Heva’dan Haya’ya Ahlakın İnşası Peygamberler, aldıkları vahiyle insanları yaratılış amaçları doğrultusunda yetiştirirken güzel (mekarim) ahlak üzere yetiştirmişlerdir ve bu süreç Ahir Zaman peygamberine gelene kadar böyle devam etmiştir. Aradaki fark son peygamberle birlikte bunun kemale ermesidir.
İslam’ın temel gayelerinden biri de insanı ahlaken kemale ulaştırmaktır. Hz. Peygamber’in “Ben ancak güzel ahlakı (Mekarimül Ahlakı) tamamlamak için gönderildim” hadisi, Risalet’in temel hedeflerinden birinin de güzel ahlakı inşa etmek olduğunu ortaya koymaktadır. İslam, inanç ve ibadet esaslarını insanın ahlaki olgunluğa ulaşması için vazeden ilahi bir hayat nizamıdır. Kur’an birçok ayetinde iman ile salih amel birlikte zikrederken, Hz. Peygamber’in hayatı da Kur’an paralelinde/ Kuran’ın öngördüğü hayatın nasıl yaşanacağının en güzel örneğini teşkil eder. Nitekim Hz. Aişe’ye Resulullah’ın ahlakı sorulduğunda “Onun ahlâkı Kur’an idi” cevabını vermesi bunun en açık göstergesidir. Hz. Peygamber’in, “Ben ancak Mekarimül Ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyruğu ise peygamberliğin nihai gayesini özetlemektedir. Bilindiği üzere Hz. Peygamber Hatemü’l-En-
biya’dır. Bu, “peygamberlerin sonuncusu” veya “nebilerin mührü” anlamına gelir. İslam’da Hz. Muhammed’in en son peygamber olduğunu ve onun gelişiyle peygamberlik silsilesinin mühürlenip sona erdiğini ifade eder. Bunu, Mekaremül Ahlak hadisiyle ele alacak olursak şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Peygamberler, aldıkları vahiyle insanları yaratılış amaçları doğrultusunda yetiştirirken güzel (mekarim) ahlak üzere yetiştirmişlerdir ve bu süreç Ahir Zaman peygamberine gelene kadar böyle devam etmiştir. Aradaki fark son peygamberle birlikte bunun kemale ermesidir. Bunu ed- Din’in (İslam) kemale ermesi gibi ele alabiliriz. Buna göre İslam’ın hedefi, insanların emredildikleri gibi yalnızca doğru inanması değil, aynı zamanda güzel ahlak sahibi olarak yetiştirilmesidir. Ancak bu hedefe ulaşmanın önündeki en büyük engellerden biri, nefsin Kur’an’ın “heva” olarak isimlendirdiği arzulara ve isteklere boyun eğerek onun egemenliği altına girmesidir.
Diğer taraftan bu hedefe ulaşmanın en önemli dayanaklardan biri ise “haya” erdemidir. Yani İslam, bu engeli heva, çözümü ise haya kavramlarıyla açıklamaktadır. İnsan hayatı, bir bakıma haya ile heva (Hak – Batıl) arasındaki sürekli mücadelenin adıdır. Kur’an’da heva, sadece arzu ve istek anlamına gelmez. Heva, insanın kendi arzularını hakikatin yerine koymasıdır. “Hevasını ilâh edineni gördün mü?” (Câsiye 23). Bu ayet, hevanın insanı Allah’ın rehberliğinden uzaklaştıran en büyük sapmalardan biri olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Naziat (40-41) suresinde kurtuluşun ölçüsü şöyle belirlenmiştir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevadan alıkoyan kimsenin varacağı yer cennettir.” Burada dikkat çekici olan husus, İslam’ın arzuları bütünüyle yok etmeyi değil, onları ilahi ilkeler/ ölçüler doğrultusunda eğitmeyi hedeflemesidir. Öfke, sevgi, mal ka-
Görlmüştür ki hevanın karşısında yer alan en önemli ahlak ilkesi hayadır. Ne var ki haya, çoğu zaman yalnızca utanma duygusuna indirgenmektedir. Oysa hadislerde haya, doğrudan imanla ilişkilendirilmiştir.
