YAREN MEKTUPLARI Hevesler Kıskacında İnsan İyi ve güzel şeylere heveslenmek ve yapmak ile birlikte kötü ve çirkin şeylere heveslenmenin nedeni nedir? (Bak.Şems:7-10) ya da bütün bu heves, arzu, istek ve akışların hangisi güzel, iyi maruf, hangileri kötü, çirkin ve münkerdir?
Nefsim bir deli rüzgâr, hevesim gem almaz at/hiç dönmek bilmiyorlar çılgın seferlerinden Bu serseri akıştan çâresiz kaldım heyhat / hüsrana düştü ömrüm gönlümün kederinden Eline geçirdiği her fırsatta olduğu gibi, yine insani bir takım zaaflarımı kurcalayarak gönlümü fesada vermeye çalışan iç seslerimin hoyrat çığlıklarından Rabbime sığınıp, medet umduğum bir seher buluşmasında yazıyorum sana. Ve gecenin uykularını kaçıran bu rahvan vakitte çıktığım tefekkür seferinde ruhumun derinliklerinde hissettiklerimi bohçalayıp paylaşmak istedim seninle sevgili yârenim. Biliyor musun sevgili dostum; İlgisiz ve umarsız olmak hali, etrafımızda akıp giden hayata karşı birçoğumuzda rutin ve kronik bir hayat standardı haline gelip kuşattı yüreklerimizi. (Bak.Âl-i İmran:191). Her şey kendiliğinden ve olmak zorunda kalışından dolayı olup bitmektedir sanıyoruz adeta(Bak.Tur:35). Oysa bu halimizden bir an olsun sıyrılıp etrafımıza şöyle bir dikkat kesilerek, her an bir şeylerin sistematik olarak devam ettiğini (Bak.Âl-i İmran:190), yaratılışların hayata hayat verecek şekilde an be an meydana geldiğini(Bak. Rahman:29) ve bütün bu oluşların arkasında yüce, bilge ve kudretli bir gücün (Bak.Râd:16) olması gerektiğini hissederek takdir etmekten alıkoymamalı değil miyiz kendimizi? Zira bu akış öyle bir akıştır ki sevgili yârenim; Bizim de içinde bulunduğumuz bir iklimde, her şeyin bir diğeri ile ilişkide olduğu bir şekilde seyr-ü sefer edip bizi de direkt veya dolaylı yollardan etki altına almaktadır. Bu durumda şu soruları kendimize sormalı değil miyiz sevgili dostum; Akıl, irade ve fikir sahibi bir insan olarak bu akışta konumumuz nedir? Olup biten ve bizi de etkileyen olaylarda sadece etkisiz bir eleman olarak, olup
bitenler karşısında sessiz ve çaresiz bir varlık olarak mı yer almalıyız yoksa bizim de bir etkimiz, kimi durumlarda müdahalemiz söz konusu olmalı mıdır? (Bak.Şems:9) Eğer var ise bizi etkileyen, yönlendiren etkin eleman kılan enerjiyi nereden almaktayız veya bizi iten, heveslendiren, hal ve davranışlarımızı baştan çıkarmaya çalışan bir güç var mıdır? (Bak. Meryem:83-Yusuf:53) Hayal, kurgu, yöneliş ve fiillerimize enerji vererek onları kışkırtan etkenler nelerdir? (Bak.A’raf:20) Amel ya da fiillerimize renk veren, iyilik ve kötülüğün, fücur ve takvanın kaynağı nedir?(Bak.Şems:7-8) Yani bizler insan olarak rasgele bir oluşumun, kendi kendine meydana gelişin, bir kör tesadüfün esiri olarak mı yer almaktayız hayat denilen arenada? (Bak.Tur:35-Kamer:49-50) Ya da bile isteye, planlı, programlı, bir maksada matuf olarak pozitif ve negatif kimi meleke ve fıtrat potansiyeli ile dizayn edip hayat veren yüce bir kudretin eseri miyiz?(Bak. Haşr:24-Secde:7)
