Akıl çoğu zaman bu iki çağrı arasında hüküm verir. Bu sebeple aklın sağlıklı çalışması için nefsin takva tarafıyla bağını koruması gerekir. Aksi hâlde akıl hakikati aramak yerine nefsin istediğini savunmaya başlayabilir.
Giriş Akıl Boşlukta Çalışmaz; Beslendiği Malzemeyle Hüküm Verir İnsan aklı Allah Teâlâ’nın insana verdiği büyük nimetlerden biridir. İnsan onunla düşünür, kıyas yapar, hüküm verir, karar alır ve yönünü tayin eder. Fakat akıl kendi başına boşlukta çalışan bağımsız bir güç değildir. Onun doğru yahut yanlış işlemesi; beslendiği bilgiye, yöneldiği ölçüye ve nefsin hangi tarafına yakın durduğuna bağlıdır. İnsan yalnız dış dünyadan gelen bilgilerle şekillenmez. Allah Teâlâ insanın nefsine fücuru ve takvayı tanıyacak bir kabiliyet yerleştirmiş, fıtratına hakka yöneliş vermiştir. Hafızada biriken hatıralar, yaşanan tecrübeler, vicdan muhasebesi ve insanın yöneldiği çevre de aklın değerlendirme alanına dâhildir. Böylece akıl hem dış dünyadan topladığı hem de iç dünyasında taşıdığı malzemeyle çalışır. Allah Teâlâ insanı bununla da baş başa bırakmamış; peygamberler göndererek vahiy ile desteklemiştir. Böylece insan yalnız tecrübesine ve sınırlı muhakemesine bırakılmamış; hakikati bulabilmesi için ilâhî rehberlikle desteklenmiştir. Vahiy aklı iptal eden değil; onu koruyan, sınırlarını öğreten, karışanı açıklayan ve hakikatin en güvenli çizgisine ulaştıran ilâhî rehberdir. Bununla beraber bu nimetler insanı kendiliğinden doğruya ulaştırmaz. Çünkü insan ya takva ile düşünür ya da hevâ ile. Takvayla beslenen ve vahyin rehberliğine güvenle teslim olan akıl selimleşir; hevâya teslim olan akıl ise zamanla karışır. Kur’ân da insana bu iki yolu açıkça gösterir: Rabbine yönelip vahyin nurunda berraklaşan akıl ile nefsinin çağrısına teslim olup kararan akıl. Bu sebeple akıl ile vahiy arasındaki ilişki yalnız bilgi meselesi değildir; insanın yönelişini, ahlâkını, kararını ve akıbetini belirleyen temel bir kulluk meselesidir. BİRİNCİ BÖLÜM Aklı Besleyen Bilgi Kaynakları Fıtrat ve Nefse İlham Edilen İlk Bilgi Alanı İnsan dünyaya hiçbir şey bilmez hâlde gelir; fakat bütünüyle boş bırakılmaz. Allah Teâlâ onun içine iyiliği ve kötülüğü tahrik edici olarak -imtihan için- yerleştirmiş; bunu fark edebilecek bir kabiliyet: fıtrat, vicdan, idrak de vermiştir. Kur’ân bu
hakikati şöyle bildirir: “Nefse ve onu düzenleyene; sonra da ona fücurunu ve takvasını ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kirleten ise ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7–10) Bu ayetler insanın iç dünyasında iki yöneliş bulunduğunu göstermektedir: biri takvaya ve arınmaya çağıran taraf; diğeri ise nefsin karanlık arzularına açılan taraf. Akıl çoğu zaman bu iki çağrı arasında hüküm verir. Bu sebeple aklın sağlıklı çalışması için nefsin takva tarafıyla bağını koruması gerekir. Aksi hâlde akıl hakikati aramak yerine nefsin istediğini savunmaya başlayabilir. Burada fıtrat büyük bir nimettir. İnsan yaratılışında adaleti güzel, zulmü çirkin; doğruluğu huzur verici, yalanı rahatsız edici bulabilecek bir kabul kabiliyeti taşır. Vahiy de bu yaratılışı