Fıtrat, Takvâ ve Vahiy Ekseninde Bir Değerlendirme İnsan, hevâya teslim olmak üzere yaratılmış değildir. Aksine Allah ona, hevâya karşı koyabilecek bütün manevî ve aklî donanımı vermiştir. Fıtrat hakka yönelmeye elverişlidir; akıl doğruyu ayırt edebilir; vicdan iyiliği tasdik eder; vahiy ise bütün bunlara rehberlik eder.
Giriş Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan kavramlar, yalnızca sözlük anlamlarıyla değil; kullanıldıkları bağlam ve Kur’ân’ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmelidir. Aksi hâlde günlük dilde kazandıkları anlamlar zamanla Kur’ân’ın kastettiği anlamın önüne geçebilmektedir. Bu kavramlardan biri de hevâdır. Günümüzde hevâ denildiğinde çoğu kimsenin zihninde yalnızca insanın arzu ve istekleri canlanmaktadır. Hâlbuki Kur’ân’da geçen hevâ ayetleri birlikte değerlendirildiğinde, bu kavramın yalnızca hissî arzuları değil; insanın hakikate karşı takındığı zihnî ve iradî tutumu da ifade ettiği görülmektedir. Bu sebeple Kur’ân’ın hevâ anlayışını doğru kavrayabilmek için önce onun insanı nasıl tanıttığını görmek gerekir. Bu çalışma sırasında konu, kitap hacmine ulaşan kapsamlı bir araştırmaya dönüşmüştür. Ancak dergi yazısının sınırları dikkate alınarak burada yalnızca ulaşılan temel tespitler özet mahiyetinde sunulacaktır. İnsan Hevâya Mahkûm Yaratılmamıştır Kur’ân’ın ortaya koyduğu insan tasavvuru, insanı kötülüğe mahkûm bir varlık olarak tanıtmaz. Bilakis Allah Teâlâ insanı fıtrat üzere yaratmış, rubûbiyetini Elest Misakı ile ona tasdik ettirmiş, akıl ve vicdan vermiş, nefse hem fücuru hem de takvâyı ilham etmiş, bütün bunları doğrulayan son rehber olarak da vahyi göndermiştir. Bu sebeple Kur’ân’a göre insanın sapması yaratılışının zorunlu sonucu değildir. Sapma, Allah’ın insana verdiği bu hidayet donanımlarının ihmal edilmesiyle başlayan iradî bir süreçtir. Şems sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Nefse ve onu düzenleyene; son-
ra da ona fücurunu ve takvâsını ilham edene yemin olsun.” (Şems 91/7-8) Bu ayet, Kur’ân’ın insan anlayışını özetleyen temel metinlerden biridir. Çünkü burada nefis yalnızca fücur ile değil, aynı zamanda takvâ ile birlikte anılmaktadır. Dolayısıyla nefis, yalnızca kötülüğün kaynağı değildir. Allah’ın ilham ettiği takvâ istidadını da bünyesinde taşımaktadır. Bu tespit önemlidir. Zira zaman zaman nefis yalnızca kötülükle özdeşleştirilmiş, çözüm ise nefsi bastırmak veya yok saymak şeklinde anlaşılmıştır. Hâlbuki Kur’ân’ın önerdiği yol bu değildir. Kur’ân nefsi ortadan kaldırmayı değil, onu tezkiye ederek takvâ yönünü güçlendirmeyi hedeflemektedir. Buradan hareketle şu önemli sonuca ulaşabiliriz: İnsan, hevâya teslim olmak üzere yaratılmış değildir. Aksine Allah ona, hevâya karşı koyabilecek bütün manevî ve aklî donanımı vermiştir. Fıtrat hakka yönelmeye elverişlidir; akıl doğruyu ayırt edebilir; vicdan iyiliği tasdik eder; vahiy ise bütün bunlara rehberlik eder. İşte bu sebeple Kur’ân’da asıl problem, nefsin varlığı değil; Allah’ın insana