zanma arzusu ve benzeri eğilimler insanın fıtratındandır. Problem, bunların insanı yönetmeye başlamasıdır. Halbuki asıl olan bu duyguların emrine girmek değil, bunları gerektiğinde amacına uygun kullanabilmektir. Öfke bir tepkidir, fakat kime, niçin öfkeleneceğinin bir ölçüsü olmalıdır. Sevgi güzel bir duygudur fakat kimi sevip kimden nefret edeceğinin ve sevginin ne ölçüde olması gerektiğinin bir ölçüsü olmalıdır. Malı nasıl kazandığımız kadar kazancımızı da nereye harcadığımızın bir ölçüsü olmalıdır. Sahip olduğumuz şeyler üzerinde sınırsız bir tasarrufta bulunmak heva ile, malları bizim için bir emanet olduğunun bilinciyle kullanmak/ harcamak haya bilinciyle açıklayabiliriz. Buradan şu sonuç çıkmaktadır: İnsanda var olan hiçbir duygu boş yere yaratılmamıştır, önemli olan bu duyguları nasıl yöneteceğimizdir. Diğer bir deyişle bunları hevanın mı, yoksa hayanın mı emrine verdiğimizdir. Heva, insanın hayvani yönünü güçlendirirken akıl ve vicdanı zayıflatmaktadır. Bu sebeple Kur’an’ın «hevaya uymayın” çağrısı özgürlüğü sınırlamak değil, insanı kendi nefsinin köleliğinden kurtarmayı amaçlamaktadır. Gerçek özgürlük, arzuların peşinden gitmek değil, onlara hakim olabilmektir. Hz. Peygamberin, asıl cihadın kişinin nefsini heva ve hevesinin ölçüsüz arzu ve isteklerine karşı mücadelede olduğunu bildirmesi boşuna değildir. Görlmüştür ki hevanın karşısında yer alan en önemli ahlak ilkesi hayadır. Ne var ki haya, çoğu zaman yalnızca utanma duygusuna indirgenmektedir. Oysa hadislerde haya, doğrudan imanla ilişkilendirilmiştir. Hz. Peygamber, “Haya imandandır” buyurur. Bir başka hadisinde ise: “Hayanın tamamı hayırdır.” buyurmaktadır. “Her dinin bir ahlakı vardır; İslam’ın ahlakı hayadır.” hadisi, hayanın hem müminin yetişmesinde/ olgunlaşmasında hem de İslam medeniyetinin kemale ermesinde ne derece önemli bir kurucu değer olduğunu ortaya koymaktadır. Haya, “Allah’ın daima insanla beraber olduğu (ihsan) bilincidir.” Bu sebeple haya ile hayat aynı kökten gelir. Bu,” insan ancak haya sayesinde gerçek anlamda dirilebilir demektir.” Hayasızlık/ heva ise insan olma ve insan
gibi yaşama şuurumuzun ölümüdür. Çünkü insanı hayvandan ayıran temel faktör akılla birlikte ahlaktır. “Haya, gözü haramdan korur, dili yalandan korur, kalbi kibirden korur, kişiye ve topluma mahremiyet duygusunu vererek hem kişiyi ve hem de toplum korunaklı hale getirir, ihsan yani Allah’ın huzurunda olma/ yaşama bilinciyle donatır.” Dolayısıyla Taha Abdurrahman’ın da ısrarla vurguladığı gibi, haya yalnızca bireysel bir erdem değil, bütün ahlaki davranışları besleyen kurucu bir ilkedir. Hz. Peygamber’in bu hadisi, İslam’ın insan tasavvurunu özetlemektedir. Peygamber, yeni bir ahlak icat etmemiş, insan fıtratında bulunan güzel ahlakı vahyin rehberliğinde kemale erdirmiştir. Bu bağlamda heva ile haya birbirinin zıddı iki yöneliştir. Şems Suresinde geçtiği şekliyle “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” Heva, benmerkezciliği, hazzı, sınırsız tüketimi, gösterişi, bencilliği besler. Haya ise; tevazuyu, emaneti, iffeti, merhameti ve sorumluluk bilincini geliştirir. Dolayısıyla Mekarimül Ahlak, hevanın hakim olduğu bir karakter üzerine kurulamaz. Güzel ahlakın gerçekleşebilmesi için önce insanın iç dünyasının arındırılması gerekir. Nitekim