بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 32  ·  Kasım 2026

ünsiyet.

32
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Kasım 2026 — Dosya: Cihad Ve Mücadele
۞
Sayı 32 · Kasım 2026 · Kavram · s. 17

Mücahede ve Cihad Bismillah, Elhamdulillah, Ve’ssalâtu ve’s Selâmu alâ Rasûlillah

İrfan Setenci — Yazar

۞
Yazı boyutu %100
Paylaş
ve’s Selâmu alâ Rasûlillah Mücahede’yi anlatırken mücahede etmek gerek. Çok yönlü gayretleri içine alan bu kavram bir yönüyle doğruyu yanlışın arasından ayırmaya çalışmak, din adına söylenenleri vahyin ölçüsüne arz etmek ve hakikati söylemekten geri durmamaktı…
ve’s Selâmu alâ Rasûlillah Mücahede’yi anlatırken mücahede etmek gerek. Çok yönlü gayretleri içine alan bu kavram bir yönüyle doğruyu yanlışın arasından ayırmaya çalışmak, din adına söylenenleri vahyin ölçüsüne arz etmek ve hakikati söylemekten geri durmamaktır. Çünkü din, inanıp yaşanırken aynı zamanda korunması gereken bir emanettir. Allah’ın gönderdiği dini insanların heva ve heveslerine, çıkarlarına ve otorite arayışlarına teslim etmemek de bu emanete karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır. Mücahedeyi nefsimize karşı verdiğimiz mücadeleye indirgersek dinin tahrif edilmesine, istismar edilmesine ve insanlar arasında ayrılık vesilesi hâline getirilmesine karşı yürütülecek mücadeleyi eksik bırakmış oluruz. İnsan hem kendi istikametini korumakla hem de başkalarının istikametini bozabilecek çağrılar karşısında sorumluluk almakla yükümlüdür. Mücahede, gayret ve dinî sorumluluk Mücahede, çaba göstermek, bütün gücüyle gayret etmek ve karşılaşılan engellere rağmen hak olanı ayakta tutmaya çalışmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebût 29/69) Bu ayet, Allah yolunda gösterilen gayretin insanı doğru yollara ulaştıracağını bildirir. Fakat gayretin Allah yolunda olması, yalnızca kişinin çok çaba göstermesiyle değil, çabasını hangi ölçüye göre yönlendirdiğiyle de ilgilidir. Samimiyet yanlış bir düşünceyi kendiliğinden doğruya dönüştürmez. İyi niyet, din adına ortaya konulan her iddiayı delilsiz kabul etmenin gerekçesi olamaz. Bu sebeple mücahede doğruyu öğrenmeyi ve öğrendiğimiz doğruyu korumayı gerektirir. İnsan nefsine direnerek; haksızlığa karşı söz söyleyerek; din adına ileri sürülen bir iddianın delilini sorarak da mücahede eder. Dini Korumak ve İstismara Karşı Durmak Rasûlullah ‫ ﷺ‬buyurdu ki: “Benden önce Allah’ın bir ümmet içinde gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki ümmeti arasından onun sünnetine sarılan ve emrine uyan havârîleri ve sahabileri bulunmasın. Sonra onların ardından, yapmadıklarını söyleyen ve kendilerine emredilmeyen işleri yapan kimseler gelir. Onlarla eliyle mücahede eden mümindir; onlarla diliyle mücahede eden mümindir, onlarla kalbiyle mücahede eden de mümindir. Bunun ötesinde hardal tanesi kadar bile iman yoktur.”1 Hadis, önceki peygamberlerin sünnetine sarılan ve emirlerine uyan havârîlerini ve sahabilerini; ardından gelen nesillerdeki bozulmayı ve buna karşı mücahedenin imanla ilişkisini hatırlatır. Peygamberlerin yoluna bağlılık, yalnızca onları sevdiğini söylemekle değil, sünnetlerine sarılıp emirlerine uymakla ortaya çıkar. Bunun gereği, din adına ortaya çıkan yanlışlara imkân ölçüsünde karşı koymaktır. Bu, herkesin her şartta aynı yöntemle hareket etmesi gerektiği anlamına gelmez. Güç ve imkânlar farklıdır; ancak gücü yettiği hâlde yanlışı görmezden gelmek de