koruyan, açıklayan ve istikamete yerleştiren ilâhî rehber olarak gelir. Duyular, Hafıza ve Tefekkür Allah Teâlâ insana yalnız iç dünyasında bir yöneliş vermemiş; dış dünyayı tanıyabilmesi için işitme, görme ve idrak de vermiştir: “Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı; sonra size işitme, görme ve kalpler verdi…” (Nahl 16/78) İnsan görür, işitir ve yaşadıklarını hafızasında biriktirir. Sonra akıl bunlar arasında bağ kurar. Kur’ân bu yüzden sık sık bakmaya ve tefekküre çağırır: “Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler…” (Âl-i İmrân 3/191) Takva ile birleşen tefekkür basireti güçlendirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan sakınırsanız size Furkan verir…” (Enfâl 8/29) Ancak insanın gördüğü her şey eksiksiz değildir; duyular yanılabilir, hafıza eksik kalabilir. Bu sebeple bunlar aklın malzemesidir; nihai ölçü değildir. Vahiy: Aklın En Güvenli Rehberi İnsan aklı büyük bir nimettir; fakat sınırlıdır. Her şeyin iç yüzünü kuşatamaz; kısa vadeli fayda ile kalıcı hayrı her zaman ayıramaz. Bu yüzden güvenilir bir ölçüye muhtaçtır. İşte vahiy burada en sağlam rehberdir. Vahiy aklı iptal etmek için değil; onu
korumak, yanlış yorumlardan arındırmak ve hakikatin güvenli çizgisine taşımak için gönderilmiştir. Peygamberler de vahyin yaşayan örneği olmuş; ayetlerin nasıl anlaşılacağını ve kulluğun hayata nasıl taşınacağını fiilen öğretmişlerdir. Bu yüzden Kur’ân şöyle buyurur: “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ 4/80) “Allah ve Resûlü bir işe hükmettiğinde mümin erkekler ve mümin kadınların, işlerinde (başka) tercih hakları yoktur.” (Ahzâb 33/36) Buradaki teslimiyet düşünmeyi terk etmek değil; aklın kendi sınırını bilip Rabbine güvenmesidir. İşte selim akıl da budur: fıtratını koruyan, bilgisini dikkatle toplayan ve sonunda kendisini yaratan Rabbine teslim olan akıl. İKİNCİ BÖLÜM Övülen Akıl: Vahye Teslim Olmuş Selim Akıl Kur’ân’ın övdüğü akıl, kendisini yaratan Rabbini tanıyan ve O’nun rehberliğine güvenen akıldır. Hayatın başıboş olmadığını bilen, bu düzenin bir sahibi bulunduğunu kabul eden ve zamanla kendi sınırını öğrenen akıl. İnsan düşünebilir, güçlü muhakemeler yapabilir; fakat nefsinin peşine düşerse bâtıl yollarda ömrünü hebâ eder. Kur’ân aklın yalnız çalışmasına değil; hangi ölçüyle çalıştığına bakar. İnsan bazen bir şeyi fayda zanneder; sonra zararlı olduğunu görür. Bir meseleye bakar; fakat bütün yönlerini kuşatamaz. İşte burada selim akıl Rabbine teslim olur. Bu teslimiyet düşünmekten vazgeçmek değildir. Bilakis aklın olgunlaşması ve kendi sınırını bilmesidir. Yaratıcısının hükmünde hikmet ve adalet bulunduğunu kabul etmesidir. Bu yüzden vahye teslim olmuş akıl huzurludur. Ölçüsünü Rabbinden alır. Vahiy aklı küçültmez; bilakis onu sağlam zemine yerleştirir. Kur’ân şöyle buyurur: “Onlar sözü dinler ve en güzeline uyarlar. İşte Allah’ın hidayet ettiği kimseler bunlardır. İşte onlar ulü’l-elbâb (temiz akıl sahipleri)dir.” (Zümer 39/18) Bu ayet aklın bilgiyle ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır. Selim akıl önüne gelen her sözü aynı değerde kabul etmez.