alimlerimiz ve ariflerimiz de her fırsatta, Allah’tan nefsi ıslah etmeyi, hevayı kontrol altına almayı ve güzel ahlakla donatılmayı tavsiye etmişlerdir. Çağımızın ahlaka krizini Kur’an’ın heva kavramı üzerinden yeniden okunduğunda insana/ insanlığa musallat olan heva kaynaklı en büyük illetin başında “Sanal Ortam” olduğu görülecektir. Bu bağlamda Taha Abdurrahman’ın kavramsallaştırdığı üç hastalığa dikkat çekmekte fayda vardır. Sürekli seyretme bağımlılığı (teferrüç), Başkasının mahremiyetini araştırma tutkusu (tecessüs), Sürekli görünme ve teşhir edilme arzusu (tekeşşüf). Bu üç eğilim, modern insanın hevasını beslemekte, ha-
yayı ise giderek zayıflatmaktadır. Aynı bağlamda düşüncelerini “Sanal Ekran Uygarlığında Haya ile Hayat Bulmak” yazısında dile getiren Mehmet Görmez’e göre, “Ekran uygarlığı; bakmayı düşünmenin önüne geçirmek, görüntüyü hakikatin yerine koymak, mahremiyeti ortadan kaldırmak, insanı sürekli görünür olma arzusuna sürüklemek gibi ciddi problemler üretmektedir. “ “Buna karşılık Kur’an’ın “Mümin erkeklere söyle gözlerini sakınsınlar” (Nûr/ 30) emri, yalnızca fiziksel bakışı değil, dijital dünyadaki bütün görsel tüketimi de ahlaki ölçüye bağlamaktadır. Bu sebeple haya, dijital çağın en önemli ahlaki ilkelerinden biri haline gelmektedir.” Neticede, İslam’ın hedefi güzel ahlak sahibi insan yetiştirmektir. Hz. Peygamber’in “Ben Mekarimül Ahlakı tamamlamak için gönderildim.” hadisi, bu hedefi en açık şekilde ortaya koymaktadır. Kur’an’ın hevaya karşı uyarıları ile sünnetin haya vurgusu birlikte değerlendirildiğinde görülmektedir ki İslam’ın öngördüğü ahlakın özü, insanın arzularını inkâr etmesi değil, onları vahyin rehberliğinde terbiye etmesidir. Bugün tüketim kültürü, dijital bağımlılıklar ve sınırsız haz anlayışı insanı yeniden hevanın hakimiyetine sürüklemektedir. Bu sebeple İslam’ın önerdiği çözüm, daha fazla yasak koymaktan ziyade hayayı yeniden insanın kalbine yerleştirmektir. Haya, insanın Allah ile ilişkisini canlı tutan, kendisine, topluma ve bütün varlığa karşı sorumluluk bilinci kazandıran temel ahlaktır. Bütün peygamberlerin tavsiye ettiği Mekarimül Ahlak, ancak hevanın terbiye edilip hayanın insanın şahsiyetinde görünür olmasıyla gerçekleşebilir. Böylece insan, yalnızca iyi davranışlar sergileyen biri değil, ahlakı kişiliğinin özü haline getiren olgun bir mümin olur. Bugün tüketim kültürünün, dijital bağımlılıkların ve gösteriş merkezli yaşam biçimlerinin yaygınlaştığına şahit olduğumuz bu dünyada, Mekarimül Ahlakın yeniden ihyası ancak hayayı bireysel ve toplumsal hayatın merkezine yerleştirmekle mümkündür. Çünkü haya, sadece bir erdem değil, bütün erdemleri doğuran kurucu ahlaki bir ilkedir. Heva’dan Haya’ya doğru yapılan yolculuk ise insanın Allah’a kullukta olgunlaşmasının, ahlakta kemale ermesinin ve Hz. Peygamber’in tamamlamak için gönderildiği Mekarimül Ahlak’ın hayatta karşılık bulmasının en önemli yoludur.
“Heva’dan Haya’ya Ahlakın İnşası Peygamberler, aldıkları vahiyle insanları yaratılış amaçları doğrultusunda yetiştirirken güzel (mekarim) ahlak üzere yetiştirmişlerdir ve bu süreç Ahir Zaman peygamberine gelene kadar böyle devam etmiştir. Aradaki fark son peygamberle birlikte bunun kemale ermesidir.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.