Tevhid–Adalet ve Şirk–Zulüm İlişkisi Üzerine Bir İnceleme
Adalet her şeyi yerli yerine koymaktır. O hâlde Allah’ı ilah ve rab olarak kabul etmek, hükmü O’na vermek ve hayatı O’nun ölçülerine göre düzenlemek, en temel adalet biçimidir.
Giriş İnsanlık tarihi boyunca zulüm, farklı biçimlerde tezahür etmiş; kimi zaman siyasal baskı, kimi zaman ekonomik sömürü, kimi zaman da din adına yapılan istismarlar şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak Kur’an, zulmü yalnızca toplumsal bir problem olarak değil, aynı zamanda itikadî bir sapma olarak ele alır. Bu bağlamda “Şirk, gerçekten büyük bir zulümdür” (Lokman, 31/13) ayeti, zulmün mahiyetini anlamada temel bir referans noktasıdır. Bu ayet, zulmün kökünün Allah’a karşı işlenen bir haksızlıkta yattığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada, adaletin zıddı zulmün kaynağı tevhid–şirk ekseninde ele alınacak; tağuti düzenlerin nasıl oluştuğu, Firavun, Kârun ve Hâman örnekleri üzerinden analiz edilecek ve zulmün iki temel kaynağı olarak inkârcılık ile samimiyetsiz dindarlık incelenecektir. Çünkü kâfir de Müslüman da zalim olabilmektedir. Amaç, tevhidin yalnızca bir inanç ilkesi değil, aynı zamanda adaletin kaynağı olduğunu ortaya koymaktır. Fakat bu yazının gerçek faydası, yalnızca bilgi vermesiyle değil, okuyucuyu kendi nefsiyle yüzleştirmesiyle ortaya çıkacaktır. Çünkü zulüm yalnız dışarıda aranacak bir olgu değil; insanın içinde filizlenen bir eğilimdir. Bu yüzden işe başlarken herkes kendine şu soruyu sormalıdır: Benim payım nerede? 1. Zulüm Kavramı ve En Büyük Zulüm Olarak Şirk Zulüm, sözlük anlamı itibarıyla “bir şeyi yerli yerine koymamak” demektir. Bu tanım, Kur’an’ın zulüm anlayışıyla da örtüşmektedir. Bir hakkın sahibine verilmemesi, yetkinin ehline teslim edilmemesi ve dengenin bozulması
zulüm olarak tanımlanır. Bu noktada temel soru şudur: En büyük hak sahibi kimdir? Kur’an’a göre bu hak, mutlak anlamda Allah’a aittir. Çünkü yaratma, yaşatma, rızık verme ve hükmetme yalnızca O’na aittir (A’râf, 7/54). Dolayısıyla Allah’ın ilahlığını, rabliğini ve hüküm koyma yetkisini inkâr etmek veya başkasına vermek, en büyük zulüm olarak nitelendirilmiştir (Lokman, 31/13). Şirk bu yönüyle yalnızca teolojik bir hata değil; varlık düzenine yönelik bir bozulmadır. İnsan burada durup kendine sormalıdır: En küçük menfaat için eğilip büküldüğün oldu mu? Elde ettiğin o kazançla ne oldu? Başın göğe mi erdi? Bir anlık çıkar için hakikati terk eden, aslında zulmün ilk adımını atmış demektir. 2. Tevhid Neden Adalettir? Tevhid, Allah’ı yalnızca varlıkta değil; ibadette, hükümde ve otoritede birlemektir. Bu yönüyle tevhid, hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Adalet ise her şeyi yerli yerine koymaktır. O hâlde Allah’ı ilah ve rab olarak kabul etmek, hükmü O’na vermek ve hayatı O’nun ölçülerine göre düzenlemek, en temel adalet biçimidir. Kur’an bu ilişkiyi şöyle ortaya koyar: “Allah adaleti emreder…” (Nahl, 16/90). Fakat insan çoğu zaman adaletle değil, galibiyetle ilgilenir. Bir münazarada rakibini alt etmek için çirkinleştiğinde ne oldu? Kazandığın o tartışma seni yüceltti mi, yoksa öz benliğine karşı küçülttü mü? Hakikatin karşısında bu zaferin sahte