verdiği bu hidayet kaynaklarının ihmal edilmesidir. Kur’ân’a Göre Hevâ Nedir? Kur’ân’da geçen hevâ ayetleri birlikte değerlendirildiğinde, bu kavramın yalnızca nefsin arzu ve isteklerini ifade etmediği görülmektedir. Hevâ çoğu zaman hak, vahiy, ilim ve hidayetin karşısında zikredilmekte; insanı Allah’ın gösterdiği istikametten uzaklaştıran bâtıl yönelişleri ifade etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. Dâvûd’a şöyle buyurmaktadır: “...İnsanlar arasında hak ile hükmet; hevâya uyma! Yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır...” (Sâd 38/26)
Bu ayette hevâ, doğrudan hakkın karşısına konulmuştur. Demek ki hevâ, yalnızca hissî bir arzu değil; insanın hüküm verirken hak yerine nefsî yönelişlerini esas almasıdır. Benzer şekilde Allah Resûlü’ne de şöyle emredilmektedir: “...Allah’ın sana indirdiği ile hükmet; onların hevâlarına uyma.” (Mâide 5/48) “...Onların hevâlarına uyma; Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (Mâide 5/49) Burada da vahyin karşısına hevâ çıkarılmıştır. Kur’ân’ın kurduğu karşıtlık son derece açıktır: Bir tarafta Allah’ın indirdiği hüküm, diğer tarafta ise insanın nefsî yönelişleri bulunmaktadır. Necm sûresi ise bu anlamı daha da belirgin hâle getirmektedir: “Onlar ancak zanna ve nefislerin hevaına uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rablerinden hidayet gelmiştir.” (Necm 53/23) Bu ayette hevâ, zan ile birlikte zikredilmiş; her ikisinin karşısına ise Rab’den gelen hidayet konulmuştur. Böylece Kur’ân, hevânın yalnızca şehvet ve maddî arzular olmadığını; delile dayanmayan kanaatleri, bâtıl kabulleri ve hakikate rağmen sürdürülen tercihleri de kapsadığını göstermektedir. Kasas sûresinde ise bu hakikat şu veciz ifadeyle özetlenmektedir: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar. Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir?” (Kasas 28/50) Dikkat edilirse bu ayetlerin tamamında aynı karşıtlık kurulmaktadır: Hidayet veya vahiy ↔ Hevâ Bu sebeple Kur’ân’a göre hevâyı şöyle tarif etmek mümkündür:
Hevâ, Allah’ın insana verdiği hidayet donanımlarını ikinci plana iterek nefsî yönelişleri hüküm ve tercihlerin belirleyicisi hâline getirmesidir. Bu tanım, hevânın yalnızca şehvet, arzu veya hissî yönelişlerden ibaret olmadığını da göstermektedir. İnsan bazen mal, makam veya şöhret arzusu sebebiyle; bazen de peşin hüküm, kibir, gelenek, grup taassubu veya bâtıl kanaatleri uğruna hevâsına uyabilmektedir. Bu sebeple hevâ, yalnızca hissî arzuların değil; hakikatin önüne geçirilen her türlü nefsî yönelişin ortak adıdır. Hevâ Nasıl Oluşur? Kur’ân’ın ortaya koyduğu tabloya göre hevâ, insanın yaratılışında bulunan bağımsız bir güç değildir. O, nefsin fücura yönelik eğilimlerinin, insanın iradesiyle benimsenmesi ve zamanla davranışlarına yön vermesiyle oluşan bir süreçtir. Şems sûresinde Allah Teâlâ’nın nefse hem fücuru hem de takvâyı ilham ettiğini bildirmesi, bu sürecin başlangıç noktasını göstermektedir. Fücur da takvâ da insana sunulmuş yöneliş