dinî sorumlulukla bağdaşmaz. Yanlışa karşı koymak da mücahededir Din adına ortaya çıkan her yanlış, kendisini yanlış bir görüntüyle sunmaz. Bazen hakikate açıkça karşı çıkar (küfür); bazen de hakikatin bazı parçalarını bünyesinde taşıyarak (münafıklık) insanların güvenini kazanır. Bu nedenle dinî istismarla mücadele, yalnızca açıkça yanlış olan sözleri teşhis etmekten ibaret değildir. Doğru sözlerin hangi maksatla kullanıldığına, hangi sonuçlara götürüldüğüne ve hangi delillere dayandırıldığına da bakmak gerekir. İnsanları Allah’a yönelmeye, güzel ahlâka, zühde, zikre ve Rasûlullah’ı ‫ﷺ‬ sevmeye çağırmak elbette kıymetlidir. Fakat bu güzel unsurların yanına delilsiz iddialar, sorgulanamaz şahıslar ve din adına kurulmuş ayrı otorite merkezleri eklendiğinde, başlangıçtaki güzellikler yanlışın üzerini örten bir perdeye dönüşebilir. Bir kimsenin güzel konuşması, zahid görünmesi, dinî kıyafetler taşıması veya çevresinde çok sayıda insanın toplanması, onun her sözünü doğru yapmaz. Aynı şekilde bir düşüncenin uzun zamandır uygulanıyor olması da tek başına onun dinin sahih bir parçası olduğunu kanıtlamaz. Ölçümüz insanların görünüşü, şöhreti ve takipçilerinin çokluğu değil; Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sahih sünnetidir. Bu noktada iki uçtan da sakınmak gerekir: Bir yandan din adına sunulan delilsiz iddiayı kabul etmemeli, diğer yandan bir kişiyi veya topluluğu yeterli bilgiye sahip olmadan suçlamamalıyız. İddiaları delilleriyle değerlendirmek başka, insanların niyetleri hakkında kesin hükümler vermek başkadır. Mücahedenin amacı insanlara haksızlık etmek değil, haksızlığın ve yanlışın din adına meşrulaştırılmasına engel olmaktır. Yanlış, doğru görüntüsüyle sunumu Dinî istismarın en etkili yöntemlerinden biri, yanlış bir iddiayı doğru unsurlarla birlikte sunmaktır. İnsan, karşısındaki yapıda bazı güzellikler gördüğünde onun bütün iddialarını doğru kabul etmeye başlayabilir. Böylece başlangıçta güzel ahlâk, ibadet ve maneviyat arayışıyla girilen bir çevrede, zamanla delilin yerini şahısların sözü; vahyin ölçüsünün yerini de bağlılık ilişkileri alabilir. Bunu bir dükkâna benzetebiliriz: Tezgâhta müşterinin aradığı, bildiği ve güvendiği ürünler vardır. Fakat bunların arasına niteliği belirsiz ürünler de yerleştirilmiştir. Müşteri, bildiği ürünlere duyduğu güven sebebiyle diğerlerini de sorgulamadan alır. Dinî istismarda da doğru unsurlara duyulan güven, aynı çevrede ileri sürülen temelsiz iddialara taşınabilir. Mesela bir kimsenin kabir başında Allah’a dua etmesiyle ölüden doğrudan yardım istemesi aynı şey değildir. Yaşayan bir insandan gücünün yettiği bir konuda yardım istemekle, kendisine dua edilen ve gaybî tasarruf sahibi olduğu düşünülen bir varlığa yönelmek de birbirinden farklıdır. Bu ayrımlar açıklanmadan kullanılan belirsiz ifadeler, insanları neye inandıklarını düşünmeden bazı uygulamaları benimsemeye götürebilir. Allah Teâlâ, Fâtiha sûresinde bize şöyle söylemeyi öğretir: “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” Her rekâtta Allah’ın huzurunda tekrarladığımız bu söz, sıradan bir cümle değildir. Sanki her namazımızda tevhid üzere yaşayacağımıza dair bir ahdi yeniler, kulluğumuzu yalnız Allah’a tahsis ettiğimizi ve yardım talebinde asıl yönelişimizin O’na olduğunu ilan ederiz. Öyleyse bu sözü dilimizle söylerken hayatımızda da gereğini gözetmeliyiz. Hiçbir

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.