oluşu belli değil mi? Tevhid, insanın zafer anlayışını bile sorgular. Çünkü haklı olmak başka, galip gelmek başkadır. 3. Tağut ve Zulüm Düzeninin Kuruluşu Kur’an’da tağut, haddini aşan ve insanları Allah’tan uzaklaştıran her türlü otoriteyi ifade eder (Nisa, 4/60). Firavun, Kârun ve Hâman üçlüsü bu düzenin sembolüdür. Güç, servet ve akıl birleştiğinde, zulüm düzeni kurulur. Bu düzen yalnız dışarıda kurulmaz; insanların zihinlerinde de kurulur. İnsanlar yalnız zorla değil, ikna edilerek de boyun eğdirilir. Bu noktada şöyle sorulmalıdır: Sen hangi düzenin içinde yaşıyorsun? Hakkın yanında mı duruyorsun, yoksa gücün yanında mı? 4. Heva ve Hüküm: Zulmün İç Dinamiği Kur’an’ın “hevasını ilah edinen” insan tasviri (Casiye, 45/23), zulmün iç yüzünü açığa çıkarır. Heva küçük başlar, büyük sonuçlar doğurur. Bir menfaat uğruna kardeşine sırt çevirdin de ne oldu? Bir çıkar için ona kılıç çektin de ne oldu? Dünya sana mı kaldı? Heva, insanı önce küçük tavizlere alıştırır, sonra büyük felaketlere sürükler. 5. İnkârcılık: Zulmün Açık Kaynağı İnkârcılık, Allah’ın hükmünü reddettiği için zulmü açıkça üretir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Ey Firavun! Denizde boğulacağını anlayınca iman etmeye kalktın… Şimdi mi aklın başına geldi denildiğinde çuvallamıştın; o an neler hissettin? Ey Nemrut! Putlarını korumaya çalıştın… Ama onlar seni koruyamadı… O rolü oynarken yaptıklarınla memnun gidebildin mi? İnkârın sonu hep aynıdır: Geç gelen pişmanlık. 6. Samimiyetsiz Dindarlık: Zulmün Örtülü Kaynağı Daha tehlikelisi, din adına yapılan zulümdür. Tevhid dilde kalır, hayat değişmez. Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Dilde tevhid var ama hayatta zulüm varsa, bu nasıl bir dindir? 7. Tevhid İddiası Altında Üretilen Zulüm Âdem (a.s.)’in oğlu Kâbil’e dönelim: Ey Kâbil! Kıyamete kadar anlatılacak bir kıssan var… Ama seni ananların hiçbiri sana rahmet okumuyor… Bu role değdi mi? Ne acı bir tercih yaptın… Bir anlık öfke, sonsuz bir utanca dönüştü. Bugün de benzer sahneler yaşanıyor. Bir parmak şıklatmakla cepheye sürdüğün insanlar… Ölmeye gönderdiğin gençler… Geride kalan dullar ve yetimler… Sana dua mı etti, yoksa beddua mı? “İctihad” diyerek başlattığın kan davaları… Gerçekten seni kurtaracak mı? Ortada kabir kazacak adam kalmayınca mı pişman olacaktınız? Ey tağutlar! “Milyonlar ölse de biz hükmedeceğiz” diyenler… Şimdi söyleyin: Üzerinize atılan toprak mı üstün geldi, yoksa siz mi? Anladınız mı dünyanın kaç bucak olduğunu? 8. Tevhid–Adalet ve Şirk–Zulüm İlişkisinin Birleşimi Tevhid adalet üretir. Şirk zulüm üretir. İnkârcılık dışarıdan yıkar. Samimiyetsiz dindarlık içeriden çürütür. 7. Nefis Muhasebesi ve Ahiret Sorusu Hesabı verilecek olan hayatları karartan zulmü sorgularken aranılan fayda, kendi nefsimizle de yüzleşebilmektir. Çünkü zulüm sadece büyük saraylarda, taçların altında, orduların başında veya ideolojilerin kürsüle-
rinde başlamaz. Zulüm çoğu zaman insanın kalbinde, küçük bir menfaat karşısında gösterdiği eğrilikle başlar. Bu yüzden muhasebe, büyük cürümleri konuşmadan önce küçük kaymaları sorgulamakla başlamalıdır. Bir menfaat uğruna kardeşine sırt çevirdin de ne oldu? Bir çıkar için ona kılıç çektin de ne oldu? Dünya sana mı kaldı? O uğruna kalp kırdığın, hak yediğin, kardeşini ezdiğin, insanları birbirine düşürdüğün dünya; senden öncekilere kaldı mı ki sana kalsın? Nice insanlar birkaç gün daha fazla hükmetmek, birkaç yıl daha fazla anılmak, birkaç adım daha önde görünmek için öyle ağır veballerin altına girdiler ki sonunda ellerinde kalan tek şey, kötü bir hatıra ve peşlerini bırakmayan bir lanet oldu. Dünya ise arkalarından dönmeye devam etti; ne taçları kaldı, ne koltukları, ne alkışları, ne de korku saldıkları kitleler. Bu noktada Kâbil’in kıssası önümüzde durmaktadır. Ey Kâbil! Kıyamete kadar okunacak bir kıssan var; ama seni dinleyenlerden kimse sana rahmet okumuyor. Adın geçiyor, fakat hayırla değil; ibretle, karanlıkla, utançla