Eğer böyle iradeli, kudretli ve bilinçli bir var ediliş ile karşı karşıya isek bunun nedeni nedir?(Bak.Zariyat:56) İyilik ve güzelliklerle değerli kılmak ve kılınmak ile birlikte aynı zamanda kötü, olumsuz, kendimize ve başkalarına da zarar verebilecek bir potansiyel neden dolayı işlenmiştir fıtratımıza? (Bak.İnfitar:5-İsra:13) İyi ve güzel şeylere heveslenmek ve yapmak ile birlikte kötü ve çirkin şeylere heveslenmenin nedeni nedir? (Bak.Şems:7-10) ya da bütün bu heves, arzu, istek ve akışların hangisi güzel, iyi maruf, hangileri kötü, çirkin ve münkerdir? Peki ya bunları biz kendi kendimize tefrik edebilir miyiz sevgili dostum? Değilse, tanımlayan, adını koyan, kimilerinden sakındırıp kimilerine teşvik eden kim ya da hangi kudrettir? (Bak.Şura:10-Nisa:59) Öyle sanıyorum ki sevgili yârenim; Bütün bu sorular ve merak edişler bize kendimizi ve hayatı tanımayı, hayat akışı içerisinde karşı karşıya kalacağımız arzu, istek, yöneliş ve akışların nitelik ve niceliklerini ve bununla
heves ve arzuların olabileceğini ancak bunların yüce yaratıcının öğütlerine göre yaşanmasını ister. Bir tür fütursuzluk ve hesapsızlık çağrısı ya da kalkışması olan hevâ ve hevesin, insan ve cin hannasların fısıltılarının dürttüğü olumsuz arzuları yönetmenin gerektiğini hatırlatır bize
birlikte kontrol etme ve yönetebilme becerilerini kazanmamıza vesile olacaktır. Her insanın bu sorulara cevap arama sorumluluğu vardır diye düşünüyorum çünkü kim olduğunu, ne için var olduğunu, nasıl ve ne maksatla böyle bir yer ve konumda bulunduğunu düşünmemek, bu sorulara akıllı, mantıklı ve tutarlı cevaplar aramadan fütursuzca yaşamak insan olmanın kadrini idrak edememektir. Bu hayatta tesadüfen var olduğunu zannetmek, sebepsiz, gayesiz bir şekilde sadece yaşamak için bu âlemde var olduğunu var sayarak sadece hayvanlar gibi yiyip içmek, çiftleşmek ve bütün arzuların peşinden hesapsız ve fütursuzca savrulmak(Bak.Furkan:44) insan olmanın izzetini içine sindirememek halidir. Böylesi bir düşünceye sahip olanlar hayattan kâm almak, hayatı özgürce yaşamak ve bir daha gelmeyecekleri-
ne inandıkları (Bak.Saffat:51-56) bu dünyanın tüm nimetlerinden sınırsız ve sorumsuz bir şekilde faydalanmak isterler. (Bak.Bakara:212) Çünkü onlara göre her şey el değiştirmekte, eskimekte, istisnasız bütün insanlar bir gün ölüm denen anlamsız bir oldubitti ile karşılaşarak toprağa karışıp yok olup gitmektedirler. (Bak.İsra:49-Saffat:16) Biz inanan insanlar hiçbir var oluşun boş yere olmadığının farkındayız (Bak.Sâd:27) sevgili dostum. Her şeyin bir bilgi, irade ve plan dairesinde, akıl ve mantığın kılavuzsuz olarak anlamlandırıp izah etmekten aciz kaldığı bir düzen ve tasvir zenginliği içerisinde, yüce bir kudret tarafından şekillendiğine,(Bak.Mülk:3-4) her insanın etken ya da edilgen oluşuna göre adil bir hesaplaşmayı hak ettiğine inanırız. (Bak.Zilzal:7-8) Çünkü biz inananlara göre hiçbir şey tesadüfi olarak oluşmamış, her şey planlı bir şekilde ve yüce yaratıcıya
iman ve itaat çerçevesinde idrak kapısı aralayacak biçimde yaratılarak hayat bulmuş ve işlemeye başlamıştır. (Bak. Furkan:2- Kamer:49) İyiliği de kötülüğü de yaratan yüce kudret(Bak.Şems:7-8) yarattığı insana iyiyi ve kötüyü idrak etme, anlama, tercih etme(Bak.Enfal:29) melekesini verdiği gibi içlerinden seçerek görevlendirdiği elçilerle de hangi şeyin hayırlı ve güzel, hangi davranışın kötü ve şer olduğu hususlarda vahyettiği ayetler ile insanları arındırmış, onlara kitabı, hikmeti ve bilmediklerini öğretmiştir. (Bak.Bakara:151) İnsan kendi kendine yeteceğini sansa da, bu seçkin elçilerin kılavuzluğuna muhtaçtır çünkü fıtratlarımıza yerleştirilmiş olan ve bir iç ses şeklinde bizlere birbirine zıt yönlendirmeler yapan melekeler vardır. Biri ne olursa olsun insanın kendi tutkularını önceleyip buna ulaşabilmek için her şeyi hak ve mubah sayması gerektiğini fısıldarken(Bak.Nas:4-5-6-Yusuf:53) Diğeri böylesi heves ve arzuların olabileceğini ancak bunların yüce yaratıcının öğütlerine göre yaşanmasını ister. Bir tür fütursuzluk ve hesapsızlık çağrısı ya da kalkışması olan hevâ ve hevesin, insan ve cin hannasların fısıltılarının dürttüğü olumsuz arzuları yönetmenin gerektiğini hatırlatır bize(Bak.