بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
ISSN 3023-7688  ·  Sayı 29  ·  Ağustos 2026

ünsiyet.

29
İlmî · Kültürel · Fikrî Aylık Dergi
Ağustos 2026 — Dosya: Hevâ ve Heves
۞
Sayı 29 · Ağustos 2026 · Makale · s. 19

Hevâ ve Heves: İnsanın En Eski Mücadelesi

Rahşan Kaymaz — Yazar

۞
Hevâ ve Heves: İnsanın En Eski Mücadelesi
Yazı boyutu %100
Paylaş
Tanımlamaya çalıştığımız hisler, içgüdüler, duygular, beslediğimiz düşünceler ve bütün bunların sonucunda edindiğimiz tutumlar, insanın iç dünyasını şekillendirir.

Tanımlamaya çalıştığımız hisler, içgüdüler, duygular, beslediğimiz düşünceler ve bütün bunların sonucunda edindiğimiz tutumlar, insanın iç dünyasını şekillendirir. İslâmî terminolojide yer alan hevâ ve heves kavramları da bu iç dünyanın önemli bileşenleri olarak zihnimizde yer edinir. Ancak burada temel bir ayrım yapmak gerekir. Her istek, her arzu veya her haz arayışı hevâ değildir. İnsanın istemesi fıtridir; sorun, isteklerin insanı yönetmeye başlamasıdır. Başka bir ifadeyle hevâ, kişinin hakikati, aklı ve ilahî ölçüyü kendi arzu ve eğilimlerinin gerisine itmesidir. Bir konuyu enine boyuna düşünmeden onun künhüne vakıf olamıyoruz. O hâlde şu soruları sormak gerekir: Bizi bazı istek ve keyiflerimizden mahrum bırakan düşünce nedir? Gerçekten mahrum mu kalıyoruz, yoksa bize vazgeçilmez görünen şeyler, Adem’in elması gibi zihnimizde parlamaya devam mı ediyor? Eğer bu bir savaşsa, kazanmak ile kaybetmek arasındaki çizgi nerededir? Haramın sınırına ne kadar yaklaşınca insan hevânın hâkimiyeti altına girmiş olur? Bu sorulara cevap ararken ilk başvuracağımız kaynak elbette Kur’an olmalıdır. Hevâ (‫ )الهوى‬kelimesi Arapçada ‫ه و ى‬ (h-w-y) kökünden gelir. Bu kökün temel anlamı “düşmek, aşağı inmek, alçalmak”tır. Buradan hareketle kelime, insanı aşağıya çeken eğilim, denetlenmeyen arzu ve tutkuyu ifade edecek şekilde anlam genişlemesine uğramıştır. Bu sebeple Kur’an’da hevâ, yalnızca “istek” anlamında değil; aklı ve vahyi gölgede bırakan, insanı hakikatten uzaklaştıran arzu anlamında kullanılır. Kur’an’da hevâ farklı bağlamlarda karşımıza çıkar. Hakikatin yerine arzuyu ölçü edinmek: ”Hevâsını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23) Burada hevâ, doğru ile yanlışı belirlerken vahiy yerine kişinin kendi arzularını ölçü almasıdır. Adaleti bozacak kişisel eğilim ise şöyle yer alır: ”Hevâya uymayın ki adaletten sapmayasınız.” (Nisâ, 4/135) Bu ayette hevâ; öfke, sevgi, çıkar veya tarafgirlik gibi objektifliği bozan bütün kişisel eğilimleri kapsar. Peygamber’in vahiy yerine arzuya uymaması: ”O, hevâdan konuşmaz.” (Necm, 53/3) Burada Hz. Muhammed’in tebliğinin kişisel kanaat veya tutkularına değil, ilahî vahye dayandığı ifade edilir. İlme rağmen arzunun peşinden gitmek: ”Sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan...” (Bakara, 2/120) Bu kullanımda hevâ, hakikati bildiği hâlde onu kişisel istekleri uğruna terk etmeyi ifade eder. Muhtemelen aşina ol-