anılıyor. Değdi mi ey Kâbil! Bir anlık öfke, bir kıskançlık, bir iç taşkınlık için kıyamete kadar kıssanın kötü adamı oldun. Hâbil toprağın altına girdi ama sen, insanlığın hafızasında toprağa gömülemeyen bir utanç olarak kaldın. İnsan bazen bir an yaşar, ama o anın hesabını nesiller boyu insanlık taşır. Ne acı bir rol tercihi yapmışsın; ne yazık sana. Senin hikâyen okunuyor; fakat hiç kimse “Allah onu affetsin” demiyor. Her okuyanın gönlünde aynı sızı beliriyor: “Keşke bunu yapmasaydı.” İşte zulmün mirası budur; fail ölür ama açtığı çığır ile fiilin karanlığı yaşamaya devam eder. Ey Firavun! Denizde boğulacağını anlayınca iman edecek oldun. Şimdi mi aklın başına geldi? Saraylar, askerler, hazineler, saltanat, ilahlık taslayan sözler… Hepsi suyun üstünde bir köpük oldu. O an ne hissettin, bize anlatır mısın? Bunca yıl “Ben sizin en yüce rabbinizim” diye konuşmuş zalim bir adam olarak, ölüm gelip boğazına dayandığında neyin kaldı elinde? O son anda, hakikati kabul etmek zorunda kalmanın utancı mı ağır bastı, yoksa artık kabul etmenin fayda vermeyeceğini anlamanın acısı mı? Firavunî gururun, son nefeste sana bir damla umut verebildi mi? İnsan, hükmün kendisinde olduğunu sandığında büyür gibi olur; ama ölüm gelince ne kadar küçük olduğunu anlar. Fakat o idrak, eğer son ana kalmışsa, artık sahibini kurtarmaz; yalnızca pişmanlığını büyütür. Ey Nemrut! Putlarını korumak için
çok çırpındın; düzenini ayakta tutmak için hakikate karşı direndin; ateşler yaktırdın, tehditler savurdun, kendini büyük gördün. Ama korumaya çalıştığın şeyler seni koruyamadı. Nasıl hissettin? Bir ölümlü olarak Nemrut rolünü oynarken yaptıklarına memnun gidebildin mi bari? Yoksa son anda, kendine biçtiğin o büyüklük elbisesinin ne kadar eğreti olduğunu anladın mı? İbrahim (a.s.)’in uyarmasındaki cehennem, “ya varsa” dedin mi hiç? Putlarını savunurken aslında kendi nefsini savunduğunu, kendi korkunu koruduğunu, kendi hevanı kutsadığını görebildin mi? İnsan bazen putu dışarıda sanır; oysa en büyük put, içindeki büyüklük vehmidir. Nemrut’u Nemrut yapan, yalnız taş heykeller değil; kendisini hesap vermez zannetmesiydi. Ey alev alev şeytanın ağzıyla konuşan tağutlar! “Milyonlar da ölse oralara biz hükmedeceğiz” İftiharla diye ölüm fermanları yazan zalimler! Şimdi söyleyin: Üzerinize atılan topraklar mı üstün geldi, yoksa üstün olan siz miydiniz? Anladınız mı sonunda dünyanın kaç bucak olduğunu? Bir zamanlar haritalar üzerinde çizgiler çeken, şehirlerin kaderine karar veren, gençleri cephelere süren, annelerin gözyaşını istatistik gibi gören, ölümleri strateji diye adlandıran sizler… Şimdi neredesiniz? Sustunuz. Sözünüz kesildi. Kararlarınızın mürekkebi kurudu; ama yazdırdığınız acıların dumanı hâlâ tütüyor. Dünya sizi bir vakit güçlü gösterdi; ama mezar, hepinizin boyunu aynı hizaya getirdi. Hatta şu da sorulmalıdır: Kıyamete kadar sürecek kan davaları icat ettiniz de, bu yaptığınız işin adına “ictihad” mı dediniz, yoksa dedirttiniz mi? Bir parmak şıklatmakla cepheye sürdüğünüz, ölmeye ve öldürmeye gönderdiğiniz adamların canları; geride kalan dulların, yetimlerin, anaların, babaların gözyaşları; sizin kazandığınızı sandığınız bir veya iki ecirden daha fazla sevap kazandıracak dualar mı etti size? Sizin adınıza eller açılıp rahmet mi dilendi, yoksa gecelerin karanlığında yüreklerden Yâ! Kahhâr” diye başlayan beddualar mı yükseldi gıyabınızda? “Biz doğru olanı yaptık” demek kolaydır; fakat toprağa düşen her beden, insanın iddiasını yeniden yargılar. Ortalıkta kabir kazacak adam kalmamacasına kıtallerin emrini vererek, kan ve can kokusu ciğerlerinize dolunca mı pişman olacaktınız? Yazık size. Dünya kısa bir oyalanmadan ibaretti; oysa ahiret bâki idi. Zulüm çeşit çeşittir. Kimi açıkça küfürden doğar; kimi din kisvesi altında büyür. Kimi putların önünde secdeyle görünür; kimi kürsülerde, saraylarda, mahkemelerde, ekranlarda, minber-