Şems:9) Böylesi bir tercih hayatın ve hükmün yegâne sahibi olan yüce kudrete iman, teslimiyet ve tevekkül (Bak.Talak:3-Enfal:2)çerçevesinde yaşanan-
ları değerli kılacaktır sevgili dostum. Bu insani keşmekeşi kendilerine dert edinen ve İslami inanç ve kültür değerlerine sahip olan mütefekkir, mutasavvıf, şair vs. insanlar kendi birikim ve vukufiyetlerince uyarılarda bulunmayı ihmal etmemişlerdir. Ünlü İslam Mütefekkirlerinden İmam Gazali hevâ ve hevesi, aklı esir alan ve kalbin ilâhî hakikatleri algılamasını engelleyen en büyük içsel perde olarak görür. O’na göre heva aklın ve dinin sınırlarını yıkan bir körlük halidir. Bu itibarla hevâ ’sının fısıltılarına kapılarak yenilen kişinin aklının işlevsiz kalacağını ve bu akıl tutulması hal devam ettiği müddetçe o insanın manevi hakikati idrak etmekten mahrum olacağını vurgular. Yine meşhur mutasavvıflardan kabul edilen Seyyid Burhaneddin’in insanın fıtratında var olan heva, heves, nefs, şehvet ve benzeri ayartıcı unsurlara dikkat çekme babında söylemiş olduğu “Denizi ve denizdeki canavarı görüp de sakın şaşma; sen asıl kendi içinde deniz gibi olan canavarı gör de şaş!” sözü de çok özeldir. Ayrıca Türk, İslam medeniyetinin edip ve mütefekkir temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl’ın; “İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya…” Yine “Her şey akar: su, tarih, yıldız, insan ve fikir/oluklar çift: birinden nûr akar, birinden kir.” Ve “İnsan birkaç damla kan, deniz birkaç damla su, bir hayata çattık ki hayata kurmuş pusu…” dizeleri bu bağlamda çok hikmetlidir. Üstadın bu dizeler ile yaptığı kâinat ve insan tasvirleri, insanı inançları ve hevesleri arasında kalarak kıvrım kıvrım akan bir suya benzetmesi ve hayattaki sinsi tuzaklara dikkat çekerek hak ve batıl, fücur ve takva mücadelesine yaptığı vurgular muhteşemdir. Unutulmamalıdır ki sevgili yarenim; İnsanlar da beşeri ve fıtri bir enerji olan şehvet sadece cinsel anlamda değil hayatın tümünde varlığını ve etkisini gösterir. Bu enerji kimi insanlarda sevgi, kimilerinde bağımlılık, saygınlık, otorite, güç, ticaret ve sair alanlarda, çeşitli isim ve eğilimlerde yer edinen üst seviyede dürtülerdir. Bütün insanlarda var olan ve iblis ile iş birliği yaparak onları sınırsız özgürlük, kuralsızlık, zevk ve haz peşinde koşmaya teşvik eden nefs, heva, heves vb. bir takım melekeler ortak istek ve yöneliş unsurlarıdır. Bu beşeri istek ve şehvetler İslam inanç ve değerleri çerçevesinde günah ve sevap ile ilişkilendirilip trafo edilmek suretiyle kontrol altına alınıp maruf yol ve ölçülerde faydalanılarak zararsız hale getirilirken böylesi bir inanç ve değere sahip olmayan insan ve toplumlarda tamamen egoistçe bir tatmin güdüleri
Ünlü İslam Mütefekkirlerinden İmam Gazali hevâ ve hevesi, aklı esir alan ve kalbin ilâhî hakikatleri algılamasını engelleyen en büyük içsel perde olarak görür. O’na göre heva aklın ve dinin sınırlarını yıkan bir körlük halidir.