duğumuz ayetler... Türkçede kullandığımız “hevâ ve heves” tamlamasında geçen heves ise Arapça metinlerde aynı anlam alanına sahip değildir. Günlük dilde olumlu veya olumsuz çağrışımlarla kullanılabilen bu kelime, Kur’an’daki hevâ kavramının tam karşılığı değildir. Dolayısıyla Kur’an’daki hevâ, neredeyse her zaman ahlâkî ve epistemolojik bir sapmanın sebebi olan denetlenmeyen arzuyu ifade eder. Yani her istek hevâ değildir; hakikatin ve adaletin önüne geçen istek hevâdır. Tasavvuf geleneği bu kavrama daha derin bir boyut kazandırır. Sûfîlere göre hevâ, yalnızca arzu değildir; Allah’tan bağımsız hareket etmek isteyen benliğin yönelimidir. Bu yüzden insanın önündeki en büyük iç engellerden biri olarak kabul edilir. Cüneyd-i Bağdâdî, hevâyı “nefsin Allah’ın hükmüne aykırı olan eğilimi” şeklinde tanımlar. Başka bir ifadeyle hevâ, nefsin hoşuna gideni hakikatten üstün tutmasıdır. Gazâlî ise meseleyi daha sistematik ele alır ve hevâyı, şehvet ile gazap kuvvetlerinin akıl ve din tarafından yönetilememesi olarak açıklar. Ona göre sorun arzunun varlığı değil, yönetici hâline gelmesidir. Bu nedenle tasavvuf arzusuz bir insan yetiştirmeyi amaçlamaz. Hedef, hevânın yerine iradeyi ve marifeti koymaktır. İnsan öfkelenebilir; fakat öfkesinin esiri olmaz. Mal isteyebilir; fakat mala kul olmaz. Sevebilir; fakat sevgisi adaletini bozmaz. “Hevâ terk edilmeden hakikat açılmaz.” Sözündeki “terk”, arzuları yok etmek değil; onların insanı yönetmesine izin vermemektir. *** Bütün bunlar, büyük ölçüde geleneksel dinî ve tasavvufî literatürden öğrendiğimiz yaklaşımlardır. Peki, modern psikoloji ve psikiyatri aynı meseleye nasıl bakıyor? Bugün psikoloji; dürtü kontrolü, öz denetim, bilişsel süreçler ve yürütücü işlevler üzerinden benzer bir problemi açıklamaya çalışıyor. Nörobilim ise bunu beynin karar verme mekanizmaları ile dürtü sistemleri arasındaki denge üzerinden değerlendiriyor. Gerektiğinde psikoterapi ve farmakolojik tedaviler de bu dengeyi yeniden kurmayı amaçlıyor. Kavramsal çerçeveler farklı olsa da dikkat çekici bir ortaklık vardır: Hem tasavvuf hem de modern psikoloji, insanın dürtülerinin kölesi olmaması gerektiğini söyler. Birinin dili ahlâk ve irade, diğerinin dili ise öz denetim ve nörobilimdir. Fakat modern insanın mücadelesi geçmiş çağlardan farklıdır. Artık yalnızca kendi nefsiyle savaşmıyor; tüketim kül-

türü, dijital platformlar, reklamlar ve algoritmalar tarafından sürekli kışkırtılan arzularla da mücadele ediyor. Dün hevâyı besleyen daha çok insanın iç dünyasıydı; bugün ise arzuların üretildiği devasa bir sistemle karşı karşıyayız. Kimlikler yeniden tanımlanıyor, roller değişiyor, değerler hızla dönüşüyor. Özgürlük söylemi güçlenirken insan, neyi gerçekten istediğini ayırt etmekte zorlanıyor. Duygular, dürtüler ve beklentiler birbirine karışıyor. Böyle bir çağda hevâyı kontrol etmek, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar zor hâle geliyor. Modern insan özgür olduğunu düşünüyor. Her nimete, her konfora erişmeyi hak ettiğine inanıyor. Ulaşamadığında ise bunu bir yoksunluk değil, adeta bir haksızlık olarak görüyor. Gücü tevazunun önüne koyuyor; sahip olmayı, olmanın yerine geçiriyor. Erişebildiği her alanı istimlak etmeye çalışırken, aslında kendi arzularının işgali altında yaşadığını çoğu zaman fark etmiyor. Belki de gerçek özgürlük, her istediğini yapabilmek değil; istediği hâlde yapmamayı da seçebilmektir. Hevâ ile irade arasındaki çizgi tam da burada belirir. İnsanı insan yapan, arzularının varlığı değil; o arzular karşısında gösterebildiği ahlâkî istikamettir. Menkıbeler kısa yoldan öğrenme araçlarımız, bir tanesiyle konuyu pekiştirelim. Anlatırlar ki bir derviş, şeyhine gelerek: Nefsimle mücadele etmekten yoruldum, der. Şeyhi onu bahçeye çıkarır. Meyve vermekte olan bir asmanın önünde durup sorar: Bu asmayı öldürmeden budayabilir misin? Derviş biraz düşündükten sonra cevap verir: Budamazsam yabani dallar meyveyi zayıflatır. Kökünü kesersem bu defa meyvenin kendisi yok olur. Şeyh gülümser. İşte nefis de böyledir. Sana emanet edilen arzuları öldürmen istenmedi; onları meyve verecek hâle getirmen istendi. Hevâ, dalın varlığı değil; dalın ağacın önüne geçmesidir. İnsanın imtihanı arzusunun varlığı değildir. Onsuz yaşamak zaten mümkün değildir. Asıl imtihan, arzunun ne zaman rehber, ne zaman efendi hâline geldiğini fark edebilmektir. Modern insanın en büyük yanılgısı, her istediğini yapabilmeyi özgürlük sanmasıdır. Oysa hakiki özgürlük, istediği hâlde yapmamayı da seçebilmektir. Hevâ ile irade arasındaki çizgi tam da burada belirir. Kıyamete kadar sürecek en büyük mücadele, insanın dünya ile değil; kendi içindeki tahtın sahibini belirleme mücadelesidir. O tahtta ya hakikat oturacaktır ya da hevâ.

Yayımlanan yazılarda ileri sürülen görüşler yazarlarına aittir. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.