır. Diğer bir yönden ise bu durum “şehadet misakına yapılan bir ihanet olarak da ifade edilebilir. Hakikatten uzaklaşan toplum, hakikati ve adaleti merkeze alan bir ahlaki dil üretmediğinde zulüm kaçınılmaz hale gelir. Modern dünyada zulmün en sofistike, en görünmez hali “anlamın tahrif edilmesi”, “değerlerin içinin boşaltılması” ve ”insanın o ahlaki sorumluluğuna karşı uyuşturulmasıdır”. Geçmişte zalimler toplumları kılıçla itaat ettiriyordu. Bugün çok daha rafine bir yöntem var, kelimelerin ve değerlerin içini boşaltarak o “ahlaki sözleşmeyi” yok etmek. Bugün anlamı çarpıtarak, insanları duyarsızlaştırarak yaratılan o bilgi kirliliği, değerler erozyonu dediğimiz şey aslında sistematik bir zulümdür. Mesela özgürlük kavramını düşün. Eğer özgürlüğü insanın ahlaki sorumluluk alabilmesi olmaktan çıkarıp sadece sınırsız tüketim hakkını indirgersen ne olur? Kavramın içi tamamen
boşalmış olur. Hakikati ortak bir zemin olmaktan çıkarıp, herkesin kendi kişisel fikirlerine hapsedersen sistemi çökertirsin. Yapboz parçaları tamamen dağılır ve en kötüsü de kimse zulüm gördüğünün veya zulmettiğinin farkına bile varamaz. Kelimelerin kabuğu aynı kalmıştır ama anlam farklılaşmış/ bozulmuştur. Toplum hakikati ve adaleti merkeze alan bir ahlaki dil üretmezse zulüm kaçınılmaz olur. Üstelik bu başıboşluk/ keyfilik büyüdükçe toplum “duyarsızlaşır. Neticede “Zulmün zaferi kötülüğü sıradanlaştırmasıdır.” Peki, bu gidişata karşı bir çıkış yolu, bir çözüm var mı? Bu noktada İslam düşüncesinde çok temel bir kavram devreye giriyor: “Emanet bilinci.” İnsanın dünyadaki görevi bu hakikati taşıma sorumluluğudur. Emanet dediğimiz şey budur. İnsan o akıl ve iradesiyle Nurun/ Hakkın taşıyıcısı olmak zorundadır. Zulüm bir şeyi yerli yerine koymamaktır O da eylem gerektiriyor tabii. Adaleti tesis etmek için devasa ordulara ihtiyacın yok. Kendi etki alanında, kendi ahlaki eyleminle o boşluğu aydınlatmaya başlamak zorundasın. Emanete ihanet etmek o eylemsizlik halidir ve zulmün en derin biçimidir. Sonuç olarak, Kuran’da Nur–Zulümat (Hak–Batıl) karşıtlığı, insanın varoluşsal yönelişini belirleyen temel bir mücadeleyi ifade eder. Zulüm, bu mücadelede batılın safında yer almak, hakikati terk etmek ve ilahî düzeni bozmak anlamına gelir. Müslüman düşünürler zulmü hem ontolojik bir sapma hem de ahlaki bir yozlaşma olarak ele alır. Bu perspektife göre insanın asli görevi, hakka yönelerek nurun taşıyıcısı olmak ve zulümatın her türlüsüne karşı bilinçli bir mücadele vermektir. Bu mücadele, bireysel arınma ile toplumsal adaletin birleştiği noktada anlam kazanır ve insanı hakikate ulaştıran temel bir varoluş yolculuğuna dönüşür.
“İslam Düşüncesinde Zulüm: Hakikatin Parçalanması “Şüphesiz ki şirk büyük bir zulümdür.” (Lokman 13)”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.