haline dönüştürülür. Sevgili dostum, senin de bildiğin gibi; İlk insandan itibaren yüce yaratıcının yarattığı varlıkları başıboş bırakmaması,(Bak.Kıyamet:36) onlara adaleti, ve merhameti, ihsan sahibi olmayı, hayasızlık, kötülük ve azgınlığı yasaklaması(Bak.Nahl:90) ilkesi gereğince göndermiş olduğu elçilere vahiy kanalıyla(Bak.Nisa:163-165) verdiği direktifler doğrultusunda bunları tanımlayarak tarif etmesi sonsuz merhametinin tecellisidir. Bu bağlamda yüce yaratıcı Allah(cc)’ın “O heva ve arzusundan konuşmaz. Onun konuşmaları kendisine ilka edilen vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm:3) “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının…” (Hacc:7) “Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur….”(Nisa:80) buyurarak insanlığa takdim ettiği altın silsilenin son halkası olan Hz Muhammed (sav)’in bu iç sesler ile ilgili olarak “Ben ancak güzel ahlakı (Kur’an-ın mesajını) tamamlamak için gönderildim.” “Sizden biriniz, hevası (arzusu) Kur’an’ın mesajına tâbi olmadıkça (kâmil manada) iman etmiş olmaz.» Buyurduğu ve inananlarına “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden biri, mideleriniz ve iffetleriniz hususunda sizi azgınlığa sürükleyen şiddetli arzular, diğeri de hevâ ve hevesinizin sizi dalâlete düşürmesidir.” “Cehennem nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” diye ve daha nice özlü uyarılar vesilesiyle heva ve hevese dikkat çekerek onlardan sakındırmaya çalışmıştır. Çünkü Âlemiyn’in Rabbi olan Mevlâ’sı onu nefs, heva ve heves gibi yaşam enerjisi olan ve ilahi uyarılar doğrultusunda dikkatlice yönetilemedikleri takdirde birer fesat ateşine dönüşebilecek olan fıtri melekeler hakkında çeşitli mesajları ile uyarmış ve Mü’minleri de bu uyarılara tabi olmaya davet etmesini istemiştir. Hem kendisi hem de Mü’minlerin dikkat etmesini istediği bu uyarılarında Rabbi; Zâtının iradesine aykırı olarak itaat edilenlerin hak yoldan ve hidayetten mahrum kalma nedeni ola-
cağını(Bak.En’âm:56-Kasas:50) Allah(cc)’tan bir beyyine’ye, öğüde uyanların heva ve heveslerinin fısıltılarını süslü ve cazip görerek kötülüklere saplananlarla aynı olmayacaklarını (Bakj.Muhammed:14) İlahi beyan olan Kur’an’ın öğütlerini dinlemek, akletmek ve düşünmekten uzak, hayvanlar gibi yaşayanların hevâ ve heveslerini ilah edinmiş sapık kimseler olduklarını (Bak.Furkân:43-44. ve Câsiye:23) Rabbinin huzurunda durup hesap vereceği ahiret gününden endişe ederek nefs, heva ve heveslerinin saptırmalarından uzak duranların cennet ile müjdelendiklerini (Bak.Nâziât:40-41)bildiren Allah(cc) Resûlü(sav)i ve Mü’minleri insanlar arasında hükmederken ve diğer ilişkilerde adalet duygusundan ayrılmanın heva ve hevesin kışkırtması sonucu Allah(cc)’ı ve ahiret gününü unutarak Müstakıym sırattan sapmaktan kaynaklı olduğuna(Bak. Sa’d:26) Her kim dünya hayatı hakkında azgınlık ederse varacağı yerin cehennem, kim de Rabbinin huzurunda vereceği hesaptan korkarak nefsini/ kendini heva ve hevese uymaktan alıkoymuş ise makamının cennet olacağına (Bak.Naziat: 37) ve daha nice hikmetli mesajlar ile heva ve hevese uymanın insanın her iki cihanda da başına belalar açacağına dikkat çekerek uyarmıştır. Sözün özü şudur ki sevgili yarenim; Allah ve Rasulü bir işe hükmettiği; Doğru, yanlış, hak, batıl, helal, haram, akıl, düşünce, heva, heves, takva, fücur vb. hayata dair tüm alanlarda ölçü ve mizan ortaya koyduğu durumlarda Mü’min erkek ve kadınlara düşen itaattir. Hiçbir inanan için o işte muhayyerlik/başka bir tercih hakkı söz konusu değildir. (Bak.Ahzab:36) Her kim Allah(cc) ve Rasulü(sav)’e gerek inanmayarak gerekse inandım demekle birlikte içine sindiremeyerek İslam Şeriatını/hudutlarını reddederek asi olursa açıkça bir sapıklık etmiş olur. (Bak. Ahzab:36) Sapıklar ise iflah olmazlar(Bak.Yunus:17)Vesselam. Muhabbetle. Yârenin.
“YAREN MEKTUPLARI Hevesler Kıskacında İnsan İyi ve güzel şeylere heveslenmek ve yapmak ile birlikte kötü ve çirkin şeylere heveslenmenin nedeni nedir? (Bak.Şems:7-10) ya da bütün bu heves, arzu, istek ve akışların hangisi güzel, iyi maruf, hangileri kötü, çirkin ve münkerdir?”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.