Bilgiyi süzer. Çevresini seçer. Hafızasını faydasız ve bozucu şeylerle doldurmaz. Çünkü hafızaya giren her şey zamanla aklın malzemesine dönüşür. Selim akıl fıtratıyla da savaşmaz. Nefsin fücura açık tarafını tanır; fakat ona teslim olmaz. Hasedin, öfkenin, kibrin ve cimriliğin hükmü nasıl bozabildiğini bilir. Sonra bunlarla mücadele eder. Takvayı besler. Kalbini ihlasla korur. Amelini salihleştirmeye çalışır. Böylece akıl, kalp ve irade aynı yöne yönelir. Akıl ikna olur, kalp güven duyar, irade teslim olur; amel de salihleşir. Kur’ân böyle kimseleri “ulü’l-elbâb” diye över: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün dönüşümünde elbette ulü’l-elbâb için deliller vardır.” (Âl-i İmrân 3/190) Onlar ayetleri yalnız görmez; ibret de alırlar. Dünyaya bakarlar; fakat ahireti unutmazlar. Asıl iyiliğin ve gerçek güzelliğin peşinde olurlar. Selim aklın önemli meyvelerinden biri de Furkan’dır: “Ey iman edenler! Allah’tan sakınırsanız size Furkan verir…” (Enfâl 8/29) Furkan; hakla batılı ayırma, karışan şeyleri netleştirme ve aldatıcı görüntünün arkasını görebilme nimetidir. Takva arttıkça basiret de artar. Kalp itminana kavuşur. İşte Kur’ân’ın övdüğü akıl budur: Vahye teslim olmuş, temiz bilgiyle beslenmiş, fıtratını korumuş, takvası arttıkça basireti artmış akıl. Gerçek izzet de, dünya ve ahiret saadeti de bu yol üzerindedir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Fâsit Akıl: Hevânın ve Nefsin Bozduğu Düşünce Kur’ân’ın övdüğü selim akıl nasıl varsa, uyardığı ve tenkit ettiği akıl tipleri de vardır. Çünkü akıl tek başına insanı kurtaran bir güç değildir. Doğru malzemeyle çalıştığında hikmet üretir; bozuk malzemeyle çalıştığında sahibini yanıltabilir. Hatta bazen akıl, nefsin elinde onu savunan güçlü bir araca dönüşebilir. Yanlışı doğru göstermeye çalışır. Kötülüğü meşrulaştırır. Hevânın istediğine gerekçe üretir. İşte Kur’ân’ın dikkat çektiği fâsit akıl budur. Hevâya Teslim Olmuş Akıl Fâsit aklın en belirgin yönü, kendisini vahyin ölçüsüne göre değil; hevânın çağrısına göre çalıştırmasıdır. Hevâ yalnız sıradan bir istek değildir. Kontrolsüz arzu, haset, kibir, öfke ve menfaat tutkusu onun güçlü damarlarıdır. Kur’ân şöyle buyurur: “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye 45/23) İnsan açıkça bir puta yönelmese bile hevâsını mutlak ölçü hâline getirirse ona teslim olmuş olur. Böyle kimsenin aklı yine çalışır; fakat amacı hakikati bulmak değil, çoğu zaman nefsini haklı çıkarmaktır. Haset yönlendirir; akıl ona açıklama üretir. Öfke sürükler; akıl ona adalet görüntüsü verir. Kibir perde olur; akıl kendini savun-
maya başlar. Böylece dışarıdan muhakeme gibi görünen şey, içeriden hevânın savunmasına dönüşebilir. Müfsit Olduğu Hâlde Kendini Islah Edici Sanan Akıl Fâsit aklın daha ağır bir türü de vardır: yanlış yapmakla kalmaz; yanlışını doğru zanneder. Kur’ân bunu şöyle anlatır: “Onlara ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridir; fakat farkında olmazlar.” (Bakara 2/11–12) Bu akıl tehlikelidir. Çünkü bozukluğunu göremez. Bozgunculuğu düzen zanneder, zulme adalet der, hevâsını maslahat diliyle süsler Sonra kendisini fayda üretiyor sanır. Fakat vahyin terazisinden uzaklaşan akıl çoğu zaman bunu fark edemez. Basit Menfaatte Oyalanan ve Ufku Daralan Akıl Bir başka akıl tipi ise saldırgan değildir; fakat yönünü kaybetmiştir. Büyük hakikatlere açılmaz. Akıbet hesabı yapmaz. Gündelik çıkarla sınırlı yaşar. Kur’ân bunu şöyle uyarır: “Kalpleri vardır ama anlamazlar… Onlar hayvanlar gibidirler; hatta daha şaşkındırlar.” (A‘râf 7/179) Burada mesele zekâ eksikliği değildir. Mesele yön eksikliğidir. İnsana verilen aklın kendisine yakışan yüksek hedefi terk etmesidir. İnsan bazen zararına olacak şeyi menfaat sanır. Kendini küçülten şeyi kazanç zanneder. Sonra da niçin huzur bulamadığını anlayamaz. Selim Akıl ile Fâsit Akıl Arasındaki Fark Selim akıl hakikate teslim olur. Fâsit akıl kendine teslim olur. Selim akıl takvaya yaklaştıkça Furkan kazanır. Fâsit akıl hevâya yaklaştıkça dalaleti artar. Selim akıl yanlışını görünce geri döner. Fâsit akıl yanlışını korumaya çalışır. Selim akıl vahyin önünde huzur bulur. Fâsit akıl nefsine ağır gelen hakikatten uzaklaşır. Bu yüzden Kur’ân’ın uyardığı tehlike yalnız bilgisizlik değildir. Bazen çok bilen insan da hevâya teslim olabilir. Akıl vahyin ölçüsünden koparsa sahibini alçaltır. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hakikate Kapalı Kalan Akıl Kur’ân yalnız açıkça yanlış yapanları değil; dışarıdan güçlü görünüp içten hakikatten uzak kalanları da anlatır. İnsan bazen görünüşe aldanabilir; sözden etkilenebilir. Fakat dışarıdan büyüyen her şey içeride olgunlaşmış değildir. Kur’ân bunu çarpıcı bir benzetmeyle anlatır: “Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidirler…” (Münâfikûn 63/4)
Kütük yer kaplar; fakat meyve vermez. Görünür; fakat canlılık taşımaz. İnsan da aklını vahyin nuruyla beslemezse dışarıdan büyürken içeriden kuruyabilir. Bilgisi artar; fakat hikmeti azalır. Sözü çoğalır; fakat kalbi olgunlaşmaz. Kur’ân’ın dikkat çektiği bir başka insan tipi de hakikati duyduğu hâlde ona yönelmeyenlerdir: “İçlerinden seni dinleyenler de vardır… İşte onlar Allah’ın kalplerini mühürlediği ve hevâlarına uyan kimselerdir.” (Muhammed 47/16) Burada sorun duymamak değil; kalbin açılmamasıdır. Kulak işitir, zihin kaydeder fakat kalp teslim olmayınca hakikat iz bırakmadan geçer. Selim akıl ise vahyi duyunca durur; üzerinde düşünür ve kendisini hesaba çeker. Yüz çeviren akıl ise oyalanır; hakikate yakın olduğu hâlde ondan mahrum kalır. Bu yüzden asıl mesele yalnız işitmek değil; aklın ve kalbin hakikate nasıl yöneldiğidir. Sonuç Akıl Allah Teâlâ’nın insana verdiği büyük nimetlerden biridir. Fakat onu selim kılan yalnız düşünme gücü değildir. Onu değerli kılan; doğru bilgiyle beslenmesi, nefsin karartan yönlerine karşı uyanık kalması ve vahyin rehberliğinde yürümeyi bilmesidir. Kur’ân’ın övdüğü akıl; Rabbini tanıyan, kendini hesaba çeken ve hakikati Allah rızası için arayan akıldır. Böyle bir akıl takva ile berraklaşır, vahiy ile istikamet bulur ve sahibini dünya ile ahiret saadetine taşır. Buna karşılık hevâya teslim olan, nefsini sürekli haklı çıkaran ve hakikati duyduğu hâlde ona yönelmeyen akıl zamanla karışır; basiretini kaybetmeye başlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda çaba gösterenlere elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebût 29/69) Ve yine: “Allah kendisine yöneleni kendisine ulaştırır ve ona hidayet eder.” (Ra’d 13/27) Demek ki insan kalbiyle yöneldikçe rahmet ve hidayet kapıları açılır. Fakat bunun karşısında ağır bir uyarı da vardır. İnsan hakikati gördüğü hâlde yüz çevirirse, küfründe ve inadında direnirse, Kur’ân şu ayetlerle uyarır: “Onlar eğrilince Allah da kalplerini eğriltti.” (Saf 61/5) “Hayır! Bilakis yaptıkları şeyler kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn 83/14) “Allah onların kalplerini mühürlemiştir…” (Bakara 2/7) Bu sebeple mümine düşen vazife; aklını vahyin nurunda işletmek, kalbini diri tutmak ve hakikati samimiyetle aramaktır. Rabbimiz bizleri hakkı hak bilip ona teslim olan, batılı batıl bilip ondan uzak duran, aklı selim, kalbi ihlaslı kullarından eylesin. Kalplerimizi eğrilikten korusun, basiretlerimizi açık kılsın ve bizleri dünya ile ahiret saadetine ulaştırsın. Âmin.
“Akıl çoğu zaman bu iki çağrı arasında hüküm verir. Bu sebeple aklın sağlıklı çalışması için nefsin takva tarafıyla bağını koruması gerekir. Aksi hâlde akıl hakikati aramak yerine nefsin istediğini savunmaya başlayabilir.”
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.