lerde hükümranlık taslayarak. Kimi mal hırsıyla, kimi iktidar tutkusu ile kimi mezhep asabiyetiyle, kimi kabile ve grup fanatizmiyle, kimi de “haklı görünme” hastalığıyla ortaya çıkar. Fakat hepsinin özü aynıdır: Allah’ın hakkını gölgelemek, kulun hakkını ezmek, hevayı adaletin önüne geçirmek. Bu yüzden insan yalnız büyük zalimleri konuşarak kendini temize çıkaramaz. Herkes kendi nefsine dönüp sormalıdır: Ben, hangi küçük zulmü besliyorum? Hangi menfaati hakikatin önüne geçiriyorum? Hangi öfkeyi adalet diye süslüyorum? Hangi taraftarlığı din zannediyorum? Hangi hırsımı maslahat diye savunuyorum? Asıl nasihat burada başlar. Zulmü konuşmak, sadece geçmişin karanlık adamlarını lanetlemek değildir; onların yürüdüğü yolun küçük taşlarını ayaklarımızın altına döşemeye çalışan bir nefsin bugün kendi içimizde bulunup bulunmadığını yoklamaktır. Eğer insan en küçük menfaatini sorgulamıyorsa, büyük zulümleri kınaması eksik kalır. Eğer kardeşine karşı öfkesini dindarlık ambalajıyla sunuyorsa, kalbinde Kâbil’den bir iz taşıyor olabilir. Eğer gücün yanında durmayı basiret, zalime sessiz kalmayı maslahat, hakikati eğip bükmeyi hikmet sanıyorsa; zulmün dili henüz onun ağzına tam yerleşmemiş olsa da, tohumu gönlüne düşmüş olabilir. Öyleyse son söz şudur: Dünya, uğruna ebedî pişmanlık göze alınacak kadar büyük değildir. Menfaat, insanın ahiretini yakmasına değmez. Zafer, zulümle kirletildiğinde artık zafer değildir. İktidar, adaleti öldürdüğünde yük olur. Tarih, nice güçlüleri toprağa gömdü; ama mazlumun ahı ve zalimin sicili gömülmedi. Bu yüzden insan kendine acımalıdır. Nefsine bu kadar büyük bir kıyamet hazırlamamalıdır. Çünkü ahiret, susturulamayan hakikatin ortaya çıkacağı yerdir. O gün ne Firavun’un sarayı, ne Nemrut’un putu, ne Kâbil’in bahanesi, ne tağutların orduları hükmedebilecek; o gün yalnız hak konuşacaktır. Ve hak, hevasını ilah edinen herkese aynı soruyu soracaktır: Değdi mi? Sonuç Dünya, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir hayat ve dönüşü olmayan ahireti kazanma fırsatı… Şimdi kendine sor: Uğruna eğildiğin, kırdığın, susturduğun, sustuğun şeyler…değer miydi? Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekelim; ‘uğruna yaşanmaya değer’ olan için yaşayalım. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr Suresi 59/18)
MEHMET AYMAN KİM UTANACAK Biz de utanalım, birazcık amma Ar ile iffeti, atan utansın Nemiz var ki, şu üç günlük dünyada Asıl onurunu satan utansın Ben mi utanayım su içtim diye Kadehi elinde tutan utansın Utanacak yüzü kaldıysa eğer Günahı günaha katan utansın Edebi hayâyı, terk edip atan Helal mi haram mı demeden yutan Dinime buğz ile düşmanlık edip Çağdaşlık narası atan utansın El âlem çıkarken, uzaya, aya Kendisi de modern, hikâye bu ya Örtülü bayana, hakaret edip Plajda soyunup, yatan utansın On binlerce kitap dururken rafta Seyreder, okumaz ordan alıp ta Cahil bırakılan halka uyup ta Boyunca günaha batan utansın Ölürken Gazze’de, masum bebekler Bilemem insanlar kimden ne bekler Kazancım azalır diye korkarak İsrail malını satan utansın Laftan anlayana bu kadar yeter Halimize bakın gâvurdan beter Ne hallere geldik bunca zamanda Bizi bu hallere koyan utansın
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.