imkânlarıdır. İnsanın sorumluluğu ise bu iki yönelişten hangisini besleyeceğini seçmesidir. Bu sebeple fücur ile hevâ aynı şey değildir. Fücur, nefiste bulunan kötülüğe meyil ve yöneliştir; hevâ ise insanın bu yönelişi benimseyerek hüküm ve tercihlerinde belirleyici hâle getirmesidir. Başka bir ifadeyle, her insanda fücur bulunabilir; fakat her insan hevâsına uymak zorunda değildir. Hevâ çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Önce nefiste bir istek belirir. İnsan bu isteği vahyin, aklın ve vicdanın süzgecinden geçirmek yerine onu haklı göstermeye başlar. Ardından hakikatin uyarıları ikinci plana itilir; kişi kendi arzusunu savunur ve zamanla kararlarını bu doğrultuda vermeye başlar. Böylece geçici bir yöneliş, insanın karakterini etkileyen kalıcı bir ölçü hâline gelir. Bu süreçte akıl tamamen ortadan kalkmaz; fakat hakikati araştırma görevini terk eder. İnsan çoğu zaman doğruyu yanlıştan ayırabilecek bilgiye sahip olduğu hâlde, nefsinin hoşuna giden tercihi meşrulaştıracak gerekçeler üretir. Kur’ân’ın hevâ diye uyardığı tehlike de budur. Sorun aklın yokluğu değil, aklın vahyin ve vicdanın rehberliğinde işletilmemesidir. Bu yönüyle hevâ, insanın Allah’ın kendisine verdiği hidayet imkânlarını bilinçli veya ihmalkâr bir şekilde geri plana iterek nefsî yönelişlerini hayatına yön veren ölçü hâline getirmesidir. Hevâ ile Takvâ Arasındaki Sü-
İnsanın içinde hem takvâyı besleyen hem de fücura çağıran yönelişler bulunmaktadır. Bu sebeple müminin hayatı, takvâ ile hevâ arasında devam eden bir tercihler mücadelesidir.
rekli Mücadele Şems sûresi, nefse hem fücurun hem de takvânın ilham edildiğini bildirerek insanın iç dünyasını son derece dengeli bir şekilde tasvir etmektedir. Buna göre insan, yalnızca kötülüğe meyleden bir varlık olmadığı gibi, yalnızca iyilikten ibaret bir varlık da değildir. İnsanın içinde hem takvâyı besleyen hem de fücura çağıran yönelişler bulunmaktadır. Bu sebeple müminin hayatı, takvâ ile hevâ arasında devam eden bir tercihler mücadelesidir. Kur’ân’ın uyarıları da bu sebeple yalnızca inkârcılara değil, müminlere de yöneliktir. Mümin, Allah’ın verdiği aklı, vicdanı ve vahyi merkeze aldığı sürece takvâ güçlenir; nefsin fücur yönelişlerini belirleyici hâle getirdiğinde ise hevâ etkisini artırır. Bu mücadele, insanın son nefesine kadar devam eder. Kur’ân’ın amacı da insanı bu mücadeleden çıkarmak değil, ona doğru tercihi yapabilecek imkânları hatırlatmaktır. Kur’ân’da Hevânın Karşısında Ne Vardır? Kur’ân’da bir kavramı anlamanın en güvenilir yollarından biri, onun hangi kavramların karşısında kullanıldığına bakmaktır. Zira Kur’ân birçok kavramı, zıddını göstererek açıklamaktadır. Hevâ ayetleri bu açıdan birlikte değerlendirildiğinde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Hz. Dâvûd’a hitaben: “...Hak ile hükmet; hevâya uyma...” (Sâd 38/26) Buyrulmuş; böylece hevânın karşısına hak konulmuştur. Allah Resûlü’ne ise: “...Allah’ın sana indirdiği ile hükmet; onların hevâlarına uyma.” (Mâide 5/48) buyurularak hevânın karşısına vahiy yerleştirilmiştir. Necm sûresinde: “Onlar ancak zanna ve nefislerinin hevâına uyarlar. Hâlbuki kendilerine Rablerinden hidayet gelmiştir.” (Necm 53/23) buyurularak hevânın karşısına hidayet konulmuştur. Kasas sûresinde ise:
“Allah’tan bir hidayet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir?” (Kasas 28/50) ifadesiyle yine aynı karşıtlık kurulmaktadır. Bu ayetler birlikte okunduğunda Kur’ân’ın şu anlam örgüsünü kurduğu görülmektedir: Hak ↔ Hevâ Vahiy ↔ Hevâ Hidayet ↔ Hevâ İlim ↔ Hevâ Adalet ↔ Hevâ Bu tablo, hevânın yalnızca hissî arzuların adı olmadığını açıkça göstermektedir. Çünkü Kur’ân, şehvetin karşısına hakkı değil; iffeti koyardı. Öfkenin karşısına ise hilmi koyardı. Oysa hevânın karşısına sürekli vahyi, hakkı, ilmi ve hidayeti koymaktadır. Bu da hevânın, insanın hakikati belirleme ölçüsünde meydana gelen bir sapmayı ifade ettiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle problem, insanın bir şey istemesi değildir. Problem, nefsin yönelişlerinin hakikati belirleyen ölçü hâline gelmesidir. İşte Kur’ân’ın uyardığı hevâ budur. Bu tespit, “hevâ” kavramının sınırlarını belirlemesi bakımından da önemlidir. Zira Kur’ân, hevâyı hak, vahiy, ilim ve hidayetin karşısında konumlandırırken; herhangi bir farzın ihmali veya bir günahın işlenmesini doğrudan “hevâsını ilâh edinmek” şeklinde nitelememektedir. Bu sebeple, “hevâsını ilah edinmek” ayetlerini bağlamından kopararak tembellik sebebiyle farzı terk eden veya bazı büyük günahları işleyen müminlere teşmil etmek, kavramın Kur’ân’daki kullanım alanını genişletmek anlamına gelir. Böyle bir yorum, ayetin delâletinden ziyade yorumcunun ön kabulüne dayanır ve büyük günah sebebiyle tekfire kapı aralayabilecek metodolojik bir genişletme niteliği taşır. Nitekim Kur’ân, Tebük Seferi’ne katılmamakla büyük günah işleyen bazı müminleri ağır ifadelerle uyarmış; buna rağmen onları ne ‘hevâlarını ilâh edinmekle’ itham etmiş ne de küfürle nitelemiştir. Bu da, farzın ihmali ile ‘hevâsını ilâh edinmek’ arasında Kur’ân’ın doğrudan bir özdeşlik kurmadığını göstermektedir.
Hevâ ile Takvâ Arasında İnsan Kur’ân’ın insan tasavvuru, insanı ne yalnızca kötülüğe mahkûm bir varlık olarak tanımlar ne de hata yapmayacak kadar mükemmel kabul eder. Aksine insan, Allah’ın kendisine ilham ettiği takvâ ile fücur arasında tercih yapabilen irade sahibi bir varlıktır. Bu sebeple insanın hayatı, hak ile hevâ arasında devam eden sürekli bir imtihandır. Şems sûresinde nefse hem fücurun hem de takvânın ilham edildiğinin bildirilmesi, bu mücadelenin insanın yaratılışına yerleştirildiğini göstermektedir. Ancak bu iki yöneliş insana eşit derecede hâkim değildir. Hangisinin güç kazanacağı, insanın yaptığı tercihlere bağlıdır. Takvâyı besleyen her tercih insanı Allah’a yaklaştırırken, fücuru besleyen her tercih onu hakikatten uzaklaştırmaktadır. Bu sebeple Kur’ân’ın hedefi, insanı arzularından tamamen arındırmak değildir. İnsanın yemesi, içmesi, evlenmesi, çalışması, dinlenmesi ve dünya nimetlerinden meşru şekilde yararlanması yaratılışına aykırı görülmemiştir. Problem, bu isteklerin Allah’ın koyduğu ölçülerin önüne geçirilmesidir. Hevâ, meşru ihtiyaçların varlığı değil; onların hak ve vahiy karşısında belirleyici hâle gelmesidir. Burada dikkat çekici olan bir diğer husus da şudur: Kur’ân, müminleri de zaman zaman “hevâya uymama” konusunda uyarmaktadır. Bu durum, hevâ-
nın yalnızca inkârcılara mahsus bir problem olmadığını göstermektedir. Ancak müminin karşı karşıya kaldığı hevâ ile hakikati bile bile reddeden kimsenin hevâsı aynı seviyede değildir. Birincisi takvâ mücadelesinin içinde yapılan hataları ifade ederken, ikincisi vahyin yerine nefsî ölçüleri hâkim kılan bir sapmayı anlatmaktadır. Bu sebeple hevâ ayetleri değerlendirilirken muhatapların içinde bulunduğu bağlam ve hevânın hâkimiyet derecesi mutlaka dikkate alınmalıdır. Kur’ân’ın bütünlüğü içerisinde bakıldığında, insanın asıl görevi hevâyı tamamen ortadan kaldırmak değil; onu vahyin ve takvânın denetimi altında tutmaktır. Nitekim insan, her tercihinde Allah’ın rızasını öncelediği ölçüde takvâ güçlenecek; nefsin fücur yönelişlerini öncelediği ölçüde ise hevâ etkisini artıracaktır. Sonuç Kur’ân’da geçen hevâ ayetleri birlikte değerlendirildiğinde, bu kavramın yalnızca nefsin arzu ve isteklerini ifade etmediği açıkça görülmektedir. Hevâ; insanın Allah’ın kendisine verdiği fıtratı, aklı, vicdanı ve vahyi ikinci plana iterek nefsin fücur yönelişlerini hüküm ve tercihlerinin belirleyicisi hâline getirmesidir. Bu sebeple Kur’ân’da hevâ, çoğu zaman hak, ilim, hidayet ve vahyin karşısında zikredilmiştir. Buna karşılık Kur’ân, insanı hevâya mahkûm bir varlık olarak tanıt-
mamaktadır. Allah Teâlâ nefse hem fücuru hem de takvâyı ilham etmiş; insanı hak ile bâtıl arasında tercih yapabilecek donanımlarla yaratmıştır. Dolayısıyla insanın sorumluluğu, nefsi ortadan kaldırmak değil; Allah’ın kendisine bahşettiği hidayet imkânlarını canlı tutarak takvâyı beslemektir. Nitekim Kur’ân, hevâya karşı mücadelenin yolunu da açıkça göstermektedir: “Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevâdan alıkoyan kimsenin varacağı yer ise şüphesiz cennettir.” (en-Nâziât 79/40-41) Dikkat edilirse Kur’ân, hevânın karşısına nefsi yok etmeyi değil, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle nefsi hevâdan alıkoymayı koymaktadır. Çünkü problem nefsin varlığı değil, hevânın nefis üzerinde hâkimiyet kurmasıdır. Bu sebeple hevânın panzehiri, nefsi bastırmak veya ondan kaçmak değildir. Asıl çözüm; Allah’ın insana ilham ettiği takvâyı beslemek, vahyi hüküm ve tercihlerinin merkezinde tutmak, aklı ve vicdanı sürekli diri tutmak ve her kararın eşiğinde “Rabbim bundan razı olur mu?” sorusunu canlı tutmaktır. İnsan Allah’ın rızasını nefsinin hoşnutluğundan üstün tuttukça takvâ güçlenecek, hevâ ise hayatına yön veren bir ölçü hâline gelemeyecektir. İşte Kur’ân’ın önerdiği tezkiye yolu budur.
Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.